ELEŞTİRİ

Yarışmaların büyük çaresizliği (devam)

12.12.2015


Paylaş:





Ve final 

Şaşırtmayan, heyecanlandırmayan sonuç: Cho birinci, Richard-Hamelin ikinci.

 

İlk gün

Yarışmanın finalleri 18 Ekim Pazar günü başladı. Dört tane Mi minör konçerto için sahneye ilk Cho çıktı. 



Karizmatik piyanist teknik olarak sağlam, kusursuz bir performans sergiledi. Lakin ben hızlı tempolarıyla, müziği gergin sunduğunu düşündüm ve müzikal jestlerini samimi bulmadım dinlerken. Cho’nun legatosu teknik olarak iyi idi ama söylediği şarkı bana ulaşmıyordu. Birinci olması kimseyi şaşırtmadı, ama belki de bu şaşırtmaması sebebiyle, heyecanlandırmadı da.
 
Daha sonra sahne alan Jurinic tutarsız tempoları ve sağlam olmayan tekniği ile ödül alamayacağını belli ediyordu. Fakat yukarıda bahsettiğimiz samimi ve sıcak haliyle çok alkış aldı ve kendini zevkle dinletti.
 
Üçüncü olarak sahne alan ve tüm yarışma boyunca hiç özel bir yanının var olduğunu düşünmediğim, sıradan gelen Aimi Kobayashi, ilk defa finalde etkiledi.



İlk bölüm Jurinic’ten sonra oldukça derli toplu geldi, son bölümün kıvraklığı ve ikinci bölümdeki rahatlığı takdire şayan idi. Ancak final turunda jüri üyeleri, finalistleri, sadece konçerto değil tüm turları da düşünerek 1’den 10’a kadar puanlıyorlar. Kobayashi, daha sonra ortaya çıktığı üzere, finale kalan on piyanist arasında en az puan toplayanlardandı. Bu sebeple derece almaması önceki turlar düşünülünce, normaldi.
 
Finalin ilk günü Kate Liu ile bitti.



Liu konçertoya çok çalışmıştı, belliydi. Fakat tuşesi renksiz ve sıkıcı geliyordu bana, yeterince fikri de yoktu. Dereceye girmemeliydi. Liu’nun bir diğer özelliği de şuydu ki, finale kadar Yamaha tercih etmiş, finalde ilk kez Steinway istemişti. Liu ile ertesi gün konuştuk.



FE: Dün finalde çaldın ve yarışma bitti senin için; nasıl hissediyorsun?
KL: Değişik. Dün müthiş hissediyordum. Bitmişti ve harika bitirdiğimi düşündüm. Bugün kalkıp dünkü çalışımı dinledim. Doğrusu hayal ettiğimden biraz farklı çıktı. Kötü değil kesinlikle ama değiştirmek istediğim yerler var gibi hissettim.
FE: Sen tüm yarışma Yamaha’da çaldıktan sonra finalde Steinway’e döndün. Bu değişikliği tercih etme sebebin neydi?
KL: Yamaha daha az gürlüyor, daha samimi, fakat mi minör konçertoda, Steinway’in daha güzel tınlayacağını ve duyulacağını, yani daha uygun olduğunu düşünüyordum.
FE: Bu yorumunda veya çalışında bir değişikliğe gitmeni gerektirip senin isini daha zorlaştırdı mı?
KL: Aslında tahmin ettiğime göre daha fazla, evet. Tüm gücümü kullanmamaya özen göstermem gerekiyordu. Fakat provada fark ettim ki beklediğimden daha fazla dikkat etmem gerekiyor ve rahat değilim. O biraz zorladı, beklediğimden daha çok zorladı diyebilirim. 
FE: Çalarken çok mutlu gözüküyorsun ama özellikle de sürekli gökyüzüne bakıyorsun, dudakların biraz ayrık. Bu çok tipik bir an senin için. Eminim farkında bile değilsin ama çalarken ne hissediyorsun söyler misin?
KL: Evet herkes bunu soruyor ama inanın farkında değilim. Başka bir dünyada oluyorum çalarken, bir nevi trans hali, tam olarak değilse de biraz kendimi kaybediyorum diyebilirim. Bir de kendimi dinlemek istiyorum ve bunu en rahat gözlerimi klavyeden alabildiğine uzaklaştırınca yapabiliyorum. Yoksa müzik gökyüzünde bir yerden geliyormuş falan gibi bir düşüncem yok. Fakat etrafımdan uzaklaşmam en kolay böyle mümkün oluyor galiba. Aslında tek yaptığım da değil yukarı bakmak, bir yandan kendi kendime mırıldandığım ya da bir melodi fısıldadığım da oluyor.
FE: Bu yarışmada çalmaktan en keyif aldığın eser hangisi idi?
KL: Andante spionata ve Grande Polonaise kesinlikle. Mesela konçerto bana hiç Chopin’i temsil eden bir eser gibi gelmiyor. Ama Andante Spionata bambaşka ve tam benim karakterime uygun. 
FE: Chopin’in müziğine nasıl yaklaşıyorsun ve en sevdiğin yanları nedir?
KL: Havada asili kalan o son notalarına bayılıyorum ve kendim çalarken de kendime zaman vermeye çalışıyorum, daha geniş bir boyuta yaymaya çalışıyorum sesi. Bazen öyle pasajlar var ki bir sonra ne geleceğini ve müziğin nereye gideceğini bilmiyor insan, hatta umursamıyor bile, sadece o an değerli hissi oluyor. Öyle anlarda stilin ötesine geçip daha da çok zaman bekleyesim geliyor aslında içimden. Ama kendi tarzımı özetlemem gerekse, ağır almak olarak özetlerdim. Ki aslında bu yanlış idi finalde, zira ilk günün son finalisti olarak, aynı konçertonun dördüncü yorumunda, daha seri ve hareketli çalmam gerekirdi stratejik olarak.
FE: Curtis Enstitüsü’nde devam ediyorsun çalışmalarına ve finaldeki 10 yarışmacıdan 3 tanesi Curtis’li! Okulunuzun bundan daha güzel reklamını yapamazdınız! Nedir Curtis’in bu başarısının sırrı?
KL: Çok doğru, biz de hem şaşırdık hem sevindik arkadaşlarımla! Galiba performans odaklı olması ve akademik çalışmaya ağırlık vermemesi sebeplerden birisi. Esas olarak, karakteri ve ruhuylada, bir performans okulu burası. Hem çalacak ve çalışacak çok vaktimiz var, hem de imkânımız. Bunun ötesinde çok disiplinli bir okul olması da bir sebep bence; yarışma gibi zorlayıcı şartlara hazırlıyor. Hocalarımızdan da hepimiz çok memnunuz. Benimki ne zaman bir problem olduğunu anında fark ediyor ve beni kendi yoluma bırakarak müzikalitemi geliştirmeye çalışıyor. 
FE: Jüri yarın kararını verecek. Bu sana ne hissettiriyor ve karar ne olursa olsun saygı duyacaksın düşüncesi var mı?
KL: Hepsi değerli ve hepsi farklı o kadar çok jüri üyesi varken saygı duymamak imkânsız. Jürinin varlığını düşünmeden çalmaksa çok zor. Ben de mesela normalde istediğimden ve içimde gelenden daha yavaş çaldım, bunun daha iyi olacağını düşünerek. Bilmiyorum doğru muydu? Sonucta tum jüri üyelerini memnun etmeniz imkânsız. Başka bir jüri başka bir tercih yapardı, bunu da unutmuyorum. Bu noktada artik kişisel tercihler ve aklin sanatla kesiştiği noktadaki beğeniye saygı duymak gerekecek.



Kate Liu, herkesten “daha hızlı” çalan Cho hariç, ilk günkü tüm yarışmacılarla aynı tempoyu seçmişti aslında. Bu vesileyle bahsetmemiz gerekir ki Chopin Yarışması’nın bir diğer boyutu da piyano tercihleri. Yarışmacılara Steinway, Yamaha, Fazioli ve Kawai piyanolar sunuluyor. Bu sene Kawai’yi sadece 1 yarışmacı seçmiş, Fazioli’yi ise 2010’daki yarışmaya göre daha az kişi tercih etmişti. Zaten hepsi de elendiler. Finallerde ve provalarda Steinway ve Yamaha ekiplerinin ilgisi ise akıl almaz idi. Her birinden 3-5 kişilik ekipler her provada hazır olup, prova sonunda her yarışmacıya özel olarak yakınlık gösteriyor, akşam ki performans öncesinde bir ayarlama istekleri olup olmadığını en ince detaylarıyla soruyorlardı. Sorumluluk ile pazarlamanın birleştiği etkileyici bir gösteri idi.
 

İkinci gün 

İkinci gün, diğer bir Curtis mezunu Eric Lu’nun, adeta Pollini’vari başlayıp biten, ama genelinde son derece istikrarsız yorumuyla başladı.



Gece üç adet mi minör konçerto ile devam edecekti. Lu bazen güzel artikülasyon ile, bazense bulanık ve ilgisiz çalarken, bence ilk 6’da olmamalıydı. Yeterli bir bakışı ve konsepti yoktu konçertoya.



Finalde derece alamayan isimler içinde Dmitry Shishkin Rus tarzı ile kendime en yakın bulduğum, ikinci günün ikinci yarışmacısı Szymon Nehring ise genç yaşı ve stile uygunluğu ile en dikkat çeken ve heyecan vereni olarak gördüğüm yarışmacılardandı. Nehring konçertonun son bölümünde kimsenin görmediği eğlenceli, oyuncu, şeytani detaylar çıkardı. Fakat en genç finalist, derece alacak olgunlukta görülmedi. Nehring ayrıca finalin tek Polonyalı adayı idi. Kendi fikrim en güzel mazurka yorumu ödülünün ona gitmesiydi. Özellikle ilk turda çok olgun bir görüntü vermedi Nehring, doğru, ama ikinci ve üçüncü turlarda, çaldıkları parçaları üzerine ne kadar çok kafa yormuş olduğu o kadar belliydi ki, finali tamamıyla hak etmişti. Nehring ile konuştuğumuzda, sonuçların açıklanmasına saatler kalmıştı sadece. 



STRESLE BAŞETME YOLUM MANTAR TOPLAMAK
FE: Dün çaldığın konçerto ile yarışma bitti senin için. Neler hissediyorsun, yarışma boyunca ne hissettin ve burada olacağını düşünüyor muydun?
SN: Dün, sanırım, tüm yarışma boyunca en başarılı performansımı gösterdim konçertoda. Tüm süreç boyunca aslında yarışmadaymış gibi hissetmemeye gayret gösterdim ve finale de çıkacağımı düşünerek çalmadım. Konçerto tüm diğerleri arasında sahnede en çok çalmış olduğum yapıttı da; bugüne kadar 9 kez seslendirdim. Gerçi 1 aydır hiç çalmamıştım ve yarı finalden sonra 2 gün içinde hatırlamam gerekti.
FE: Özellikle son bölüm, bence tüm yarışmacılar içinde en güzel sende tınladı, hem oyuncu, hem nevrotik, hem esprili.
SN: Bu bölüm aslında bir krakowiak dansı ve Krakow şehrinden çıkan bir dans bu. Ben de Krakow’luyum!
FE: Simdi anlaşılıyor basarinin sırrı.
SN: Aslında ben öyle düşünmüyorum pek. Koreli piyanistler gayet güzel Chopin çalıyorlar. Chopin her şeyi yazmış notalara. Bu yazılanları doğru yorumlayan herkesin kabul edilebilir bir anlayışla çalabileceğini düşünüyorum ben.
FE: Yarışmaya katılmaya nasıl karar verdin ve ne kadar sürede hazırlandın?
SN: Ben bu yarışmaya katılmaya hocamın tavsiyesiyle girdim. Bir yıl kadar hazırlandım ama bazı eserleri daha önceden de biliyordum. Chopin’in müziğini zaten biliyordum tabii ki ama bu yarışma için ilk defa oturup özellikle ve anlamaya çalışarak üzerine düştüm ve daha önce fark etmediğim birçok güzelliğini keşfettim. Oturup da bu şekilde özellikle yoğunlaşmadan, Chopin veya başka bir bestecinin derinliğini anlamak mümkün değil bence. Ve Chopin de ne kadar derin olduğu genelde kaçırılan bir besteci.
FE: En zor aşaması hangisi idi?
SN: Şüphesiz üçüncü tur, yani yarı final. Burada hem mazurkalar çaldım, hem 9 etüt, hem de sonat. Hem kondisyon istiyor hem de programı bir bütün olarak ortaya çıkartmak gerek. Sabah kalktığımda hastaydım ve ateşim vardı. Müthiş bir gerginlik hissettim. Fakat çıktım çaldım ve bittiğinde kendimi gayet iyi hissediyordum. 
FE: Bu 3 hafta boyunca stres ile baş etmek için neler yaptın?
SN: Ormana gidip mantar topladım. Şaka değil bu. Gerçekten. Krakow daha kırsal bir yer. Bizim böyle bir geleneğimiz var. Dinlenmek ve kafa dağıtmak için yaparız bunu. Ben de provalar ve performansım arasında fırsat buldukça Varşova yakınlarındaki bir ormana gidiyor ve mantar topluyordum. Günde 3-4 saat çalıştım finaller esnasında, fazlasının zarar vereceğini düşündüm. Şu anda da hatta, sonuçların açıklanmasına saatler kala, ormanda yürüyüş yapıp da geldim bu röportaja. Kitap okuduğum da oldu. Agatha Cristie ve Truman Capote gibi kriminal kitaplar, kafamı boşaltmak için.
FE: Chopin’de en zor yan nedir?
SN: Rubato, hiç şüphesiz. Az piyanist yapabiliyor. Ben de henüz tam keşfedemedim rubatoyu. Tabii bir de ton ve legato gibi konular var. Hiçbirinin sonu yok, hep daha iyisi mümkün, ama bu özellikler Chopin’in karakterinde daha çok belirleyici, diğer bestecilere göre. Yaptığınızın doğal duyulması için, size ait bir tonun kendiliğinden gelmesi için çok zaman geçmesi gerek. Bazen çalmamak ve dinlenmek daha iyi geliyor. Mesela mazurkaları çaldığım yarı finalde öyle yaptım. Günlerce hiç çalmadım. Ve çok doğal bir şekilde çıktılar içimden.
FE: Mazurka bu yarışmanın en sert testlerinden birisi karakterini vermek açısından. Nasıl yaklaştın mazurkalara?
SN: Çok zorlandım mazurkalarda. Bence mazurkalar, salon müziği, resital değil. Evde, az kişiye çalınca ortaya çıkıyorlar. Folk ve köy karakteri var, zarif değil, zarafet dolu çalmamak lazım. Çok rahat olmalı ve çalmaya baslarken gergin olmaktan çekiniyordum, o yüzden de sonat ile başladım o tura.
FE: Peki ya seslendirdiğin cenaze marşı sonatı?
SN: Beni çok duygulandıran eserlerden birisi. Üçüncü bölümde tabii ki mezarlığı düşünüyorum. Çok ciddi ve ağır bir kayıp ve üzüntü var. Son bölüm ise beni çok heyecanlandırıyor. Birinin ruhu gibi. Delice. Chopin’in pek öyle deli bölümleri ve eserleri yok ama istisnaen bu öyle, o yüzden de bayılıyorum bu bölüme.
FE: Chopin dışında sevdiğin besteciler kimler?
SN: Debussy, bir deha, inanılmaz armonileri var.
FE: En sevdiğin Chopin yorumcuları ve piyanistlerden bahsetmek ister misin?
SN: Grigory Sokolov bence şu anda yasayan ve imkânları en fazla, yeteneği en belirgin piyanist. Kimse onun renklerine ulaşamıyor. Polonyalılardan ise Rubinstein’in Chopin yorumları en sevdiklerim. Zimerman’ın eski kayıtlarını da seviyorum. Ondaki yapısal kavrayış ve her bir notanın, her bir ölçünün hakkını verme hissi kimsede yok, eğer ilk dönem kayıtlarına bakarsanız. Onları dinleyince bundan sonra her çaldığı güzel olur diye düşünüyor insan ama son dönem kayıtları öyle olmadı bence.
 
Nehring’den sonra sahne alan Osokins, daha önce olduğu gibi, risk alarak, nota hataları yaparak çaldı. Osokins’in bütünlük arayışının devam etmesi lazım, zira bazı tercihleri yapının içerisinde kendine tam yer bulamıyor gibi. Bunun yanında en cesur rubato arayışları kendisinde ve finalde, konçertoda dahi bunu göstermekten çekinmedi. Neticede birinci veya ikinci olamayacağı belliydi, fakat derece alamamış olması biraz da jürinin geleneğe bağlılığını yansıtıyordu. Fakat kabul etmeli ki, her biri yarışmanın daha önceki serilerinde derece almış, hatta bir çoğu bir diğerinin jürisinde bulunmuş olan tüm jüri ekibine bakınca, bir geleneği temsil ettiklerini ve bu yarışmanın güzelliğinin de bu geleneği ayakta tutmak olduğunu kabul etmek lazım. 

Üçüncü gün
 
Yarışmanın son günü Charles Richard-Hamelin’in Fa minör konçertoya başlamasıyla start aldı.
 

 
Kemanların girmesiyle birlikte tüm salondaki mutluluk havası görülmeye değerdi. 7 kez dinlenilen, ve 2 kez daha duyacağımız Mi minör konçertodan sonra güne ilk ve tek farklı konçerto tercihiyle başlamış olmak herkese iyi gelmişti. Yarışmanın başından beri ödün vermediği müzikalitesiyle, Richard-Hamelin ikinci olacağını bas bas bağırıyordu aslında.
 
Shishkin’in bence son derece karakterli, virtüozite içeren, kontrolü yüksek ve çok çalışıldığı belli konçerto yorumu, ona daha iyi bir derece getirebilirdi. İtiraf edeyim ki 6.lık ile yetinen bu piyanist benim kafamdaki birinci idi. Rus ekolünün belirgin bir devamı olan Shishkin’i hala, ilk ikide değilse bile, üzerindeki diğer piyanistlerden farklı bir noktaya koyuyorum.
 
Maraton Yike (Tony) Yang ile bitti.
 

 
Yang finalistlerin içinde en değişik piyanist belki de. Anlaması ve bir yere oturtması çok güç. Konçertoyu etkileyici bir şekilde çaldığı doğru. Jüri üyelerinden Dong Thai Son ile çalışan Yang’ı güzel bir gelecek bekliyor olabilir. Fakat henüz çalışında olgunluk ve oturmuşluk olmadığı gibi, doğal bir kolaylık ve akış da göremedim. Finale çıkmasına şaşırdığım, derece almasını yadırgadığım, ortalama bir piyanist olarak, daha çalışmasına ihtiyaç olduğunu düşünmüştüm, yanılmışım.
 

 
Martha Argerich ve oylamanın matematik şifreleri
 
Birçok takipçinin “Martha’nın yarışması” diye nitelendirdiği bu büyük organizasyonda, birincinin, 4 tur boyunca, 17 jüri üyesini etkilemesi gerekiyor.
 

 
Öyle ki, mesela bu senenin puanlarına bakınca, eğer Cho biraz daha az etkileseydi, birinciliği Richard-Hamelin’e kaptırmış olacaktı. Ya da Klinton, biraz daha iyi çalsa, Jurinic yerine finalde idi. Tüm bu ince dengelere, yerine göre tek bir puan dahi etki edebiliyor. Bu anlamda birinci, özellikle de bu sene, herhalde hangi puan sistemi kabul edilirse edilsin, değişmezdi. Ancak puanlamaya bakınca dikkat çekici bir iki noktayı da belirlemek mümkün. Mesela, (yarı finalde değilse de) ilk iki turda, “evet” oyları, herhangi bir jüri üyesi için, sınırlı sayıda değil. Yani, üyeler toplam 40 “evet” oyu ile sınırlı değiller. Bir üst turda görmek istedikleri herkese “evet” diyebilirler. Bu sebeple denilebilir ki jüri üyelerinin ilk iki turdaki oyları matematiksel olarak tam eşit önemde değil. Martha Argerich 60 kişiye “evet” oyu verirken, Philippe Entremont 36 kişiyi bir üst tura layık görmüş. Keza ikinci turda da Argerich 29, Garrick Ohlsson ise 13 “evet” oyu vermiş, 20 kişilik yarı final yerleri için. Toplamda Argerich 70% ile en bol notlu, John Rink ve Yundi ise 47% ile en kıt notlu jüri üyeleri. Buna karşılık, kendi seçtikleri piyanistlerin bir üst tura çıkan yarışmacı olması oranında en başta 85% ile Akiko Ebi, hemen arkasından da John Rink ve Piotr Paleczny geliyor. Andrzej Jasinski ile Yundi Li ise, 70%’in altındaki ortalamaları ile en “başarısız” jüri üyeleri gibi duruyor.
 

 
Tüm bu (ve buraya yansıtmadığım daha fazla) matematik hesapları aslında teyit ediyor ki, bu yarışmayı sürükleyen bir jüri üyesi yok ve olamaz. Chopin Yarışması şeffaflığı ve sonucunun ikna ediciliğiyle göz kamaştırıyor. Bunun bir yarışma olduğunu kabul ettikçe, sonuçlara daha da ikna oluyor insan…
 
Cho vs. Lang-Lang & Yuja Wang
 
Yarışmanın galibi Cho, sağlam tekniği ile, hemen Çin’li iki ünlü piyanist ile kıyas çağrıştırıyor. Lang Lang ve Yuja Wang’ın her ikisi de tam çağımızın insanları. Görünümden pazarlamaya kadar her şeyi doğru yapan, yeteneklerine müthiş bir çalışma temposu ekleyerek inanılmaz bir şöhret kazanan iki “süperstar”. Fakat müzikal olarak içleri boş, stil anlayışları zayıf ve bugün “körleme” dinlenseler yaptıkları müzik, teknik bir hayranlığın ötesinde çok az kişiye bir duygu verir. Cho bu ikisine göre daha iyi bir piyanist olmakla birlikte, kariyerinin her ikisine de ulaşacağını düşünmüyorum. Bunu derken de büyük bir risk alıyorum aslında, zira Cho’nun bir kariyeri zaten var. Cho, Maazel eşlliğinde dahi sahneye çıkmış, ama özellikle de Valery Gergiev ve Mikhali Pletnev eşliğinde düzenli olarak büyük orkestralar ile sahne alan bir müzisyen. Yani aslında Cho, bir yarışmanın yardımı olmadan, sadece kendini yeteneğiyle beğendirmesi ve tabii ki günümüzde bir de bağlantıları sayesinde bir kariyere başlamış bile. Bunun da ötesinde, 2011’deki Çaykovski Yarışması’nda üçüncülük derecesi de var. Dolayısıyla karşımızda, günümüz müzik piyasasının en güçlü ve antipatik güçlerinden birisi olan, Putin-dostu Valery Gergiev destekli, Çaykovski ve Chopin yarışması ödüllü, genç bir yıldız adayı var. Daha ne olsun ki? Sanırım sadece yüreğine dokunamıyor çalarken karşısındakinin. Eğer ilk turda seslendirdiği kusursuz Op. 34 No. 3 vals sizin yüreğinize dokunuyorsa, belki de ben yanılıyorum.
 
Cho vs. Ingolf Wunder & Daniil Trifonov
 
2010 yılının Chopin Yarışması, 10 tane finalistinden, 2 tane kariyerli yıldız yaratmayı başardı. Bunlar Ingolf Wunder ile Daniil Trifonov’du ve her ikisi de yarışmanın galibi değildi. Fakat Wunder tüm yarışma boyunca ve özellikle finaldeki karizmasıyla izleyicileri kendine hayran bırakırken, gençliği sebebiyle yarışmayı kazanması pek de tahmin edilmeyen Trifonov’un her halükarda bir kariyer yapacağı da belli oluyordu. Bunlara kıyasen de Cho’nun şansı pek yok. Trifonov hem geniş repertuarı hem de üstün tekniği ile çok cazip bir isim, Wunder ise müzikal ve entelektüel bakışıyla ön sıraları haklı olarak kaptı. Cho’nun müzikalitesi bu iki piyanist seviyesinde değil.
 
Bir yarışmanın her sene bir süperstar yaratması tabii ki imkânsız. Ama dünyanın en iyi piyano yarışması olduğunu düşündüğüm Chopin yarışmasının bile birincisini bir kariyer beklemeyebiliyor. Bu ilk kez olmuyor tabii ki, ama bize gösteriyor ki Pollini, Argerich, Ohlsson, Zimermann gibi birincilerin çıkması büyük bir hayal. 1980’lerden sonra Stanislav Bunin, Yundi Li, Rafal Blechaz ve Yuliana Avdeeva’nın kazandığı halde sıradan kariyerleri olduğu, iki kez de birincilik ödülü verilmemiş olan bu yarışma dahi, çağımızın incelikten yoksun üretiminden zarar görmekte. Yine de bu, şimdiden, 2020 yarışması için heyecanlanmamıza engel değil.
 
Cho vs. Richard-Hamelin
 
Yarışmanın ikinci turundan beri Philippe Entremont, ki hiç de özellikle beğendiğim bir piyanist değildir, bir şekilde benim gibi düşünmüş olmalı ki, Cho’ya “hayır” oyu vermiş. Ama Entremont’u ve onun kişisel takıntısını saymaz isek, Cho ve Richard-Hamelin birlikte kusursuz bir şekilde 3 turda da her jüri üyesinden geçer not aldılar. Jüri üyelerinin “evet” ve “hayır”ının yanı sıra, eşitlik halinde geçerli olacak şekilde, her yarışmacıya ve ilk üç turda verdikleri, 1'den 25'e kadar notlara bakınca şu görünüyor. İlk iki turda Cho net bir farkla daha fazla puan almış. Belli ki etüdlerdeki teknik gösterisi jüriyi etkilemiş. İkinci turda Cho yine daha çok puan almış ama bu sefer az farkla. Üçüncü turda ise bu sefer Richard-Hamelin, ancak kılpayı Cho’dan daha çok puan almış. Bu tabloya bakınca, Cho’nun birinciliği jürinin genel bakışının adil bir yansıması. Lakin olayın estetik analizine bakınca, kusursuz teknik ve beceri gösterisinin, kusursuz müzikaliteye olan zaferi olarak da tanımlamamız mümkün.
 

 
Chopin Yarışması analizimizi, yarışmanın ikinciliğini almış, fakat bundan son derece memnun olan, ve müzikalitesiyle tüm okurlarımıza dinlemelerini önerebileceğimiz, Charles-Richard Hamelin ile röportajımızla sona erdirelim.
 

 
FE: Chopin’in müziğine nasıl yaklaşıyorsun? Zira finalistlerin içerisinde, aslında belki de yaşının doğal bir sonucu olarak, en olgun ve en müzikal olanı idin.
CRH: Chopin’in dehasının en büyük göstergelerinden birisi, müziğine çok değişik yaklaşımların mümkün olması. Kendi bakışımı kelimelerle ifade etmem güç olabilir ama sanırım “denge” diye özetlerdim. Chopin’in yazdığı metin ile kendi kişiliğim arasındaki dengeden, ya da entelektüel olan ile duygusal olan arasındaki, yapısal düşüncelerle emprovize ve anlık ilham arasındakinden bahsediyorum. Chopin’in müziği hem o kadar klasik temellerin üzerinde yükseliyor hem de o kadar ileriye doğru bakıyor ki, aşırı uçlarda olmayan kendi karakterime de bakınca, bu dengeyi kilit kelime olarak görüyorum.
FE: Nisan ayındaki ön elemeler sonrasında finalist adayım olarak seninle yaptığımız röportajda sana en sevdiğin Chopin eserini sorunca, 3 numaralı piyano sonatı olduğunu söylemiştin. Bu eseri yarı finalde seslendirdin ve yarışmanın sonucunda da “en iyi sonat yorumu” ödülü aldın. Sence, çok çalışmanın ötesinde, çaldığın eseri sevmenin, performansa katkısı nedir? Ya da bu derecede sevmediğin eserleri de güzel çalmanın sırrı?
CRH: Tabii ki ideal olan, insanın üzerine çalıştığı müziği önceden çok seviyor olması ama ben de, yarışma ve konserler için, çok da ilginç bulmadığım eserleri öğrenmek zorunda kaldım. Sanırım ikisi arasındaki fark şu. Eseri seviyorsam, sahnedeyken rol yapmak zorunda değilim, müziği doğal olarak hissedebiliyorum. Eğer müzik bana ilham vermiyorsa, içimdeki oyuncu yanı harekete geçirmem ve bestecinin niyetini, olabildiğince ortaya çıkarmam lazım. Sonuçta benim de işim sahnede, ve sevmediği bir monoloğu okumak zorunda kalan bir tiyatro oyuncusundan farklı değilim öyle anlarda. İyi bir oyuncu, bir şekilde, böyle bir durumda dahi başarılı olacaktır. Bunun dışında söyleyebileceğim, ve güzel çalmama en büyük katkısı olan şeyler, normal bir hayat sürmek; arkadaşlar, aile ve ilişkiler… Ancak bu sayede, insani tüm duyguları tadarak, müziği de doğal bir şekilde ifade edebilmek mümkün bence.
FE: Finalde 2 numaralı konçertoyu tercih eden tek piyanisttin ve zaten de final aşamasında bu, daha az tercih edilen konçerto. “Neden bunu tercih ettin” klişe sorusunu sormak istemiyorum ama en azından bu konçertoda neleri seviyorsun ve yorumlarken hangi yönlerine ağırlık veriyorsun, merak ediyorum.
CRH: Aslında neden onu tercih ettiğimi de söyleyebilirim, zira sebep çok basit ve pragmatik. Mi minör konçertoyu öğrenmedim henüz ve hiç çalmadım. Tabii ki bundan sonra bu durum değişmek zorunda, zira hayatım boyunca bu iki konçertoyu düzenli olarak çalıyor olacağım. İkisini de eşit derecede sevdiğimi de söyleyebilirim. Yarışmaya kabul edildiğimi öğrenince, birçok yeni eser öğrenmem gerekti, mecburen, ve zaten bildiğim Chopin’lere ek olarak. Mi minör konçertoyu öğrenmem çok riskli olurdu bu kadar kısa sürede. Oysa Fa minör konçertoyu daha önce 4 kez orkestra ile de çalmıştım. Dolayısıyla, doğal bir tercih oldu. Bence iyi de oldu, tek farklılığı yaratmış olmam önemliydi bence. İki konçerto arasında temel bir fark var ve bunu yorumuma da yansıtıyorum. Mi minör 1. Konçerto’nun kalbi ilk bölümü, oysa Fa minör 2. Konçerto’nunki kesinlikle ağır bölümü. Basitlik ve samimiyet anlamında Chopin’in tüm dehası var bu bölümde ve sadece bu yüzden bile bir başyapıt.
FE: Yarışmayı kazanan Cho bence teknik olarak mükemmel ve çok karizmatik, fakat müziği bana ulaşmıyor ve bir duygu vermiyor. Sen ise çok müzikalsin ve stile uygun çalıyorsun. Aslında ilk turdan itibaren ikinizin de puanları hem birbirine çok yakın hem de diğer herkesten net daha önde. Sence yarışmayı neden Cho kazandı ve ikiniz arasındaki farkı nasıl özetlersin?
CRH: Bence almış olduğum sonuç, sonat ödülüyle birlikte, alabileceğim en iyi sonuç idi ve hala inanamadığımı itiraf etmeliyim. Bence Cho, tüm yarışmacılar içerisinde, birincilik ödülünü taşıyabilecek tek piyanist idi; onu dünya çapında çok yoğun bir konser kariyeri bekliyor. Benden 5 yaş daha genç olmasına rağmen yarışma tecrübesi de daha fazla ve bence onu bekleyen hayata da hazır. Bence ben öyle bir hayata dayanamazdım. Ben bu yarışma öncesinde Montreal’de yaşadığım hayattan memnundum ve bundan sonraki konser hayatım ile Kanada’da sürdüreceğim yaşantı arasında bir denge olmasını istiyorum. İkincilik ödülü bu denge için ideal bir ödül ve hem Avrupa ve Asya’da yeni konser imkânları hem de nefes alıp yeni repertuar üzerine çalışabileceğim bir ev hayatını mümkün kılıyor. Bence de, dediğiniz gibi, Cho ve ben oldukça farklı müzisyenleriz. Bu bağlamda, Cho ve bana jürinin neredeyse aynı beğeniyi göstermesi de, Chopin’in müziğinin ne kadar farklı yorumlanabileceğinin göstergesi.
FE: Bu yarışma senin nasıl değiştirdi ve ileride seni neler bekliyor?
CRH: Bugüne kadar hayatımı değiştiren bir olay yaşamadım. İlk kez bu yarışmanın öyle bir yanı var. Bu yarışmadan önce Avrupa’da da hiç profesyonel bir konser vermemiştim. Şu andan itibaren yeni bir hayatım olacak ve bunu heyecanlı buluyorum. Menajerimden de çok memnunum ve yeni hayatımı, delirmeden, kaldırabileceğimi düşünüyorum. Eğer arkanızda büyük güçler yoksa, yarışmaların elzem olduğunu düşünüyorum, müzisyenler için. Ben oldukça mütevazi bir aileden geliyorum ve oldukça mütevazi yarışmalarla başladım kariyerime. Sonra giderek bu yarışmaların ismi büyüdü, önemi arttı. Hep, bir önceki yarışmadaki başarım sayesinde ama. Yarışmalar olmasa ismimi duyurma ihtimalim yoktu. Bunun yanı sıra yarışmalardan memnun olan hiçbir yarışmacı ile tanıştığımı da hatırlamıyorum. Sanırım bu ödülün en iyi yanı şu olacak; artık yarışmaya katılmama gerek kalmadı ve hayatımın kalanında sadece konserler olacak.
 

 
Yazıda yer alan görseller Feyzi Erçin ile Chopin Enstitüsü fotoğrafçıları Bartek Sadowski ve Wojciech Grzędziński tarafından çekilmiştir. 
 


Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20