SÖYLEŞİ

Duyarlı, Alçakgönüllü, Naif Bir Müzisyen: Can Çakmur

31.12.2021


Paylaş:

Andante’ye müzik yazılarıyla katkıda bulunan Can Çakmur ile bu kez yine Andante için söyleştik. Kendisiyle sohbet ederken bir filozofla konuşuyormuşum duygusuna kapıldığımı sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Japonya’da düzenlenen en prestijli yarışmalardan biri olan Hamamatsu Uluslararası Piyano Yarışması’nda 2018 yılında aldığın birincilik ödülünün ardından nasıl bir yolculuk başladı? Dilersen sondan başlayalım…
Son yıllarda özellikle repertuvarım 1800-1820 yılları arası bestelenen Alman klasikleriydi. Pandemi döneminde daha önce uğraşmadığım bir tarzla uğraşmak istedim. Etnomüzikolojiye yöneldim. A.A. Saygun, Béla Bartók ve George Enescu’nun piyano sonatlarını kayda aldım. Uzun süre hazırlandığım bu kaydı geçen Mayıs ayında tamamladık. Bu parçaların hepsi erken 20. yüzyıl teknikleriyle beslenmiş eserler. Saygun eserlerini daha geç dönemde bestelemiş olsa da bestecimizin tekniği de yazım tekniği açısından, 20. yüzyılın ilk yarısında sıklıkla beslenen bu müzikal dilde. Benim için zordu. Halk müziğinin gamlarını, aralıklarını, zamanlamasını, nefes alış-verişlerini ve fiziksel tekniklerini öğrendim. 12 ay hazırlandım. Bartók ve Kodály’ın köylerde yaptıkları kayıtları dinledim. Sanat müziği olmayan müziğin dinamiklerini duygusal içeriğini anlamaya çalıştım. Albüm Mayıs ve Haziran ayında çıkacak. Şu an mixing ve master aşamasında. Bunun dışında tam bir gezgin müzisyen hayatı yaşıyorum. Almanya’da yaşıyorum ancak İngiltere, Fransa ve Japonya’da konser ve resital programlarım var.
 
Ülkeler ve şehirler arasında seyahat ederken hiç karşılaştırma yaptığın oluyor mu? Benzerlikler ya da farklılıklar bulabiliyor musun?
Aslında önce “Nerede çalıyorum?” sorusunu düşünüyorum. Çünkü düşünceleriniz salondan salona, insandan insana değişiyor. Her salonda kullandığınız müzikal araçlarınız farklı olabiliyor. Tempo, zamanlama ve eserler arasındaki geçişler bir bütün. Konserin bütüncül olarak dinleyicide ve benim üzerimde ne etki bıraktığı önemli. Avrupa klasik müzik geleneğinden gelirken ve bu geleneğe saygı gösterirken, bu müziğin evrenselleşmesi onlarda bir ikilem yaratıyor. Uzak Doğu’da bu hiç gözükmüyor. Klasik müzik bir 20. yüzyıl müzik olgusu. 20. yüzyıl ile ilgi duymaya başladıkları bir müzik. Kültürün, geçmişin ağırlığının olmaması bence müziğe yaklaşımı da değiştiriyor.


 
Sevgili Can, biraz başa dönelim mi? İlk kez Güher ve Süher Pekinel’in “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” projesiyle sıklıkla yurt dışına çıkmaya başladın. Müzik yolculuğunun ilk adımlarını ve etkilerini yine senden dinleyelim…
Yurt dışına ilk çıkışımla birlikte çok farklı müzik ekolleriyle tanışmak, bilgi temeli ve motivasyon benim için çok önemliydi. Müzisyen olma yolunda bir etki sağladı. Liseyi bitirdikten sonra Almaya’nın Weimar kentine taşındım. Almanya’da sanırım benim için en büyük yenilik tamamen müzisyenlerin bulunduğu bir ortamda bulunmak oldu. Benzer yollardan geçen insanların bir araya gelmesi bir ilham kaynağı oldu benim için. Almanya’da genel olarak şöyle bir eleştiriyle karşılaştım: “Aklında güzel fikirler var. Ancak bunu teknik olarak, piyanistlik anlamında ifade araçlarını geliştirmemiz gerekiyor.” Bu eleştiri üzerine de sıkı bir çalışma temposu içine girdim. Keskin dinleme, duymak istediğimiz müziğin parmaklarımıza teknik olarak aktarılması ve nörolojik bağlantının kurulması çok önemli bir süreçti.



Yurt dışında senin hakkında çıkan yazılarda zarif ve yalın bir müzikal dilinin olduğu yönündeki satırları okudum. Seninle tanışıp, müziğini dinledikten sonra bu görüşlerin tam olarak seni ifade ettiğini düşünüyorum.
Özünüzün müzikalitenize yansıdığını düşünüyorum. Her müzisyenin belli bir karakteri var. Kimi müzisyenlerin tınılarını çocukluklarında yakaladıklarına inanıyorum. Her ne kadar rafinasyon ve tekniklerini geliştirseler de iç özün kaldığı bir gerçek var. Müzisyenin içinde ne varsa daha müziğe başlamadan karakterimizle ilgili olarak müzikal dilimize yansıdığını düşünüyorum. Önümde bir ömür boyu sürecek ve hiçbir zaman sonlanmayacak bir çalışma süreci var. Dinleyenlerime müziğimi, kayıtlarımı nasıl aktarabilirim, nasıl en iyi şekilde hissettirebilirim? Tüm düşüncelerim bu yönde.
 
Bir piyanistin tısını ayırt etmek ya da tuşesiyle ilgili bir söz söylemek üzerine senin düşüncelerini merak ediyorum.
Önce tuşenin ne olduğuyla ilgili düşünmemiz gerekiyor. Piyanistin doğrudan telle bir bağlantısı yok. Bizim dokunduğumuz binlerce ufak mekanizmadan oluşan bir çekiç. Dolayısıyla tuşe bizim tek bir sesle algılayabileceğimiz bir şey değil. Ses bütünlüğü, balans ve zamanlamadan söz ediyoruz. Zamanlama aynı vücut hareketlerimizdeki gibi, duygusal uyaranlara verdiğimiz tepkiler gibi kendini gösteriyor. Bunun da enstrüman çalmaya bir yansıması var. Sanırım bu bileşenlerin tamamı bir araya geldiği zaman, biz buna tuşe diyoruz. Bu bileşenlerin hepsini tek tek ayıklamamız gerçekten zor. Ancak elbette bir piyanistin tınısını ayırt edebilirsiniz.



21. Antalya Uluslararası Piyano Festivali’nin bu akşamki konuğu sensin ve repertuvarında Schubert ve Schumann var. Eserler hakkında dinleyicilere de bir mini sunum yapacaksın. Dilersen okurlarımız için de yapalım aynı sunumu…
Robert Schumann’ın erken dönemde yazdığı bir eser olan Op.2, Papillions (Kelebekler) için, vals ve polonezlerden oluşan bir dans süiti diyebiliriz. Ancak insanların dinleyip de “Güzel bir müzikmiş” diyebilmelerinin ötesinde, Schumann’ın bu küçük parçalarda şiirsel ve derin bir ifadesinin bulunduğunu vurgulamak gerekir. Bestecinin sanat görüşüne, genç dönemlerdeki tutkusuna,c görüşlerine ve kendisini duyurma çabasına sahiplik eder bu eser. Seslendireceğim Op.22, 2. Sonat, Robert Schumann’ın eşi Clara Schumann için yazmış olduğu bir eser. Sonatın ikinci bölümü, 16-17 yaşlarında yazmış olduğu bir şarkının parafrazı. Şiirde diyor ki “Güneş parlamasın ki benim bütün sıcaklığım ve ışıltım ona gitsin.” Turneler nedeniyle sıklıkla dışarıda olan Clara’ya bir anlamda “Beni unutma!” diyor Schumann. Bu akşamki programın ana yemeği ise Franz Schubert’in D959 sayılı La Majör Piyano Sonatı. Yaşamının son döneminde yazmış olduğu bir eser. Bir anlamda bir haykırış. Erken öleceğini hastalığının ölümcül olduğunu biliyordu. Ama diğer taraftan da genç bir adamdı ve umutluydu. Schubert’in içinde yaşadığı çelişkiyi, inanılmaz dramatik ve vahşi haykırışları müziği dinlerken duymanız mümkün.
 
Sohbetimizde okuyucularımıza son söz olarak ne söylemek istersin?
Dünya zor bir dönemden geçiyor. Geçmişten gelen klasik müzik geleneğini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışalım ve sanatla kalalım.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20