SÖYLEŞİ

Besteci-Şef Orhan Öner Özcan'dan Atatürk'ün Aziz Anısına Saygı

03.02.2022


Paylaş:

Başarılı ve çalışkan besteci-şefimiz Orhan Öner Özcan 2011 yılında Her 10 Kasım adında bir eser besteledi. Eserin dünya prömiyeri o yıl, Özcan’ın görevli olduğu Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde yapıldı. Devlet Opera ve Balesi rejisörü Murat Göksu’nun kaleminden çıkan şiirler üzerine bestelenen ve bir adı da Atatürk Mersiyesi olan eserin, prömiyerinin onuncu yıldönümüne denk gelen bu ay içinde, Devlet Opera ve Balesi sahnelerinde icra edilmesi planlanıyor. Özcan, besteciliğinin yanı sıra, son dönemin parlayan orkestra ve koro şefleri arasında yer alıyor. Ülkemizin tüm Devlet Opera ve Balelerinde koro şefliği yapan sanatçının son derece yoğun bir performans takvimi bulunuyor. Özcan yoğun şeflik ve bestecilik gündemi sırasında Andante’ye de zaman ayırarak, Serhan Bali’nin Her 10 Kasım adlı eseri ve kariyeri üzerine sorduğu soruları yanıtladı.

10 Kasım ve Atatürk için bir eser bestelemek düşüncesi kafanızda ne zaman oluştu ve zamanla nasıl şekillendi? Bu eserin dünyaya geliş süreci hakkında bizleri bilgilendirir misiniz?
Belki de bir matemle birlikte fani bir bedenin ölümü, baki bir düşüncenin doğumunu andığımız her 10 Kasım günü için özgün bir eser yaratma düşüncesi bende 2010 yılında oluşmaya başlasa da ilk kez, o yaştaki bir çocuk için hem ses hem duygu açısından oldukça etkileyici olabilen siren seslerinin eşlik ettiği okul törenleriyle tanıştığım ilkokul çağlarımda Atatürk’ün anısı için bir şeyler yapma sorumluluğunu ve arzusunu duymuştum. Sirenler beni öylesine etkilemiş olacak ki yıllar sonra besteleyecek olduğum Her 10 Kasım eserinin bir bölümünde (Atatürk’ün son nefesini verdiği anları imgeleyen müziğin bitiminden hemen sonraki bölüm) koro ve orkestranın şehirde çalan siren ve korna seslerini taklit ettiği bir müzik yaratma arayışında olduğumu görüyorum.
 
Her 10 Kasım’da sabah saatlerinde protokolün ön sıralarda yer aldığı, trompetin çaldığı “ti” sesinin eşlik ettiği saygı duruşunun hemen ardından İstiklal Marşı’nın söylendiği anma törenleri ve/veya Atatürk’ün sevdiği şarkılar konserlerine ek olarak klasik müzik icra eden kurumlarda seslendirilmek üzere bu tür eserlerin artması kanaatinde olduğumdan, tüm bu törensel unsurları ve duyguyu (ti sesi/borusu, Vardar Ovası türküsünün teması, Atatürk’ün son kalp atışları, siren sesleri gibi) Murat Göksu’nun güçlü kaleminden çıkan şiirlerin hayat verdiği bir müzikle birleştirerek sanatsal bir çatı altında toplamaya çabalayacağım bir Atatürk Mersiyesi yazmaya karar verdim. Murat Göksu. Bir duayen. Kendisini arayıp niyetimden bahsettim. Müziğin sözlerde gizli olduğu harika şiirleri yaratıp benimle paylaşması çok uzun sürmedi ve eseri 2011 yılında tamamlayarak dünya prömiyerini o zamanlar görevimi yaptığım Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde gerçekleştirdik. Bestelendiği yıldan bu yana her 10 Kasım’da opera sahnelerimizde seslendirilen eserin dünya prömiyerinin 10. yılı olan bu yıl da Devlet Opera ve Balesi sahnelerinde icra edilmesi planlanıyor.
 
Atatürk için bestelenmiş ve icra edilen eserler elbet de var. Örneğin, en önemlilerinin başında Nevit Kodallı’nın Atatürk Oratoryosu var. Ancak, icra edilme fırsatı yakalayamamış, Atatürk felsefesini anlatan başka eserlerin olduğuna, artacağına ve icra edilme şansı bulacağına inanıyor ve umut ediyorum. Bu eseri bildiğim kadarıyla seslendirilmiş olan diğer eserlerden farklı kılan, gerek libretto gerek kullanılan unsurlar bakımından 10 Kasım gününe odaklanmış bir Mersiye oluşudur diye düşünüyorum. Adı Her 10 Kasım.
 
Bu eseri bestelediğiniz sırada önünüzde model olarak duran, örnek aldığınız eser veya eserler var mıydı?
Modelden ya da örnekten ziyade kullandığım ritmik ya da melodik temalar ve/veya çeşitlendirmeler var. Giriş bölümünde çeşitlendirmelerinin arayışında olduğum “ti sesi/borusu” ve Chopin’in 2 numaralı sonatının ünlü temasının (Cenaze Marşı) ritmik şeması yararlanmak istediğim unsur ve yapıt. Buna ek olarak “Ben bir adınım” adlı mezzosoprano aryasından önce Vardar Ovası türküsünün bir temasını duyabileceğimiz orkestranın seslendirdiği bir bölüm de var.
 
Genel stil özellikleri açısından başka bir eserle bağdaştıramıyorum ya da mersiye şeklinde bir yapıya sahip, konu ve duygu açısından kronolojik olarak inşa edildiğini söyleyebileceğim oratorik bir eser olması dışında başka bir formla sınırlandıramıyorum. Tabiri caizse “şahsına münhasır” bir eser. 
 
“Ti” sesi, sirenler, kalp atışı gibi unsurlardan yararlandım dediniz, biraz bunlardan bahsederek eserinizi konu ve müzik işleyişi açısından ele alarak analiz niteliğinde anlatabilir misiniz?
Her 10 Kasım, saygı duruşlarında yıllardır duymaya alışık olduğumuz, trompetin çaldığı “ti” sesi ya da “ti” borusunun çeşitlendirmeleriyle değişime uğruyor. Chopin’in 2 numaralı sonatında duyduğumuz, Cenaze Marşı olarak bilinen ünlü temanın ritmik şemasından yararlanarak gelişen bu çeşitlendirme bölümünden sonra bariton aryası geliyor. Eserin genel duygusunu bir fragman niteliğinde anlatan, kurtuluş mücadelesindeki halkın hislerini, Atatürk’ün daha doğrusu Atatürk felsefesinin doğumuyla yükselen motivasyonun coşkusunu eserin sonraki bölümlerinde karşılaşacağımız temalarla aktaran bir arya. Bariton aryasını takip eden süreçte ilk dakikalarda duyduğumuz çeşitlendirmelerin yeni bir formu duyuluyor. Bu kısım timpani, piyano ve iki trombonun solo çaldığı Vardar Ovası türküsünün temasını içeren allegro kısımla sonlanarak, mezzosoprano için bestelediğim “Ben bir kadınım” aryası başlıyor. Bu aryada soliste kadınlar korosu eşlik ediyor. “Ne gördüm ne yaşadım? Çok gördüm az yaşadım…” Aryanın bitiminden sonra bir üçlemeyle karşılaşıyoruz: “Bilmek istersen”“Bilmek isterdim”“Biliyorsun ya”. İlki soprano, tenor, mezzosoprano ve bariton için bestelenmiş, solo piyanonun orkestraya öncülük ederek başladığı bir dörtlü. İkincisi bir arzu olarak tenorun aryası, üçüncüsü ise bu arzuya cevaben sopranonun söylediği arya. Bu üçlemenin bitiminde koroyu ilk kez STAB dört ses olarak duyacağımız bir bölüm geliyor. İşgallere ve içerideki düşmana karşı hissedilen isyankâr bir duygunun işlenmeye çalışıldığı, kromatik hareket ve modülasyonların sık kullanıldığı bu bölümden sonra orkestranın seslendirdiği, Atatürk’ün ölüm döşeğindeki anlarını anlatmaya çalıştığım, kalp atışlarını minimalist bir yaklaşımla imgeleme arayışında olduğum bir kısım geliyor. Bu kısmın finalinde kalbin durmasıyla birlikte duyulan çok güçlü ve beş darbelik yalnız bir bas davul (gran casa) sesi duyulur. Yine bu beş vuruş eserin başında vurgulamaya çalıştığım eski Türk geleneğine ait beş vuruşluk nevbettir. Atatürk ebediyete intikal etmiştir.
 
9.05 isimli bölümde; tüm koro ve orkestra geniş ses aralıkları kullanarak farklı zamanlarda pesten tize doğru glissando’lar yaparak şehirlerde 9:05’te çalan sirenleri ve kornaları taklit ediyor ve tek trompetin la sesi üstünde basit bir ritmik şemayı tekrarlamasıyla zamanın durmuş olduğu anlatılmaya çalışılıyor. Çağdaş bir sonorite ve tekniğin arandığı bu bölümün devamında sıklıkla kadınlar korosunun ağıt (lamentoso) şeklinde söylediği bir temayla, solistlerin ve koronun birlikte seslendirdiği, “Her 10 Kasım” isminin bariton aryasından sonra tekrar duyulduğu yapılarla karşılaşırız. Eser, dört solistin sırayla parlando (konuşarak) sorduğu “Varlığımız?” sorusuna ton içinde her bir ses grubunun ardışık seslerle ve sırayla “Mustafa Kemal” diye cevaplayarak bir cluster (salkım) oluşturduğu ve bu seslerin majör bir akora çözülerek fortissimo dinamiklerde “Mustafa Kemal Atatürk” olarak tamamladığı final bölümüyle son bulur.



Bestecilik dili, üslubu bakımlarından kendinizi hangi ekollere, akımlara yakın veya içinde görüyorsunuz? Her 10 Kasım’da benimsediğiniz kompozisyon dili hakkında bilgilendirir misiniz?
Bir müzisyenin yanıtlarken zorluk çekebileceği sorulardan birisi. Belki de müziğimi hangi ekol veya akımlara uzak gördüğümü yanıtlamak daha kolay olsa gerek. Bundan birkaç yıl önce besteci bir üstadım gerçekleştirdiğimiz bir sohbetimizde bana “ulusalcı” tınladığımı söyleyerek evrensel konulara yönelmemi önermişti. Çoğu müzisyen dostum da temalarımın genellikle romantizm etkisinde olduğunu dile getirirler. Ben de böyle hissediyorum ancak kimi zaman romantizmin bir “yanılgı” olduğunu, “id”den “süper egoya” ezber bir kaçış olduğunu fark etsem de kendimi romantik temalar evreninden alıkoyamıyorum.
 
Genel çizgimi elimden geldiğince tanımlamaya çalışacak olursam, jeopolitik konumumuzun sağladığı, ritmik ve melodik açıdan zengin malzeme ve tarihsel mirasımızın oluşturduğu motivasyonun katkısıyla; Giuseppe Verdi’nin “fotoğrafçılık” olarak tanımladığı, verismo’dan uzak, -düşünce olarak doğru bulmasam da- Romantizme fazlasıyla kapılan yeni arayışları ve bol “subito” sürprizleri olan bir “ulusalcılık” çerçevesinde olduğum belki söylenebilir gerçekten.
 
Her 10 Kasım mersiyesinin de gerek milli duyguların ve Atatürk’e duyulan özlemin verdiği hislerin, gerek siren sesi vb. unsurların işlenmesi olsun, müziğe bazen kendi kişiliğimi de yansıttığımı hissettiğim ard-izlenimci yaklaşımlar fark etsem de, yine romantizm etkisinde ulusalcı çizgide olan bir eser olarak nitelendirilmesi yanlış olmaz diye düşünüyorum.
 
Her 10 Kasım eserinin stil ve enstrümantasyon özellikleri açısından hangi sahnelerde ve kimler tarafından seslendirilmesi daha uygundur sizce?
Her 10 Kasım, soprano, mezzosoprano, tenor ve bariton solistin yer aldığı, büyük orkestra ve korolar için uygun olan ve örneğin, bakır nefeslilerde trompet sayısının üç olduğu, solo piyanonun da önemli yer teşkil ettiği kalabalık bir enstrümantasyona sahip bir eser. 2011 yılından bu yana Devlet Opera ve Balesi bünyesindeki çoğu sahnede birçok kez seslendirildi. Ancak geçtiğimiz yıl salgın süreci beni eserin çift (iki) piyanonun tonaliteyi oluşturduğu, timpani ve çeşitli perküsyonların eşlik ettiği bir vurmalı sazlar uyarlaması için bir re-orkestrasyon yapmaya itti. Geçen yıl bu versiyonuyla bir konser verdik. Yeni uyarlamasının salgın sürecine olduğu gibi, zorunlu durumlar dışında seslendirilmesini eserin bestecisi olarak çok tercih etmesem de ilginç bir yapı ortaya çıktı diyebilirim. Siyah-beyaz fotoğraflar da çok güzel, ancak fotoğrafın ilk çekildiği hâli renkliyse renkli kalmalıdır. Ancak büyük orkestraların sağlanamayacağı durumlarda da bu uyarlaması tercih edilebilir.
 
Öğrenciliğiniz ve bugüne kadarki kariyeriniz süresince en fazla etkilendiğiniz besteciler ve eserleri paylaşır mısınız?
Bu sorunuzun o kadar uzun bir yanıtı olurdu ki… Bu yüzden izninizle kısaca cevaplamak iç dünyamda daha adil hissettirecek olup değerli okuyucularımızı da yormayacaktır diye düşünüyorum. Abdülkadir Meragi’den W.A. Mozart’a, Münir Nurettin Selçuk’tan Henry Purcell, Giuseppe Verdi ve hayranı olduğum Ulvi Cemal Erkin’e kadar onlarca besteci var etkilenip ilham aldığım. Purcell’ın Dido ve Aeneas’ındaki sadelik ve ıstırap, Meragi’nin Nevbet-i Müretteb’inin dönemine göre hayranlık uyandıran formu, Ulvi Cemal Erkin’in türkülerimiz için yaptığı re-orkestrasyonlardaki yaratıcılığı, Verdi’nin operalarında şan ve eşlik uyumundaki üstünlüğü, bilgisi ve Requiem’indeki isyankâr ruhu…
 
Günümüzün bir bestecisi olarak, hem sanatsal düzeyi yüksekte tutmak hem de geniş kitlelerin de benimseyebileceği bir dil kullanmakta zorlanıyor musunuz? Bu yolda önünüze çıkan zorlukları nasıl aşıyorsunuz?
Schopenhauer “Dâhinin iç ıstırapları ölmez eserlerin ana kucağıdır” demiş. Ancak bu ıstırapların sanatsal düzeyi yüksek tutma ya da kitlelerin beğenisini kazanma endişesinden kaynaklı olmaması gerektiği kanaatindeyim. Sorunuzda ‘zorlanma’ kelimesi var, işte bu zorlanma, beğeni/benimsenme endişesi çerçevesinde olduğu sürece besteci kendisini ne kadar ifade edebilir? İnsan ilişkileri ve hatta bütün meslek grupları için geçerli bu. Sanatçılar yaratım gücünü hayal gücü yeteneğinden alıyor. Hayal gücü doğru yönlendirilmezse kaygı doğurur, bunu kontrol edebilmek ve belki daha sonuç odaklı bir enerjiyle doğru yönetebilmek gerekir diye düşünüyorum. En azından ben böyle daha pür kalabildiğimi görüyorum. Bir besteci herkes tarafından anlaşılmak istediğinde özgünlüğünü yitirmeye mahkumdur. Belli bir zümre; örneğin, akademik ya da politik çevreler tarafından taktir görme endişesi taşıdığında da böyle değil midir? Sanatsal düzeyi yüksek tutmaya çalışmak, yapılan çalışmanın en ince ayrıntılarına kadar tasarlanmış bir bütünü oluşturabilmesi ve en ince ayrıntıda da bütün yapıda da bestecinin bizzat kendisini tatmin eden duyuş sağlayabilme çabası olarak düşünülebilir. Ben bir eser bestelerken akademik araştırma ve olmuşu tekrarlamadan sorumluluğunu taşıdığı kültüre paralel bir yaratım arzusu taşıyan uzun tasarlama süreci gibi ödevlerimi yerine getirdikten sonra kendimce zevk aldığım şekilde “müzik yapmaya” çalışıyorum. Kendi müziğini tasarlamış, maddi kazanca odaklanmayan bir sokak müzisyeni gibi düşünebiliriz; çalıyor söylüyor kendince, beğenen önünde durup alkışlıyor ya da gidiyor.
 
Dinleyicilerin Her 10 Kasım’a gösterdiği tepkiler hakkında bilgi verir misiniz? Hangi bölümleri daha çok seviyorlar? Sana gelen sözlü tepkiler nasıl?
Şu ana kadar gerçekleştirdiğimiz bütün konserlerde saygıdeğer dinleyicilerimiz en az iki bis istedi alkışlarıyla. Geçtiğimiz yıl üç bis yaptık değerli sanatçı dostlarımla. Bu coşkunun büyük bölümünün içimizdeki Atatürk sevgisi kaynaklı olduğuna kuşkum yok. Aslında her bölüm için ayrı ayrı güzel yorumlar duyuyorum. Kimi bölüm için bir dinleyici duygularını anlatıyor, kimi bölüm için bir orkestra sanatçısı dostum müzikal zenginlikle ilgili olumlu eleştirilerde bulunuyor, kimi şan sanatçısı dostum da bir aryayı konserinde seslendirmek istiyor. Aryalar ve dörtlüler en çok sevilen bölümler arasında. Mezzosopranonun “Ben bir kadınım” aryası özellikle dikkat çekiyor. Cinsiyet ayırımcılığıyla ilgili büyük farkındalıklar yaşadığımızı düşündüğüm bu günlerde anlatım gücünün yüksek bulunduğu bir arya. Ancak genel olarak beni en çok etkileyen tepki bazı konserlerde karşılaştığım gözyaşı. Atamız için dökülen o göz yaşlarının içinde coşkuyu ve hüznü bir arada gördüğümü söyleyebilirim.
 
Bir eser bestelerken siz de tıpkı bir yazarın yaptığı gibi kütüphaneye dalıyor, tema olarak seçtiğiniz alanla ilgili ne var ne yoksa okumaya, araştırma yapmaya girişiyor musunuz? Nasıl başlayıp nasıl ilerliyor sizin için besteleme süreci?
Bunu belirtmeme lütfen müsaade edin. Sorularınız hem okur önünde her zaman çok konuşulmamış konulara işaret ediyor, hem de saygıdeğer dinleyicilerimiz için aydınlatıcı olması açısından iyi tasarlanmış sorular. Teşekkür ederim.
 
Son dört aydır tarihsel bir serüveni ve bir felsefeyi anlatmaya çalıştığım bir kantat besteliyorum. Aslında dört ay önce nota yazmaya başladım demek daha doğru olurdu çünkü eseri besteleme sürecine araştırma ve öğrenme süreçlerini dahil edersek ben eseri 18 ay önce bestelemeye başladım. Bu işi tez yazmaya benzetiyorum. Öncelik, konu belli ise literatür taraması olmalı. Nicel ve nitel yöntemlerle konu çerçevesinde veri toplanmalı, işlenecek konu tarihsel bir süreç ise döneme ait kültürel ve sanatsal yapı iyi anlaşılmalı. Daha önce bu konuda verilmiş etnik/yerel ya da klasik eserler varsa incelenmeli. Örneğin, bestelemekte olduğum kantatın konusuyla ilgili onlarca makale, tez ve kitap okuyup ilgi duyduğum ya da anlayamadığım konularda yazara ulaşarak akademik destek almaya çalıştım. Onların bakış açılarını da kendime ışık olarak gördüm. Tabii ki eser sözlü bir müzik ise burada besteci-metin yazarı, librettist iş birliği ve koordinasyonu çok önemli. Ben iyi yazılmış bir librettonun içinde müziğin olduğunu düşünüyorum. Öyle ki konsonantla biten çok kelimemiz olması açısından şan tekniği için bir dezavantaj gibi görülse bile (ki doğru kullanımlarda bu bir avantaja çevrilebilir) Türkçe’nin çok melodik olan sondan eklemeli bir dil oluşunun besteciye kolaylık sağladığını düşünüyorum. Şu son yazdığım cümlede bile bir melodi var, bir giriş gelişme sonuç var, müzikte olduğu gibi bir paragrafın, bir şiirin doruk noktası (climax) var. Ancak işaret etmek istediğim benim için hassas bir konu var. Kimseyi incitmek istemem, benim de gözümden kaçırdığım noktalar ve kendimi geliştirmem gereken çok konu vardır elbet. Dede Efendi “Müzik öyle bir denizdir ki ben paçaları sıvadım, hâlâ içine giremedim” demiş. Bununla birlikte, üzülerek ifade etmeliyim ki bazen bestelediği dile yabancı olan bestecilerin eserlerinde yoğun prozodi gibi dil hatalarıyla karşılaşıyorum. Prozodiyi geçiniz, partisyonda heceleri bile doğru ayırmadıklarını görüyor ve üzülüyorum.
 
Tarama, veri analizi ve öğrenme sürecini içeren çalışmaları yaparken ister istemez konuyu ve tasarıyı içselleştirmeye başlıyor, bir tiyatro sanatçısı gibi artık o dönemin, konunun ya da müziğin bir parçası oluyorsunuz. Bundan sonrası daha kolay. Artık kendinizi şiire, içindeki melodiye, armoni ve orkestrasyona bırakma vakti. Çorap söküğü gibi dedikleri an benim açımdan şimdi başlıyor. Piyano başında ana hatları çizip notlar alıp, tabiri caiz ise Sudoku çözer gibi bilgisayarda ayrıntılarla zevkle boğuşmak, sonra tekrar piyano başı; Bir bilgisayar ekranı bir piyano. Bununla da sınırlı değil, aklımda hep yazmakta olduğum eser oluyor bu süreçte. Örneğin, ulaşım için genellikle bisiklet kullanıyorum, teker yolda dönüyor, tasarı aklımda. Tüm bu süreci tez yazmaya benzettiğim için belki de eserlerin ilk provaları, seslendirecek olan sanatçı dostlarımızın, dünya prömiyeri ise değerli dinleyicilerimizin taktirine sunulan bir tez savunması olarak düşünülebilir. 
 
Her 10 Kasım ile ilgili bundan sonra ne tür tasavvurlarınız, düşünceleriniz, hayalleriniz var? Eserinizi nerelerde görmek isterdiniz?
Her 10 Kasım ile ilgili en büyük arzum, eserin bir 10 Kasım akşamı mümkün olabilirse Anıtkabir’de seslendirilmesi ve albümleştirilmesi. Eser benim dışımda başka orkestra şeflerinin idaresiyle de daha önce seslendirildi. Ancak opera sahneleriyle sınırlı kaldı. Eseri senfoni orkestralarımızın da seslendirmesini ve başka şef dostlarımın, üstatlarımın yorumlarıyla dinleyebilmeyi diliyorum.
 
Çok yoğun bir kariyeriniz var ve çalgıların yanında besteci ve şef olarak yoğun şekilde insan sesiyle de uğraşıyorsunuz, insan sesiyle çalışmanın incelikleri hakkında bize bilgi verir misiniz? Eserlerinizde nasıl kullanıyorsunuz insan seslerini? Onlarla çalışırken hangi noktalara dikkat etmeniz gerekiyor?
Empati. Şan tekniği bilmek, bu konuda da uzun yıllar eğitim görmüş ve zamanında solist ya da korist olarak birçok eser seslendirmiş olmak şan sanatçılarıyla empati kurabilmemi sağlıyor. Sadece şan sanatçısı değil, orkestra sanatçılarıyla da. Nefesin doğru kullanımının her branştaki müzisyen için ve hatta tüm insanlar için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Sanattan spora, yogadan bazı dini ritüellere kadar doğru nefes kullanımının avantajları kadim insanlar tarafından keşfedilmiş. Örneğin, bir viyola sanatçısının, arşesini nefesi doğru yönlendirerek kullanmasının yoruma olumlu etki ettiğini görüyorum. Aynı şekilde bir şan sanatçısının da diyaframı, aslında onun arşesi olmalı!
 
Metin içeren bir şan eseri bestelerken odamdan çığlık çığlığa sesler duymanız muhtemel! Şan sanatçılarının ses kategorisine göre tiz ya da pes söyleyebileceği belli aralıklar var biliyorsunuz. Ancak ayrıntılı düşünecek olursak hem duyuş bakımından, hem de sanatçının alacağı şan pozisyonu bakımından hangi ses kategorisinin, hangi ünlü vokalle (a, e, ı gibi) hangi tonda daha konforlu ve kaliteli hissettireceği çok önemli bir nokta diye düşünüyorum. Buna ek olarak bestelenecek olan müzikal cümlenin kendi içindeki dinamiğinin sanatçıya yön verecek şekilde yaratılması, doğal hissettirmesi yorumlayan açısından da kolaylık sağlayacaktır. Örneğin, üzerinde çalıştığımız ses kategorisine göre çok tiz bir notanın seslendirilmesi bekleniyorsa yukarıda bahsettiğim ayrıntılar kadar önemli olan bir diğer nokta, o notadan öncesidir. Tiz sese doğru akacak olan müzikal çizgi, o notayı seslendirecek olan sanatçıyı teknik açıdan rahat hissettirecek ve motive edecek nitelikte olmalıdır.
 
Aslında ben bu ayrıntıları çok düşünmeden beste yapmaya çalışıyorum. Türkçe’nin doğasından uzaklaşmamaya özen gösteriyor, temaları şiirlerin doğal dinamiğiyle yaratmak için çalışıyorum çünkü cümlelerin içinde bu motivasyonu ve teknik zemini sağlayacak tüm unsurlar mevcut diye düşünüyorum.
 
O kadar çok ayrıntı var ki… Her noktayı irdelemeye çalışırsak onlarca sayfa sohbet etmemiz, yazmamız gerekir. Kısaca toparlamak gerekirse, ister şan sanatçısı ister orkestra sanatçısı olsun, bir pasaj ya da bir müzikal cümle, seslendirenin rahatça yorumlayabilmesine fırsat verir nitelikte olmalı ve müzikten tat almasına engel olmayacak şekilde yaratılmalıdır diye düşünüyorum. Ancak, insan sesinin neredeyse sınırsız olanaklarının ve taklit edebilme yeteneğinin oluşturduğu geniş evreni eserlerde “yeni, çağdaş arayışlara” önemli derecede olanak sağlayan bir unsur olarak da görüyor ve nadiren de olsa çalışmalarımda yararlanıyorum.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20