SÖYLEŞİ

Sopranist Doğan Cem: Sesiyle Sınırları Aşıyor

26.03.2022


Paylaş:

 

Doğan Cem son yıllarda ülkemizin klasik müzik sahnesine çıkmış en müstesna yeteneklerden biri olarak öne çıkıyor. Sopranist ses alanına sahip bir kontrtenor olan Doğan Cem ülkemizden şimdiye kadar bu alanda çıkmış belki de en büyük yetenek. Son dönemde, Philippe Jaroussky, Franco Fagioli, Jakub Józef Orliński gibi dünya çapındaki yıldızlar ve Kaan Buldular sayesinde ülkemizde de iyiden iyiye popülerleşen kontrtenor repertuvarının en tiz ucunda yer alan sesi ve repertuvarıyla Doğan Cem ileriye dönük büyük umutlar vaat eden bir şancı. Sadece klasik müzik alanına değil, tıpkı yakın dostu Burcu Soysev gibi klasik müzik dışındaki popüler müzik türlerine de çok yoğun bir ilgi gösteren Doğan Cem bu ilgisini son dönemde katıldığı ve başarı elde ettiği O Ses Türkiye yarışmasıyla tüm Türkiye’ye de ispat etmiş bulunuyor. Serhan Bali uzun süredir yakından takip ettiği Doğan Cem’le Zonguldak’tan başlayıp İstanbul’a uzanan yaşamı, eğitimi ve kariyeri üzerine söyleşti.

 

Sevgili Doğan Cem, kontrtenorluk ve sopranistlik sürecinden biraz bahseder misin?

Ben üniversiteden önce, lisede bir müzik hayatımın olmasını çok istiyordum. Güzel Sanatlar okumalı mıyım diye sorguladım ancak istemediğimi fark ettim ve düz liseden mezun oldum. Daha sonra Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın Opera Bölümü sınavlarına girdim ve hiç ümidim yokken kazandığımı öğrendim. Okula girdikten sonra, erkek bir hocayla bir sene kadar tenor olarak çalıştık. Sonra ben YouTube’da izlediğim bir videoda kadın sesi çıkaran bir erkek gördüm. O sesleri çıkarabildiğimin de yeni yeni farkına varıyordum ve benim gibi bu sesleri kullanabilen başkaları var mı diye araştırmaya başladım. O zamanlar hâlâ “kontrtenor” teriminin anlamını bilmiyordum. Google’da “kadın sesi çıkaran erkek” diye aradım ve karşıma Kaan Buldular ismi çıktı. O zamanlar çalıştığım hocama bunu danıştım ancak o benim bir kontrtenor olmadığımı söyledi. Sonra okuldaki Melike Bolat adlı hocamızın yanına gittim ve ona danıştım. Kendisiyle yaptığımız birkaç egzersizin ardından “Evet, sen kontrtenorsun” dedi bana. “Kontrtenor” terimiyle ilk kez karşılaşmamdı bu.

Bunu keşfettikten sonra, eğitimimin orasıyla sınırlı kalmasını istemedim ve bir arayışa girdim. Google’da “Türkiye’deki kontrtenorlar” diye arattım ve karşıma yine Kaan Buldular çıktı. Sonra kendisine Facebook üzerinden ulaşarak beni dinlemesini rica ettim ve kayıtlarımı gönderdim.

 

Yıl kaçtı, hatırlıyor musun? 

2015-2016 civarıydı…

 

Peki, okulda üstüne gitmediler mi bu sesin?

Hocamı değiştirdikten sonra, Melike Hoca ile kontrtenor çalışmaya başladık. Ancak öncesinde ben Kaan Buldular’a sesimi dinletmiş ve bu konuyu zaten netleştirmiştim.

 

Diğer hocanın seni tenor çalıştırmakta ısrarcı olduğunu görünce Melike Hoca’ya geçtin yani…

Evet, çünkü tenor çalışmak istemiyordum ve o rejiterde zorlanıyordum. Bu nedenle direkt Melike Hoca’ya geçmek istedim.

 

Kaan Buldular sesini dinleyince ne dedi peki?

Beni hemen İstanbul’a davet etti. Ona, çalıştığım eserleri kontrtenor sesimle söyledim. “Seni hemen hocama dinletmek istiyorum” dedi. Lynn (Trepel Çağlar) Hoca ile tanıştırdı beni. Lynn Hoca’nın Heybeliada’daki evinde birkaç eser çalıştık ve bana “Türkiye’nin en iyi kontrtenorlarından biri olabilirsin. Benimle çalışmak istersen çok mutlu olurum. Sınava girersin, kazanırsan birlikte çalışırız, kazanamasan da tekrar hazırlanıp yine denersin” dedi.



 

Dolayısıyla senin önünü açan Kaan Buldular oldu…

Evet. Kaan Hoca, kendi döneminde kontrtenor müfredatı olmadığı için okula ara vermek durumunda kalmış ve Lynn Hoca ile tanıştıktan sonra okulda onun için bir kontrtenor müfredatı oluşturulmuş. Ben de onun sayesinde bu okula gelip Lynn Hoca ile tanışma ve çalışma fırsatı buldum. Sonrasında İstanbul süreci başladı benim için. Lynn Hoca’nın sözleri beni cesaretlendirdi ve tekrar İstanbul Üniversitesi için sınavlara hazırlandım. Yetenek sınavı sonuçlarının iki gün sonra açıklanmasıyla buradaki okul hayatım başlamış oldu. Birinci olarak girdim okula.

Lynn Hoca ile çalışmaya başladıktan sonra pek çok şeyin hocayla birlikte değiştiğini de görmüş oldum. Zonguldak’ta çalıştığım Melike Bolat gayet iyi bir hocaydı fakat Barok dönem müziği konusunda daha deneyimli biriyle çalışmak önemliydi benim için. Lynn Hoca ile çalışmaya başlayınca kendimi gerçekten çok iyi hissetmeye başladım. Çünkü bir kontrtenora nasıl yaklaşılması gerektiğini, bu sesin nasıl eğitilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Eğitim hayatım boyunca, repertuvar düzenlemesi gibi birçok şeyi Lynn Hoca ile öğrenmiş oldum.

Kontrtenorlar içinde de sopranist, altist ve mezzo gibi tonlar vardır… Biz uzun süre pes tonlarda çalıştık. Zamanla sesim daha da incelmeye başladı. Bu durumu fark ettikten sonra tonu biraz daha yukarı çekmeye başladık. Daha sonra benim tiz seslerde daha rahat olduğumu gördük ve birlikte benim bir sopranist olduğuma dair nihai kararı verdik. Repertuvarımı da ton olarak sopranist aralığına çektik. Sonrasında olabildiğince konser odaklı eserler çıkartmaya çalıştım. Bir kontrtenor sesi, bir soprano veya bir mezzo gibi değerlendirmek veya tenor ve bariton gibi bir sınıfa koymak biraz daha zor çünkü o seslere göre alanım daha dar. İçinde yer alabileceğim eser sayısı daha az olduğu için eğitim hayatım süresince sesime uygun seçimler yapmam gerekiyordu. Lynn Hoca sayesinde ben çok güzel bir program oturtmuş oldum. Benim için en tatmin edici noktalardan biri buydu.

 

Melike Hoca ile görüşüyor musunuz hâlâ?

Evet, sürekli görüşüyoruz. Benim bu alana yönlenmemde en büyük payı olan insanlardan biridir Melike Hoca. Ben onunla Zonguldak’ta birkaç aylığına bile olsa kontrtenor çalışmasaydım veya o da beni caydırsaydı hevesim kırılacaktı.



 

Biraz da Kaan Buldular ile olan ilişkini anlatır mısın?

Kaan Hoca öncelikle benim Lynn Hoca ile tanışmama ve çalışmama vesile oldu ve bu beni çok mutlu etti. Türkiye’nin ilk konservatuvar mezunu kontrtenorunun hocasıyla çalışıyor olma hissi çok ayrı bir gurur. Tabii bu motivasyonla okulda bambaşka bir boyuta geldim. Başarının adım adım geldiğini, çalıştıkça hissetmeye başladım.

Kaan Hoca her zaman arayıp her konuda destek alabileceğim bir dost oldu benim için. Hiçbir zaman bir rakip olarak değerlendirmedi beni. “Sen bu işi yapmamalısın, şunu yanlış yaptın” gibi şeyler demedi. Çok iyi bir örnek oldu bana. En başından beri çok pozitifti. Bu nedenle, onun bana doğru yolu göstereceğine hep emin oldum.

 

Eğitimin boyunca hem Lynn’le hem de Kaan’la irtibat hâlindeydin…

Hep öyleydi. Kaan Hoca’yla şan dersi yapmıyorduk ama repertuvar gibi konularla ilgili sürekli fikir alışverişinde bulunuyorduk. Ben hocalarıma soru sormaktan hiçbir zaman çekinmedim çünkü sormasaydım, yapamadığım için utansaydım bu işi öğrenemezdim.

Yeni fikirlere de her zaman açıktım. Ama hiçbir zaman Lynn ve Kaan hocalarım dışında biriyle çalışmayı düşünmedim. Yabancı isimlerin ustalık sınıfı çalışmalarına katıldım elbette, onlarla çalışmak da çok keyifliydi.

Lynn Hoca beni her zaman yurt dışına yönlendirmeye odaklandı. İngilizce kursuna kaydolmamda çok ısrar etti mesela. Dil bizim alanımızın en önemli konularından. Açıkçası bir kontrtenor olarak Türkiye’de kalmak ne kadar mantıklı olur, şu an bilemiyorum. Ayrıca bir kontrtenor olarak yurt dışında ne kadar ilerleyebileceğimi de öğrenmek istiyorum. Türkiye sürecim tamamlandığında, yurt dışı deneyimini bir gün tadacağıma eminim.

 

Senin söyleyebileceğin repertuvar öncelikle Barok dönem tabii. Yakın dönemde Handel ve Vivaldi operaları sahneleniyordu ve oldukça ilgi de görüyordu… Umarım ülkemizde bu eserlerin yeniden sahnelendiği günler gelir.

Türkiye’nin alt yapısı kontrtenor dinlemek için müsait mi, hâlâ çok bilmiyorum açıkçası.

 

Bence müsait. Yurt dışından gelen kontrtenorlara çok büyük ilgi gösteriyor dinleyici. Kaan da mesela çok seviliyor.

Operanın medyatik tarafının çok güçlü olması gerekiyor bana göre. Bir opera sanatçısının bir pop şarkıcısı gibi popüler olması gerekiyor. Türkiye’de opera sanatının güçlü bir şekilde var olabilmesi için, bizim yurt dışında da çok iyi tanınır olmamız gerekiyor. Ben Türkiye’de kaldığım sürece ismimin duyulur olabileceğini pek düşünmüyorum.

 

Opera zaten çok niş bir alan; kontrtenor repertuvarı ise daha da niş. Alan iyice daralıyor yani. Popülerlik dedin… O Ses Türkiye yarışmasına da bir operacı olarak ün sahibi olmak için mi katıldın?

Ben o yarışmaya Türkçe bir şarkıyla katıldım. Fakat okuduğum yorumlarda insanlar hep “Opera mı söylüyor?” veya “Operacı mı?” diye soruyorlardı. Bilmeyenler beni araştırdığında kontrtenorun ne demek olduğunu öğrendiler. Murat Boz yarışmada bana “Sen kontrtenor musun?” diye sordu. Ben Instagram’da paylaştıklarımla daha sınırlı bir kitleye ulaşabiliyordum. İnsanlara kendinizi nasıl tanıtmak istediğiniz size bağlı. Ben oraya piyasa şarkılar söyleyen birisi olarak gitmedim, bir opera sanatçısı adayı olarak gittim. Orada kendimden ve yaptıklarımdan bahsettim. Kontrtenor olduğumu, kadın seslerini rahatça çıkarabildiğimi anlattım. Orada insanlar benim bir operacı olduğumu bildiler hep.



 

Yanlış anlaşılmaktan korktun mu? “Bir erkek neden kadın sesleri çıkarsın?” gibi tepkiler almaktan…

Hayır, korkmadım. Jüridekiler bana tam da tahmin ettiğim gibi yaklaştılar. Ben hiçbir şey söylemeden bana “Kontrtenor musun?” sorusu geldi. Bu da benim için olayın mutluluk verici tarafıydı. Bu şekilde anılmak güzel.

Orası benim gerçekten olmak istediğim bir yer olabilir mi? Oradaki popülerliği kullanarak belirli bir kitleye ulaşabilirim diye düşünüyorum. İnsanlar beni, o sesleri çıkarabilen bir kontrtenor olarak tanısınlar istiyorum. Ben opera odaklı bir kariyer düşünüyorum. Bu sesi en verimli olarak değerlendirebileceğim alan opera çünkü. Bunu ziyan etmek istemiyorum.

 

Yani sen bu yarışmayı popülarite kazanmak ve dolayısıyla opera sanatına da katkı sağlamak gibi bir misyon olarak değerlendiriyorsun…

Evet. Hiçbir yarışmaya birinci olma amacıyla katılmıyorum. Yarışmalara katılırken hedeflediğim şey akılda kalmak. Eleniyorsam bile akılda kalarak elenmeliyim. Evet, birincilik çok güzel ama asıl amacım birincilik olmadı hiç.

Ben hiçbir zaman kendimden emin olmadığım, iyi hissetmediğim bir şarkıyı söyleyemem ve o şarkıyla bir yarışmaya katılmam. Kendimden emin olmadığım bir şarkıyla başarı da elde edemem diye düşünüyorum. Bir yarışmaya bunu bilerek katıldığımda başarabileceğime inancım sonsuz oluyor. Elensem bile üzülmem çünkü iyi olduğumu biliyorum.

 

Aslında senin önünde iki seçenek var gibi. Ya Kaan Buldular gibi hem hocalık yapacak hem de fırsatını buldukça Barok repertuvar söyleyeceksin ya da Nuri Harun Ateş gibi popüler bir alanda yürüyeceksin. Bana bu ikisinin arasında bir yol tutturacaksın gibi geliyor açıkçası.

Bana da öyle geliyor çünkü ikisini de çok seviyorum. İkisi de tek başına bana bir şey getirmeyecek. Hiçbir zaman Barok söylediğimde “Sen kötü söylüyorsun” diyen olmadı. Diğer tarafta ise “Çok iyi söylüyorsun” diyenler çok fazla.

 

Bu anlamda Burcu Soysev kafasındasın, değil mi? Her iki alana da çok hâkimsin. Operayı da popüler müziği de hakikaten güzel söylüyorsun.

Evet. Ben popüler müzikte de kendi tarzımla öne çıkmak istiyorum. Mesela popüler müzikte hiçbir zaman göğüs sesimle şarkı söylemiyorum. Bütün şarkıları kafa sesiyle veya operada kullandığım sesle sunuyorum. İnsanlar beni dinlediklerinde yine bir operacı tınısı alabiliyorlar.

 

Biraz da hocalığından bahsedelim…

Ben epeydir ders veriyorum ama kendi sesimi doğru kullanmayı öğrendikten sonra ders vermeye tam anlamıyla başladım. Ders verirken kendimi daha çok geliştirebildiğimi gördüm. Öğretirken sürekli yenilenmiş oluyorum. Egzersiz yaparken, pozisyon gösterirken, öğrendiklerimi yenilemiş oluyorum. Bu işin en güzel tarafı bu aslında. Bir insan kendini bir alanda geliştirmek istiyorsa, öğretmekle başlamalı bence.

Şan ve opera zor alanlar. İnsanın hayal gücüyle, istekleriyle, ne kadar emek verdiğiyle çok ilişkili. Çalışmadığım zaman kendimi yetersiz hissediyorum. Ben de artık hocalık yapıyor olsam da sahne üzerinde olduğum sürece benim de bir hocam hep olmalı.

 

Sevdiğin bestecilerden ve eserlerden bahseder misin?

Kontrtenor çalışmaya başladığımda ilk söylediğim eserlerden biri Purcell’ın “Music for a While” adlı eseriydi. Bu eseri fırsatım olsa her yerde söylemek isterim çünkü Purcell’ın eserlerini gerçekten çok seviyorum. Vivaldi’yi de çok seviyorum. “Vedro con mio diletto” en sevdiğim eserlerinden biridir; söylerken kendimi çok mutlu ve huzurlu hissediyorum. Opera olarak ise Handel’in Giulio Cesare (Jül Sezar) operasından Sesto karakterine çalışıyorum şu sıralar.“Svegliatevi nel core” aryası çok güzel. Yine Handel’den “Lascia ch’io pianga” ve “Ombra mai fu” da var elbette… Barok müzik çok özgür, bağımsız bir müzik bence. Diğer dönem eserlerinde çok yapamadığımız süslemeleri yapabiliyoruz. Benim asıl istediğim şey de kendi içimden gelen şeyleri ortaya çıkarabilmekti. Tenor olsaydım belki bu kadar özgür hareket edemeyecektim. Lied söylemeyi de çok seviyorum… 30 yaşımı geçmeden, söylemeyi sevdiğim eserleri bir araya getirerek bir klasik müzik albümü çıkarmak istiyorum.

 

Beğendiğin, kendine örnek aldığın yabancı şancılar, kontrtenorlar, sopranistler var mı?

Kontrtenor olarak kısır bir döngüde hissediyorum kendimi. Çok iyi sesler var ama ses olarak kendime çok yakın hissettiğim birine pek rastlamadım. Franco Fagioli’nin sesi gerçekten çok iyi. İlk çalışmaya başladığımda Andreas Scholl’u çok dinliyordum. Philippe Jaroussky çok iyi bir yorumcu ama ses rengi beni pek tatmin etmiyor. Bir eser çalışırken dinliyorum ama her gün açıp dinlediğim bir ses değil. Nathalite Stutzmann’ı dinlemeyi çok seviyorum… Jakub Józef Orliński ise “Vedro con mio diletto” yorumuyla, bu mesleği yapabileceğime olan inancımı tazelememi sağladı. İlk kez operayı takım elbisesiz, şortla söyleyen birini görmüştüm ve onun o rahatlığından çok etkilenmiştim. Daha sonra ben de farklı farklı gömlekler giymeye başladım. Tamam, geçmiş dönem müziği icra ediyoruz ama bence bir şekilde günümüze uyarlandığında çok daha güzel olabiliyor.

 

 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20