HABER

Monte Carlo Bahar Festivali'nin Ermeni Haftası'ndaydım

16.05.2022


Paylaş:

Bu, Monaco Prensliğinin yönetsel merkezi (başkenti denmiyor) olarak tanımlanabilecek Monte Carlo’nun prestijli bahar festivalini üçüncü ziyaretimdi. İlk ziyaretimi 2015 baharında yapmış, izlenimlerimi Andante dergisinin portalında yayınlanan uzunca yazımda okurlarımla paylaşmıştım (Bu yazı portalda okunabilir). Bu basın turundan ilham alarak festivali ertesi yıl bir kez daha, bu kez Fest Travel misafirleriyle birlikte ziyaret etmiş, müzik danışmanlığını yaptığım küçük bir müziksever grubuyla unutulmaz anılar paylaşarak dönmüştüm. Her iki seyahat sırasında heybeme bolca yağmur düşmüştü çünkü Monte Carlo Bahar Festivali (Orijinal ismiyle Printemps des Arts de Monte-Carlo) her yıl Mart ve Nisan aylarında düzenlendiği için bu mevsimde Monte Carlo’nun da bir parçası olduğu Fransız Rivierası ya da uluslararası alanda bilinen ismiyle Côte d'Azur (Akdeniz Mavisi Sahili) genellikle yağıştan yana zengindir. Festivali üçüncü kez, yine müzik yazarı kimliğimle akredite olarak ziyaret ettiğim bu yıl ise iklim yönünden çok şanslıydım. 26-28 Mart günleri arasında yaptığım kısa seyahat sırasında güneş yüzünü Monte Carlo’dan hiç saklamadı.
 
Monte Carlo Bahar Festivali, ilk ziyaret ettiğimde tanışıp sohbet ettiğim, daha çok elektroakustik ortamda yaptığı bestelerle tanınan çağdaş besteci Marc Monnet’nin genel sanat yönetmenliği altında, rotasını çağdaş müziğe doğru daha fazla kırmış bir festival görünümü sunuyordu. Monnet’nin ardından göreve henüz yeni getirilen ve onun gibi bir besteci olan Bruno Mantovani’nin festivalin çağdaş müzikten yana olan çizgisini biraz daha geçmişe doğru taşıdığını gözlemledim. Andante’deki ilk yazımda Monnet’nin oluşturduğu programda oldukça avangart içerikli konser ve etkinliklere yer verdiğinden bahsetmiştim. Evet, Mantovani de sonuçta bir besteci ama o Monte Carlo Bahar Festivali’ni ‘avangart müzik festivali’ yapısından kurtarıp daha genel içerikli bir klasik müzik festivali çizgisine oturtmuş.  
 
26 Mart Cumartesi günü saat 3’te, Monte Carlo Bahar Festivali ziyaretimin ilk durağında, daha önce hiç başıma gelmeyen türden bir konser deneyimi yaşama olanağı buldum. Festival mekânlarından Lycée Technique et Hôtelier’nin bodrum katındaki şık etkinlik salonuna girdiğimde, küçük bir sahne ve sahnenin önüne dizilmiş rahat sandalyelerle küçük sehpalar çıktı karşıma. Yarım saat içinde salondaki bütün sandalyeler doldu ve bu festivale önceki gelişlerimde de şahit olduğum üzere, konser hakkında bilgi vermek üzere, festivalin genel sanat yönetmeni Mantovani sahneye çıktı. Bu, bugüne kadar hemen hiçbir festivalde görmediğim ilginç bir uygulama. Sahneye çıkan yorumcuların seslendirecekleri eserler hakkında bilgiler vermelerine dinleyiciler artık gitgide alışıyor ama festivalin genel sanat yönetmeninin festival süresince istisnasız her konserden önce eline mikrofonu alıp o konserle ilgili bilgiler vermesi gayet sıra dışı. Üstelik bunun Monako gibi, konser üzerine, festival broşürü dâhil çeşitli kaynaklardan bilgi edinmeye çok daha yatkın dinleyicilere sahip olması beklenebilecek bir ülkede cereyan etmesini de ilginç buldum.


 
©Alice Blangero


 ©Alice Blangero

Mantovani’nin kısa açılış konuşmasını bitirip kemancılar Gaspard Maeder ve Hugo Meder’in sahneye adım atmalarıyla konserin başlayacağını düşündüm ama hayır, bu sefer kemancılar aldılar sırayla mikrofonu ellerine ve başladılar konser hakkında kendi dillerinde yani Fransızca konuşmaya. Evet, anlatımlı bir konser izleyeceğimi nihayet idrak edivermiştim. Kemancılar konuştukları sırada, salona girdiğimde köşede durduklarını fark ettiğim garsonlar önlerindeki kadehlere şarap doldurmaya başladılar ve doldurma işlemi bitince de tek tek sehpalara koydular. Dinleyicilerin ve ayrıca kemancıların da önündeki sehpalarda şarap kadehi vardı şimdi. Kemancılar da bizim gibi şaraplarını yudumladılar ama bununla kalmayıp üzerine bolca konuştular da. Evet tahmin etmişsinizdir, şarabı yorumladıkları kadar, yudumladığımız şarapla birazdan dinleyeceğimiz eser arasında bağlantılar kurma yoluna gitti sanatçılarımız. Dégustation pour deux violons başlıklı konserin amacı belli olmuştu. Şarapların biri gitti, diğeri geldi ve bir saatlik konser süresince hem dinleyiciler hem de kemancılar dört ayrı şarap tadımı (dégustation) yapmış oldu. Peki bu şarap tadımlı sıra dışı konserde biz kemancılardan hangi eserleri dinledik? Jean-Marie Leclair’den Sonate pour deux violons sans basse, op. 3 no 1, Sergey Prokofyev’den Sonate pour deux violons en do majeur, op. 56, Luciano Berio’dan Duos pour deux violons (seçmeler), Béla Bartók’tan 44 duos pour deux violons, Sz. 98 (dördüncü defter).
 
Şarap tadımlı düo keman resitalinin ardından kalmıştı geriye bu kısa seyahatte katılacağım son konser. Rahip Gomidas’ın eserlerinin Ermeni müzisyenler tarafından yorumlanacağı konser iki yönden heyecanlandırıyordu beni. Hem Anadolu’nun yakın tarihinden çok trajik bir figür olan Rahip Gomidas’ın eserlerini ilk kez yurtdışındaki bir sahnede, dünyada isim yapmış önemli bir Ermeni topluluktan dinleyecek hem de Monte Carlo’nun efsanevi opera binası Opéra de Monte-Carlo’nun, mimarının adını taşıyan Salle Garnier adlı ikonik salonunda ilk kez bir konsere tanıklık edecektim. Ama akşamki bu konserden önce festival kapsamında yapılacak bir film gösterimi dikkatimi çekti. Cinéma des Beaux-Arts’da saat 5:30’da gösterileceği duyurulan filmin ismi Sayat Nova ve yönetmeni de Sergey Parajanov’du. Ermeni yönetmen Parajanov’un ismini daha önce duymamıştım. Öncesinde hızla yaptığım bir araştırmanın neticesinde ise hayretler içinde kaldım çünkü Parajanov otoriteler tarafından sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden, gösterilecek filmi ise bir başyapıt olarak değerlendiriliyordu. Beyazperdeyle öğrencilik yıllarımdan beri az çok ilgilenen biri olarak sinemanın bu önemli auteur yönetmeninin ismini bugüne kadar duymamış olmayı haneme önemli bir eksi olarak yazdım ama bu sayede tanışmayı da kazanım olarak saydım. Filmin asıl ismi ‘Narların Rengi’ olmasına rağmen, Sayat Nova diye de bilinmesinin nedeni, Ermenilerin 18. yüzyılda yaşamış ünlü gezgin halk ozanı (Ermenilerin deyişiyle ashugh yani aşığı) Sayat Nova’nın yaşamını konu almasıydı. Diyaloğa hemen hiç yer verilmeyen bu ‘sanat filmi’, Ermeni kültürünü yansıtan parlak, canlı renklerle yapılmış tabloların bir geçit resmi gibiydi.



 
‘Neden bir klasik müzik festivalinde bir Ermeni yönetmenin filmi gösteriliyor’ diye içinizden sormuş olabilirsiniz. Çünkü festivalde o haftasonu Ermeni teması işleniyordu ve ben de cumartesi günü bu temanın işlendiği iki etkinliğe denk gelmiştim. Asıl merakla beklediğim Ermeni temalı etkinlik ise Opéra de Monte-Carlo’nun Salle Garnier adlı ana salonunda yapılacak Gomidas ezgileri konseriydi (Salle Garnier’nin uzun ve renkli tarihini bu yazımda anlatmayacağım, bu kült yapıyı merak edenler bir önceki yazımı okuyabilirler). Soghomon Soghomonian veya daha iyi bilinen dinsel ismiyle Gomidas (ya da Komitas) 1869 ve 1935 yılları arasında yaşamış bir Ermeni rahip ve müzisyen. Yaşamı Ermeni tehciriyle de bağlantılı olarak maalesef trajik biçimde sonlanan bu olağanüstü yetenekli din adamı/bestecinin çalgısal-vokal eserlerini dünyada en fazla yorumlayan toplulukların başında ise Levon Eskenian’ın kurucusu ve sanat yönetmeni olduğu Ensemble Gurdjieff geliyor.
 
Minik bir oditoryum olmakla birlikte, baktıkça insanın üzerine doğru gelen son derece abartılı barok süslemelere sahip olmasıyla ünlenen Salle Garnier belki de bu süslemelerin verdiği avantajla sıcak ve zengin rezonanslı bir akustik ortama sahiptir. Sahnenin emniyet perdesinin önünde dizilen Ensemble Gurdjieff’in tümü Ermeni olan müzisyenleri verdikleri konserde sadece Gomidas değil, ayrıca ismini aldıkları Yunan-Ermeni asıllı efsanevi filozof ve besteci George Gurdjieff’in de eserlerinden bir seçki seslendirdi. Levon Eskenian konser boyunca sahnede değildi, o sadece konserin başında sahneye çıktı ve akıcı İngilizcesiyle bir açılış konuşması yaptıktan sonra sahneden ayrıldı. Konser için seçilen eserlerin biri dışında tümünün temposu oldukça ağırdı ve genel havaları da son derece melankolikti. Aralara daha hareketli tempolu eserler serpiştirilseydi veya program bir hızlı, bir yavaş biçiminde yürüseydi acaba çok daha heyecan verici ve dinleyicileri sahneye bağlayan bir program olur muydu diye düşünmeden edemedim. Fakat oditoryumu o akşam üçte ikisine yakın oranda dolduran izleyici kitlesini incelediğimde çoğunun Ermeni asıllı olduğunu tahmin ettiğimden (elbette bu sadece bir tahmin, festivalden bununla ilgili bir veri almadım ama hem Ermenilerin aynı Türkler gibi yüz hatlarından ayırt edilebildiği hem de Fransa’da kayda değer bir Ermeni nüfus yaşadığını bilmemden dolayı böyle bir tahmin yürüttüm), eser seçimindeki bu tercihin dinleyici kitlesi nezdinde çok da büyük bir sorun teşkil etmediği kanaatine vardım. Konser sonunda müzisyenlerin dinleyicilerden aldığı yoğun alkış ve tezahürat da izlenimimi doğruluyordu bence.


©Alain Hanel

 
©Alain Hanel

Konserin ardından Levon Eskenian ve gruptaki bazı müzisyenlerle tanıştım, İstanbul’dan gelen bir klasik müzik yazarı olduğumu da özellikle vurgulayarak. Tabii başta nasıl bir tepki alacağımı bilemediğimi itiraf etmeliyim. Hemen hepsi Ermenistan’dan gelmiş bu müzisyenlerin, tarihleri boyunca yetiştirdikleri en büyük müzisyenlerden birinin doğrudan değil dolaylı yoldan da olsa aklını yitirerek ölmesine neden olmuş bir milletin ferdine gösterecekleri tepkinin dozunun ne olacağını merak etmem kadar doğal bir şey olamazdı herhalde. Müzisyenlerin hemen hiçbiri İngilizce bilmediği için onlarla sağlıklı anlaşamadık ama hepsine İstanbul’dan gelen bir Türk klasik müzik yazarı olduğumu anlatabildiğimi sanıyorum. Asıl tanışmak ve kısa da olsa sohbet etmek istediğim kişi Levon Eskenian’dı ve çok iyi düzeyde İngilizce konuşabildiği için bu mümkün olabildi. Nazik, sıcakkanlı bir insan olduğunu gözlemlediğim Eskenian hem konseri açarken yaptığı konuşmada hem de konser sonrasında sergilediğini gördüğüm sakin doğasıyla dikkatimi çekmişti. Kısa sohbetimizde onu ve topluluğunu İstanbul’da da görmeyi arzuladığımı aktardım, o da davet gelirse memnuniyetle geliriz diye beni yanıtladı.
 
Levon Eskenian ve topluluğu Ensemble Gurdjieff’in Monte Carlo Bahar Festivali kapsamında 26 Mart Cumartesi akşamı izleme şansı bulduğum konseri, Türkiye ve Ermenistan arasında yıllardır süren gergin ortamın müziğin her zaman sihirli bulduğum iyileştirici gücüyle nasıl da yumuşatılabileceği konusunda beni yeni ilhamlarla doldurdu. Parçası olduğumuz Kafkasya coğrafyasının da, İsrailli ve Arap müzisyen gençleri yıllardır aynı çatı altında kaynaştıran, bölgede barışçıl gelecek inşa edilmesi için çalışan bir Daniel Barenboim’e ihtiyacı var, hem de acilen diye düşündüm…  
 
Serhan Bali
Monte Carlo

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20