SÖYLEŞİ

Michel Dalberto: Büyük bir sanatçı her daim gelişim içindedir

02.07.2022


Paylaş:

Yorumculuğu, geniş repertuvarı ve kariyeriyle dünya çapında istisnai bir müzisyen olan piyanist Michel Dalberto ile gerçekleştirdiğimiz bu keyifli söyleşiyi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.

 

İtalyan asıllı Fransız bir ailede dünyaya gelmiş. Kendisi 20. yüzyılın en önemli piyanistlerinden Vlado Perlemuter’in son öğrencilerinden biri. Henüz çok genç yaşta kazandığı Clara Haskil ve Leeds Piyano Yarışmaları ile solistlik kariyerine başlayan Dalberto; Eric Leinsdorf, Wolfgang Sawallisch, Sir Colin Davis gibi çok değerli şeflerle çalışma imkânı bulmuş. Birlikte oda müziği yaptığı müzisyenler arasında Renaud Capuçon, Vadim Repin, Ebène Kuartet, Gautier Capuçon, Barbara Hendricks ve Nathalie Stutzmann gibi pek çok isim yer alıyor. Gabriel Fauré’nin tüm piyanolu oda müziği eserlerini ve Franz Schubert’in ise piyano solo için olan tüm eserlerini kaydetmiş olan sanatçının diskografisinde Erato, Warner Classics, Diaposon d’Or imzalı pek çok kayıt mevcut. The making of a musician isimli 17 CD’lik albümü sanatçının Erato tarafından kaydedilen bütün yorumlarını bir arada sunuyor. Bana kalırsa, 2017 yılında yayınlanan Fauré albümü de bestecinin noktürnlerinin en iyi yorumlarından birini sunuyor.

 

Dalberto, 2011 yılından beri Paris Konservatuvarı’nda bir piyano sınıfına sahip. Bunun yanında düzenli olarak İtalya, Japonya, Kore gibi pek çok ülkede ustalık sınıfları veriyor. Müzisyenliğinin yanı sıra gurmeliğiyle de kendinden söz ettiren Dalberto, 20 yıldır Fransa’nın en önemli gastronomi kulüplerinden Club des Cents’ın üyesi.

 

Öncelikle yoğun programınıza rağmen bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizinle olan yazışmalarımızdan ve daha önceki sohbetlerimizden Türkiye’ye daha önce geldiğinizi, burada konser verdiğinizi biliyorum. Türkiye’yi nasıl buldunuz? Türkiye seyahatinize dair neler anımsıyorsunuz?

Genelde profesyonel bir amaçla, bir konser için yurt dışına seyahat ettiğimde, o ülkeyi turistik anlamda gezmeyi pek tercih etmiyorum. İşime konsantre olmak esas önceliğim oluyor. Ancak turist olarak Türkiye’yi birkaç kez ziyaret ettim. Dört yıl önce eşimin en yakın arkadaşlarından biri Foça’da evleniyordu. İlk olarak İstanbul’da birkaç gün geçirdikten sonra düğün için Foça’ya gittik. Düğünden sonra da birkaç gün tatil yapmak amacıyla burada kaldık ve gerçekten çok sevdik. Eşim Türkiye’ye bayılıyor. Özellikle sanatı ve tarihi çok ilgisini çekiyor. En yakın arkadaşlarından birçoğu da Türk. Bunun haricinde, çocukluğumda ailemle bir kez İstanbul’a gelmiştik. Türkiye’ye her gelişimde kendimi tarihin beşiğindeymiş gibi hissediyorum. Türkiye, medeniyet ve insanlık tarihi açısından kuşkusuz çok önemli bir yere sahip. Bu yüzden her seyahatimden gerçekten büyük bir zevk duyuyorum.

 

Henüz çok genç bir yaşta, Vlado Perlemuter gibi geçtiğimiz asrın en önemli müzisyenlerinden birinin öğrencisi oldunuz. Perlemuter nasıl bir pedagogdu? Kendisiyle nasıl bir ilişkiniz vardı?

Perlemuter kesinlikle eşsiz bir öğretmendi ve beni çok etkiledi. Kariyerim boyunca çok fazla öğretmenim olmadı, ancak ondan öğrendiklerim bugün bile hâlâ işime yarıyor. Vlado Perlemuter ile ilk kez tanışma fırsatı bulduğumda 12 yaşımdaydım. Daha konservatuvara girmemiştim. Beraber bir ders yapmak için beni annemle beraber evine kabul etti. Bir sene sonra ise konservatuvarı kazandım ve Perlemuter’in sınıfına kabul edildim. Tabii henüz o kadar küçük bir yaştaydım ki Perlemuter o dönemde 60’larında olmasına rağmen bana çok yaşlıymış gibi geliyordu. Bunun yanında ona karşı çok büyük bir hayranlık besliyordum. Ama o yaşlardayken çok yakın bir ilişkimiz yoktu hâliyle. 18-19 yaşlarına geldiğimde Perlemuter’i daha yakından tanımaya başladım. Ona sorular sormaya, olgun bir şekilde konuşabilmeye başladım. Küçükken bunları yapamıyordum. İlişkimizin kırılma noktası ben 19 yaşındayken yaşandı. Salzburg’taydık, kendisi festival kapsamında Mozarteum’da ustalık sınıfları veriyordu. Eşi, seyahatinde kendisine eşlik edememişti ve yalnızlıktan sıkılmış gibi bir hâli vardı. Bu yüzden öğrencisinin orada olmasına sevinmiş olacak ki benden öğle ve akşam yemeklerinde kendisine eşlik etmemi rica etti. Birlikte konserlere gittik. Briç oynamayı çok severdi. Ben de ona briç oynayabileceği birkaç kişi buldum. Akşamları hep beraber briç oynuyorlardı ve bundan çok memnun olmuştu. Salzburg’ta yaklaşık 10 günü beraber geçirdik ve bu sayede onu gerçekten tanıma, pek çok soru sorma fırsatım oldu. Gençliğine, Ravel ve Cortot gibi müzisyenlerle çalışmanın nasıl olduğuna dair pek çok şey anlattı bana.

 

20 yaşında Clara Haskil, 23 yaşında Leeds gibi prestijli uluslararası piyano yarışmalarından birincilikler aldınız. Bu dönem sizin açınızdan nasıl geçti? Pek çok yarışma jürisinde yer almış biri olarak yarışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğer bir yarışmaya katılıyorsanız, her zaman için temel olarak finale kalmayı, hatta birinciliği hedeflemelisiniz. Clara Haskil Piyano Yarışması’na 1975 yılında katıldım. Yarışmaya katılmadan iki-üç sene öncesine kadar elimde çok geniş bir repertuvar oluşmuştu. Özellikle konservatuvarda öğrenciyken Schubert, Mozart ve Beethoven’ın pek çok eserini çalışmıştım. Clara Haskil için gereken program da tam olarak bunlardan oluşuyordu. Bu sebeple, bu yarışmaya katılmanın mantıklı olacağını düşünmüştüm. O yıllarda Fransa’da bir organizasyon vardı, hâlâ var mı emin değilim. Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan bu organizasyon, uluslararası yarışmalara katılan gençlere finansal destek sunuyordu. Clara Haskil Yarışması’nda birinci olmamın ardından bu organizasyon bana ulaştı ve Teksas’ta gerçekleşen Uluslararası Van-Cliburn Piyano Yarışması’na katılmam için finansal destek sunmayı teklif etti. Ben de seve seve kabul ettim zira o yıllarda öyle bir seyahati gerçekleştirmek bir hayli pahalıydı. Bu yarışmada birinci olamadım, ancak dördüncülük kazandım. Fransa’ya dönüşümde ise Uluslararası Leeds Piyano Yarışması’na hazırlanmayı düşündüm. Bu yarışmanın son derece prestijli olması; o güne kadar Radu Lupu, Murray Perahia gibi isimlerin bu yarışmadan derece alan piyanistler arasında olmaları bu kararımı büyük ölçüde etkiledi. Bu yarışmadan birincilikle dönmem benim için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi.

 

Yarışmaların genç müzisyenler açısından motive edici bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bir hedef belirlemek ve repertuvar oluşturmak adına yarışmaların ciddi bir faydası var. Ancak uluslararası bir yarışma, kimseye “yetenek” sunmaz. Genelde şahit olduğum şey, bir jürinin sadece yarışma anında duyduğuna istinaden karar verdiği oluyor. Bence jüri üyesiyken zor ama önemli olan, o an orada olandan fazlasını duymaya çalışmak. Yani adayın gelişimini ve potansiyelini de değerlendirmeye çalışmak. Günümüzde maalesef çoğu yarışmada, elindeki programı çok iyi öğrenmiş ve çok iyi çalabilen gençler ödüllendiriliyor. Ancak bu gençler konser kariyeri yapmaya başladıkları zaman genellikle iyi çalmalarının haricinde çok etkileyici, harika bir çalışları olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi de bir gelişme potansiyeline sahip olmamaları, ya da bu potansiyeli kullanamamaları. Bu yüzden de çoğu yarışmayı kazanan ve yıldızı kısa sürede parlayan genç müzisyen, çok uzun bir zaman geçmeden unutuluyor. Genç bir müzisyendeki gelişim potansiyeli, bana göre en temel unsur. Bir sanatçının büyüklüğünün, elindeki yeteneği geliştirebilmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Büyük bir sanatçı her daim gelişim içindedir.
 


Fotoğraf, Philippe Raibaud


İyi bir piyanistin her döneme veya her besteciye ait eseri aynı kalitede icra etmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Bir piyanistin icrasında bazı eserlere veya bestecilere dair kişisel bağlar, yatkınlıklar olması sizin için ne ifade ediyor?

Mesela bu konu uluslararası yarışmalardaki en büyük problemlerden biri. Yarışmalardaki mantığa baktığımızda, adayın hem Bach’ın bir prelüd füg’ünü hem Beethoven’ın bir sonatını; hem Chopin’in bir baladını hem Ravel’in Gaspard de la nuit’sini veya Prokofyev’in bir sonatını aynı nitelikte icra edebiliyor olması gerekiyor. Ben her repertuvarı aynı derecede “iyi” icra edebilecek bir müzisyen olabileceğine inanmıyorum. Her müzisyenin kendini daha yatkın, daha rahat hissettiği bir repertuvar vardır. Bu da tamamen müzisyenle ve müzik arasındaki diyalogla ilgili. Tabii ki iyi bir müzisyen, hiçbir zaman herhangi bir besteciyi veya eseri “kötü” çalmaz. Belki de diğer icralarına nazaran sadece biraz daha “az iyi” çalar. Kendi adıma, gençlik yıllarımda Schubert’in eserlerini yeni çalışmaya başladığımdan beri, onunla aramda farklı bir diyalog var. Onun müziğini daha kolay anlayabiliyorum. Aynı şekilde Liszt, eserlerini sıklıkla seslendirdiğim ve üslubuna hâkim olduğum bir besteci. Bunun yanında çok takdir ettiğim, dinlemeyi çok sevdiğim ancak aramda iyi bir iletişim olmayan besteciler de var. Mesela oldum olası Chopin’in eserlerini seslendirmekten imtina ederim çünkü Chopin icralarımın çok ilgi çekici duyulduğunu hissetmiyorum. Fakat iyi bir Chopin icrası dinlemek bana ayrı bir tat, ayrı bir keyif verir. Keza Bartók, dinlemeyi çok severim ama çalmayı tercih etmem.

 

Fauré’nin müziğine de özel bir yakınlık duyduğunuzu biliyoruz. Biraz bundan da bahseder misiniz?

Konservatuvardaki öğrencilik yıllarımda Fauré’nin müziğini hiç sevmezdim. Hatta nefret ederdim dersem yanlış olmaz sanırım. Fauré’nin müziğini daha iyi anlamaya başlamam oda müziği öğretmenim Jean Hubeau sayesinde oldu. Jean Hubeau, Fauré’nin eserlerine çok hakimdi, zaten hepsini de kaydetmişti. Ancak, Fauré’nin müziğinin güzelliğine beni ikna eden ve bu müziği gerçekten sevmemi sağlayan kişi, İsviçre’de yaşadığım dönemde tanıştığım bir tenordu. Adı bende saklı. Kendisiyle arkadaşlarımızın verdiği pek çok müzikli davette bir araya geldik. Notalarını alıp gelir, bana bir bakıma deşifre yaptırırdı. Bunlardan çoğu da Fauré’nin Mélodie’leri olurdu. Bu müziği yakından tanımaya başlayınca Fauré’ye bakış açım tamamen değişti. Fauré’yi gerçekten çok etkileyici buluyorum. Tıpkı 19. yüzyılın ikinci döneminde yaşamış diğer pek çok Fransız müzisyen gibi. Ravel, Debussy, Duparc, Chausson… Bunun haricinde Fauré ve Ravel’i ele alırsak, aslında ikisi arasında çok büyük farklılıklar yok. Ravel, Fauré’nin kompozisyon öğrencisiydi. Ravel’in müziğinde yer yer Fauré’nin tesirini görmemiz bu anlamda çok normal. Özellikle gençlik dönemine ait eserlerinde. Tabii ki Ravel, yüzünü daha ileriye dönmüş bir besteci. Fauré, Ravel ve Debussy’nin aksine müzikte İzlenimcilik akımına ilgi duymamış. Bunda tabii Fauré’nin daha yaşlı olmasının, bir bakıma daha eski bir anlayışı temsil etmesinin de etkisi var. Onun esas ilgilendiği, her zaman için eserin yapısı ve formu olmuş. Fauré, bir eseri ele alırken her zaman için ilk olarak armoniyi düşünmüş. Başlangıçta “dikey” bir düşüncesi varmış. Zaman geçtikçe polifoniye daha fazla ilgi duymaya başlamış ve düşüncesi daha “yatay” hâle gelmiş. Bu, Fauré’nin müziğindeki en önemli gelişimlerdendir. Fauré’nin son yıllarında yaşadığı bir işitme problemi olduğunu biliyoruz. Ancak bu sorun sıradan bir durum değilmiş. Sadece kalın ve ince sesleri tam olarak duyamıyormuş. Yani çoğu zaman kalın sesleri olduğundan daha kalın, inceleri ise olduğundan daha ince duyuyormuş. Bu sebeple bazı sesleri ve aralıkları doğru olarak duyamıyormuş. Müziği doğru duyabilmesi için orta oktavlarda çalması gerekiyormuş. Fauré’nin son dönem piyano eserlerine baktığımızda (son noktürnler, son barkaroller vs.) piyano klavyesinin sıklıkla orta kısımlarını kullandığını görüyoruz. Yani çok ince ve çok kalın sesleri pek kullanmıyor. Bunu bana Perlemuter anlatmıştı. Fauré’nin yaşlılığında işitme sorunları yaşadığı bilinir ama bu özel durumu pek bilinmez. 

 

Müzisyenliğinizin dışında gastronomiye büyük bir ilgi duyuyorsunuz. Hatta bu ilginizi profesyonel bir seviyeye taşıyıp gurme olmuşsunuz. Gastronomiye karşı ilginiz nasıl başladı?

Gastronomiye olan ilgimin büyük bir çoğunluğunu aileme borçluyum. Annem çok iyi yemek yapardı, babam ise yemek yapmaya bayılırdı. (Gülüyor…) Çocukluğumu güzel yemekler pişen bir evde geçirmem damak tadımın gelişmesi açısından bir şanstı. Gastronomiye gerçekten ilgi duymaya ve önemli restoranlara gitmeye 17 yaşımda, konservatuvarda ilk birincilik ödülümü (Premier Prix) kazandıktan sonra başladım. Annem ve babam bu ödülü kazandığım için çok memnundular. Bana hediye olarak ne istediğimi sordular. Ben de Paris’in şık, büyük restoranlarından birinde onlarla birlikte bir akşam yemeğine çıkmak istediğimi söyledim. Böylece bir akşam, o dönemin en ünlü restoranlarından Lasserre’de akşam yemeği yedik. Sonradan bu bir aile ritüeli hâline geldi. Gastronomiye, özellikle Fransız geleneksel gastronomisine duyduğum ilgi yavaş yavaş gelişmeye başladı. Bunun haricinde seyahatlerimde de pek çok farklı ülkenin mutfağını keşfedip çok beğendim. Çin ve İtalyan mutfağı benim en sevdiklerimden. Türk mutfağını da çok beğendim. Özellikle bazı Türk şarapların olağanüstü bulduğumu söylemem gerekir.

 

Sahip olduğunuz ve etkisini gördüğünüzü düşündüğünüz bir çalışma rutininiz var mı? Verimli bir çalışma sizin için ne ifade eder?

Geçmişten beri sahip olduğum tek çalışma rutinim, piyanonun başında en az süreyi harcayarak çalışmak. Zihinde yapılan düşünsel çalışmanın piyano başında yapılan çalışmadan her zaman için daha etkili olduğunu düşünmüşümdür. Tabii bu durum çoğunlukla piyanistler için böyle. Mesela bir kemancı ya da viyolonselci olsaydım böyle konuşabilir miydim, bilmiyorum. Piyano, doğru notayı bulmak veya entonasyon gibi problemlerin yaşandığı bir enstrüman değil. Halbuki, özellikle yaylı enstrümanlarda, enstrümanı çalmaya başlamadan notaların yerlerini doğru öğrenmeniz epeyce bir vaktinizi alıyor. Üstelik burada söz konusu olan mesafe milimetrik bir mesafe. Bunun yanında piyanoda bütün sesler hâlihazırda önümüzde dizilmiş olduğu için, örneğin Do notasını bulmak gibi bir kaygımız yok. Yani piyano, başlangıçta öğrenmesi nispeten daha basit bir enstrüman. Ancak bu ilk aşamadan sonra işin gerçek zorluğu başlıyor, o da iki elin birbirinden bağımsızlığını elde edebilmek. Bazı piyanistler sol elin eşliği, sağ elin ise melodiyi sunduğu gibi yanlış bir genellemeyi kabul etmiş durumdalar. Halbuki gerek sol elin gerek sağ elin aynı ifade ve teknik becerisine sahip olması, bir piyanistin başlıca niteliklerinden biri olmalı. Tabii ki yaptığımız iş fiziksel boyutu yüksek bir iş. Uzun bir süre çalışmaya ara verdikten sonra elimizin gitmemesi veya bir eseri unutmuş olmamız zaten işin bu fiziksel boyutuyla ilgili. İşin bu fiziksel boyutu göz önüne alınınca düzenli bir çalışma temposu içinde olmamız ve piyano başında belli bir mesai harcamamız bu işin temelini oluşturuyor. Ancak bahsetmeye çalıştığım entelektüel boyuttaki “mental” çalışma, 24 saat boyunca yapılabilecek bir çalışma. Bu da temelin üstüne eklenecek yapıyı oluşturuyor. Mesela, uyurken beynimiz çalışmaya devam ediyor. Bizler yaptığımız işi o derece içselleştirmeliyiz ki uykumuzda dahi beynimiz, çalıştığımız eserde sorun yaşadığımız belirli bir pasaj için çözüm önerileri düşünebilsin. Yeni çalışmaya başladığım eserlerde zorlandığım bazı pasajların, aradan birkaç gün geçtikten sonra kendiliğinden daha rahat gelmeye başladığına sıkça şahit olmuşumdur. Tabii ki zorluk bir anda kendi kendine yok olmuyor, ama iki gün öncesine göre daha kolay gelmeye başlıyor. Bunun esas sebebi de fiziksel çalışmanın yanında aradaki sürelerde farkında olmadan yoğun bir şekilde yapılan o düşünsel çalışma. Bu çalışmanın gerçekten işlevsel olması için de gerçekten çok iyi içselleştirilmiş olması gerekiyor. Mesela şu anda sizinle konuşuyorum ama beynimin bir yerinde farkında olmadan bu dönemde çalıştığım eserler üzerinde düşünüyorum.
 


Konserlerinizde veya kayıtlarınızda kullanacağınız piyanoları seçerken nelere dikkat edersiniz?

İdeal olarak farklı markalara ait piyanoları deneyip bu enstrümanlar arasından seçim yapmayı tercih ederim. Farklı sesler, renkler, olanaklar sunan enstrümanlar arasından seçim yapabilmek her zaman için daha ilgi çekicidir. Günümüzde dünyanın neresine gidersek gidelim, büyük konser salonları çoğunlukla Steinway’i tercih ediyor. Bu dediğim Steinway’e yönelik bir şey değil, Steinway’in ne kadar iyi piyanolar ürettiğini asla tartışmıyorum. Ancak sürekli aynı sonoriteyi duymamızın doğru olduğunu da düşünmüyorum. Mesela Debussy, Ravel, Fauré ve Franck’ın eserlerini kaydettiğim dört CD’den oluşan albümümü kaydederken dört farklı piyano kullandım. Bunu yaparken amacım birbirinden tamamen farklı dört sonorite elde edebilmekti. Debussy kaydı için Fazioli, Fauré için Bechstein, Franck için Bösendorfer, Ravel için ise Steinway marka piyano tercih ettim. Piyano seçimi bir yerde çok kişisel bir tercih. Benim en sevdiğim piyanistlerden biri olan Pletnev de sıklıkla Kawai marka piyano tercih ediyor mesela.

 

Bu keyifli söyleşi için ve bizlere sizi daha yakından tanıma fırsatı sunduğunuz için çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Ülkenizle uzun bir aradan sonra bu vesileyle yeniden iletişim kurmak benim için de çok keyifli oldu. Gelecekte farklı projelerde de sizlerle bir arada olmak dileğiyle…

 

Röportaj ve Fransızcadan çeviri: Can Erkekli

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20