
05.06.2025

“Bu albümü kaydetmek, Schubert’in mitolojik şarkılarını sadece bir araya getirmek değil; mitos, şiir ve insan psikolojisinin Schubert’in müziği aracılığıyla keşfi anlamına geliyor.” ifadesinde bulunan bariton Kartal Karagedik’in piyanist Helmut Deutsch ile birlikte kaydettikleri, Prima Classics etiketiyle yayımlanan Prometheus – Schubert adlı albümü müzikseverlerle buluştu. Kartal Karagedik ile albüme dair keyifli bir söyleşi yaptık.
Franz Schubert’in mitolojik temalı lied’leri, onun romantik duyarlılığı ile antik dünyanın trajik anlatıları arasında nasıl bir köprü kuruyor? Bu albüm, Schubert’in mitolojiyi müzikle nasıl işlediğini göstermesi açısından nasıl bir bütünlük sunuyor?
Bence bu albüm, Schubert’in mitolojiyi müziğine nasıl ustalıkla işlediğini zengin ve bütünlüklü bir şekilde gösteriyor. 21 şarkıyla, onun mitolojik temalara olan ilgisinin özünü yakalıyor ki toplamda 30’dan biraz fazla beste yapmış bu konuyla ilgili. Schubert’in derin duyarlılığı, bu kadim hikâyelerin özünü çıkarıp, sadece üç-beş dakikalık şarkılarda koca bir dünya kurmasına imkân tanıyor. Bu küçük başyapıtlarla, nesiller boyu yankılanan zamansız temalara dokunuyor.
Albümdeki lied metinleri Goethe, Schiller, Gerstenberg ve La Fontaine gibi büyük edebiyatçılardan geliyor. Schubert, onların şiirlerine nasıl yaklaşmış? Her biri mitolojik anlatıları farklı bir bakış açısıyla işlerken, Schubert’in müziği bu anlatıları nasıl birleştiriyor?
Bence Schubert’in mitolojik lied’lere yaklaşımı, genel olarak besteciliğindeki temel prensipleriyle aynı. Metne derin bir saygı duyuyor -belli ki çok seviyor- ve sonra onu hayata geçirmek için muazzam derecede geniş müzikal araçlarından en doğru olanları seçiyor. Çeşitliliği gerçekten inanılmaz.
Bu albümü dinleyen hiç kimse, lied’lerin birbirine benzediğini söyleyemez; çeşitlilik baş döndürücü. Bazen armoniyi ön plana çıkarıyor, bazen metindeki doğa betimlemelerini müzikle yansıtıyor, bazen yapıyı belirleyen bir tekrar kullanıyor, bazen de doku ve ritmi tamamen anlatıyı güçlendirmek için şekillendiriyor. Kendini asla tekrar etmiyor ve bu gerçekten inanılmaz bir şey.

Kartal Karagedik ©️ S. Triacca
Beethoven’in kahramansı Prometheus’un Yaratıkları balesinden Liszt’in dramatik senfonik şiirine, Skryabin’in renk ve müziği birleştiren Ateş Şiiri’nden Orff’un antik Yunanca sahne eserine ve Fauré’nin teatral yaklaşımına kadar Prometheus miti, klasik müzikte çok farklı biçimlerde ele alındı. Sizce Schubert’in Prometheus’u hangi yönleriyle diğer bestecilerin yorumlarından ayrışıyor?
Bence cevabı zaten sorunun içinde bulabiliriz. Bahsettiğiniz diğer eserler, senfonik şiirler ve büyük orkestra parçaları, Prometheus’u güçlü, görkemli bir figür olarak anlatıyor. Mesela Skryabin, Prometheus’u bir peygamber ya da mesih gibi görmüştü. Ama Schubert tam tersine, oda müziği formundaki bir lied ile Prometheus’un iç dünyasına odaklandı. Hatta “konuşma” derken bunu gerçekten kastediyorum, çünkü şarkı bir recitativo ile, yani konuşmaya yakın bir anlatımla başlıyor.
Schubert, Goethe’nin ünlü şiirini bestelemişti ki bu metin, Almanca konuşan herkesin uzun yıllar ezberleyip seslendirdiği bir şiirdi. Bu yüzden şarkı, Prometheus’u çok daha insani bir şekilde gösteriyor. O bir titan olsa da üzülüyor, korkuyor, hayal kırıklığı yaşıyor. Yani aslında bizim gibi. Ama bu şarkının başka bir yönü daha var: Schubert’in kendi hayatıyla ilgili olan, çok kişisel bir tarafı. Babasıyla olan ilişkisi, pek çok kişinin anlattığına göre sert, hatta baskıcı bir adamdı, bu ilişki şarkıya bambaşka bir anlam katıyor. Şarkının girişindeki güçlü akorlar, âdeta omuzlara binen bir ağırlık gibi. Belki de Schubert’in çocukken hissettiği baskının bir yansıması. Ve Goethe’nin dizelerindeki “çocukken yukarı baktığımda” kısmı var ya, işte o an müzik öyle bir hâle geliyor ki dinleyenin tüyleri diken diken oluyor. Burada Zeus açıkça baba figürü; otoriter, baskıcı bir güç. Ve Prometheus’un ona karşı çıkışı sadece mitolojik bir isyan değil, aynı zamanda çok insani, çok kişisel bir başkaldırı.

Kartal Karagedik ve Helmut Deutsch ©️ Alexandre de Terwangne
Schiller’in Die Götter Griechenlands şiiri, Antik Yunan tanrılarının kayboluşuna dair bir nostaljiyi anlatıyor. Schubert’in bu metni bestelemesi, müziğin yalnızca duyguları değil, aynı zamanda mitolojik bir kaybı da yansıttığı anlamına mı gelir? Sizce Schubert, müziğinde bu mitolojik altın çağın yitimi hissini nasıl yaratıyor? Modern dinleyici için bu eserin anlamı nedir?
Daha ilk notalardan itibaren kayıp duygusu hissediliyor. Piyanonun özlem dolu melodisi iki kez tekrarlanıyor ve ardından o sonsuz soru geliyor: Güzel dünya, neredesin? Kime sorulduğu belli olmayan, cevapsız bir soru… Ama kahraman, yani şarkıyı söyleyen kişi, aynı soruyu tekrar tekrar yineliyor: Neredesin? Neredesin? Bu basit ama derin tekrar, özlem duygusunu müthiş bir şekilde yansıtıyor.
Özellikle Schiller için antik dünya, modern çağın fazla akılcı yapısına karşı bir tür sığınak, bir ütopyaydı. Schubert, bubüyük şiirin sadece bir dizesini bestelemiş olsa da özünü çok iyi yakalıyor: Antik dünyanın büyülü yapısı kaybolduğundan beri insanlık, ruhunun ve hayret duygusunun bir parçasını kaybetti.
Albüm üzerine çalışırken bu his için özel bir kelime olduğunu keşfettim: Anemoia. Hiç yaşamadığın ama yine de özlem duyduğun bir zaman ve mekâna duyulan derin nostalji. Bence çoğumuz bu duyguyu çok iyi biliyoruz. Belki hepimiz içimizde bir “altın çağ” taşıyoruz, geri dönmek istediğimiz anlar var. Kimileri gençliğinde ya da geçmişte bir noktada bu altın çağı gerçekten yaşamıştır. Ama şu soru -güzel dünya nerede?- hepimize tanıdık geliyor. Ve ne kadar istesek de, ona asla tam olarak ulaşamıyoruz.

Kartal Karagedik ©️ M. Chabounia
Schubert’in Ganymed lied’i, Goethe’nin şiirinden yola çıkarak Yunan mitolojisindeki Ganymed’in Zeus tarafından Olimpos’a yükseltilişini anlatıyor. Bu eser, sadece bir mitolojik hikâyeyi değil, aynı zamanda insanın doğayla ve tanrısallıkla kurduğu duygusal bağları da yansıtıyor. Sizce Schubert’in bu bestesi, Ganymed’in mitolojik dönüşümünü nasıl bir müzikal anlatı aracılığıyla sunuyor?
Ganymed şiirinde, doğayı hayranlıkla izleyen ve Zeus’a teslim olan basit bir çoban çocuğu anlatılır. Ganymede’in güzelliğinden etkilenen Zeus, onu Olympos’a getirir ve tanrılara şarap sunmasını ister. Belirgin homoerotik çağrışımlara rağmen, bu şiir, Prometheus’un günahkârlığını daha sindirilebilir bir karşı-narratifle yumuşatarak Tanrıya gönüllü bir teslimiyeti konu alır.
Schubert, bu şiiri ilk olarak Ganymede’in güzel, mutlu gençliğini, herkes tarafından sevilen ve doğayla bütünleşen bir figür olarak tasvir eder. Bu kısmı, biraz yavaş (Etwas langsam) bir tempoda ve yumuşak, parlak ancak düz bir tonda besteler. Eser ilerledikçe, Schubert, Ganymede’in beklenmedik yüksekliklere yükselmesini, bir dönüşüm sürecini anlatır. Bu değişim, tempo değişikliği ve modülasyonla vurgulanır, böylece büyüyen bir heyecan hissi yaratılır. Özellikle “Ich komme” kısmında, bu geçiş büyük bir ifade gücü taşır. Bu an, müzikal olarak bir duo performansı için oldukça özel bir geçiştir, çünkü her iki müzisyen de birlikte nefes almalı ve hızlanmaya başlamak için doğru anı hissetmelidir. Bu, eserin derin bir şekilde ifadeli ve dinamik bir bölümü olarak öne çıkar.
Schubert’in An Schwager Kronos lied’inde, Kronos’un zamanın ve kaderin simgesi olarak ele alınması, müzikal olarak nasıl yansıtılmıştır? Kronos’un kendi oğlu tarafından tahtından edilmesinin ve zamanın sürekli akışının, müziğin yapısı, armonik seçimler ve vokal ifadeyle nasıl dramatize edildiğini düşünüyorsunuz?
Goethe, gençliğinde Klopstock adlı bir şairin büyük hayranıydı. Yıllar sonra, Klopstock yaşlandığında, Goethe onunla birlikte Frankfurt’tan Darmstadt’a uzun bir at arabası yolculuğuna çıktı. Ancak bu yolculuk sırasında Klopstock’u yüzeysel ve hayal kırıklığı yaratan biri olarak buldu; bu şiiri de o yolculuktan hemen sonra yazdı.
Şiirde anlatıcı bir yolcudur ve arabayı süren ise bizzat Kronos’tur, yani zamanın kendisi. Schubert, bu yolculuğu müziğinde, durmaksızın akan 6/8’lik Perpetuum mobile ile betimler. Sürekli hareket eden bu ritim, zamanın durdurulamaz akışını simgeler. Ancak Schubert’in ustalığı, bu kesintisiz devinim içinde hayatın farklı evrelerini anlatabilmesinde yatar: Gençliğin coşkusu, varoluşun zirvesine ulaşma anı -kısa bir süre için bile olsa insanın kendini ölümsüz hissedebileceği bir doruk noktası- ve ardından hemen başlayan kaçınılmaz düşüş, sona doğru gidiş.
Eserin güçlü finalinde Schubert, kader kavramını ürkütücü olmaktan çıkarıp heyecan verici bir hâle dönüştürür. Goethe’nin şiiri, zamanın geçişine ağıt yakmaz; aksine, onu kucaklar. Umutsuzluk hissi verebilecek bir temayı, kaderin coşkuyla kabul edilişine çevirir. Bu duygu, eserin sonunda piyanoda duyulan zafer dolu korno fanfarlarıyla yankılanır. Ancak bu fanfarlar bir başlangıcı değil, yeraltı dünyasının kapılarına varışı simgeler -yani, ölümü.
Kartal Karagedik ve Helmut Deutsch, CRR, İstanbul
Orestes’in trajedisi, mitolojide işlenen en güçlü kefaret anlatılarından biridir. Schubert’in Der entsühnte Orest lied’inde bu kefaretin duygusal ağırlığını nasıl duyumsuyoruz?
Psikolojik açıdan bakıldığında, Orestes’in hikâyesi neredeyse nesiller boyu aktarılan bir travma örneğidir. Her şey, onun büyük büyük büyükbabası Tantalos’un tanrılara karşı işlediği bir suçla başlar. Tantalos, tanrıları sınamak için onlara kendi oğlunu omzunu pişirip sunar ve bu korkunç eylem nedeniyle ebedi bir cezaya mahkûm edilir.
Onun cezası, Styx Nehri’nin kollarından biri olan yeraltındaki bir gölde, boynuna kadar suyun içinde durmaktır. Ancak ne zaman susuzluğunu gidermek için eğilse, su geri çekilir; ne zaman açlığını bastırmak için yukarı uzansa, dallardaki meyveler rüzgârla uzaklaşır. Sonsuz açlık ve susuzluk içinde, hiçbir zaman doyuma ulaşamayacağı bir işkenceyi yaşar. Bu, sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir cezadır: Her şey gözünün önündedir ama asla ulaşamayacağı bir uzaklıktadır.
Bu lanet, soyundan gelenleri de etkiler ve nesiller boyunca aktarılır. Atalarının günahlarının gölgesi, Agamemnon’a kadar uzanır. Agamemnon, Truva Savaşı’na gitmek için kızı İphigenia’yı kurban eder ve döndüğünde karısı Klytaimnestra tarafından öldürülür. Orestes ise kaderin getirdiği yükle annesini öldürmek zorunda kalır. Bu korkunç eylem, ona hem büyük acılar hem de derin bir suçluluk duygusu yaşatır.
Ancak mitin sonunda, Orestes sadece kişisel bir hesaplaşmanın değil tüm bir soyun lanetini kaldıran kişi olur. Schubert’in bu şarkısında onu artık lanetli bir çocuk olarak değil, ülkesine kral olarak dönen biri olarak işitiyoruz. Bu, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil, aynı zamanda kaderi kırmanın ve geçmişin zincirlerinden kurtulmanın hikâyesidir.
Bu şarkıda piyano suyu -özellikle de Orestes’in memleketi Mykene’ye kral olarak dönerken etrafını saran denizi- temsil ediyor. Schubert’in suyun müzikal tasvirini sanatsal amacına göre nasıl şekillendirdiği gerçekten inanılmaz.
Şarkının başında her şey net, aydınlık ve sakin. Do Majör tonunda başlıyor, burada Orestes bilge ve kendinden emin bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Büyük acılar yaşamış ama yine de dimdik ayakta duran biri. Fakat içindeki kefaret duygusu hâlâ dayanılmaz bir ağırlık taşıyor. Diana’ya yalvarıyor: Onun canını alsın ve ona sonsuz huzuru versin.
Efsaneye göre ölüm yerine, Argos ve Sparta’da 70 yıl süren barışçıl bir yönetimle ödüllendiriliyor. Ama gerçekten huzuru buluyor mu? İşte bu, cevabı açık bir soru.

Kartal Karagedik ©️ M. Chabounia
Gerstenberg’in şiiri, mitolojik anlatıyı ne kadar bireysel bir iç monolog gibi sunuyor? Hippolytos’un sesi, Schubert’in müziğinde nasıl duyuluyor?
Gerstenberg’in şiiri, mitolojik anlatıyı bireysel bir iç monolog olarak sunmada oldukça etkileyici. Hippolytos’un sesi, burada bir kahraman anlatısından ziyade, iç dünyasında sıkışmış bir insanın sesi olarak duyuluyor. Onun kaderine isyanı, tutkusu ve çıkışsızlığı, şiirde bireysel bir trajedi olarak öne çıkıyor.
Schubert’in müziği, Hippolytos’un ruh hâlini, sürekli tekrarlanan ve neredeyse saplantılı bir motifle betimliyor. Eserde duyulan sekizlik notalar ve inatçı mordent süslemeleri, Hippolytos’un hem zihinsel hem de duygusal olarak bir labirent içinde dolanıp durduğunu hissettiriyor. Bu yapıyla Schubert, Hippolytos’un yasak âşkının umutsuzluğunu ve takıntılı doğasını müziğe yansıtıyor. Minör tonda ilerleyen şarkı, diğer Schubert lied’lerinde sıkça görülen majör bir anahtara açılma rahatlığını sunmuyor, bu da eserin tamamen trajik havasını pekiştiriyor.
Hippolytos’un sesi, Schubert’in müziğinde neredeyse çaresizce kendi içine dönen, kaçış yolu bulamayan bir figür olarak duyuluyor. Winterreise’nin Der Leiermann şarkısındaki döngüsel harekete benzer bir şekilde, burada da bir çıkışsızlık duygusu var; ancak bu, birebir aynı anlatım değil, Schubert’in her şarkısında özgün bir dil yaratma yeteneğinin bir yansıması.
Atlas lied’inde, evreni omuzlarında taşıyan Titan’ın yükü ve âşk acısı teması nasıl birleştirildi? Müzikal olarak bu ikiliği yansıtmak için hangi teknikleri kullandınız?
Atlas, Yunan mitolojisinde ünlü bir figür olsa da, Heine onu farklı bir şekilde tasvir ediyor. Heine’de Atlas, tanrıların ona yüklediği fiziksel yükten çok, kendi yerine getiremediği arzularının ve kayıplarının acısıyla boğuşan bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Müzikal olarak, bu acı ve yük her yönden hissediliyor. Piyanonun düşük tınıları, güçlü ve kesintisiz ritmiyle sürekli aşağıya inen bir melodi, Atlas’ın içsel sıkıntısını yansıtıyor. Başlangıçtaki tremololar, sanki aşırı zorlanmış ve tükenmiş kasların titremesi gibi hissediliyor. Ancak eserin ortasında piyano birden değişiyor, neredeyse alaycı bir hâl alıyor. Bu noktada acı, öz eleştiri ve öz saldırganlıkla birleşiyor. Atlas artık sadece kaderin kurbanı değil; aynı zamanda kendi seçimlerinin yükünü taşıyan insani bir figür hâline geliyor. Schubert, bu duyguyu büyük bir yapıt yerine, insani bir duygusal geçişle müziğe aktarıyor.

Kartal Karagedik ve Helmut Deutsch ©️ Alexandre de Terwangne
Dünya çapında saygın bir lied uzmanı olan Helmut Deutsch ile çalışmak, müzikal anlatım açısından nasıl bir deneyim oldu? Albüm süresince sanatsal yorumunuzu şekillendirme sürecine onun katkıları nelerdi? Şarkıların dramatik derinliğini ve duygusal nüanslarını ortaya çıkarırken nasıl bir iş birliği yürüttünüz?
Helmut Deutsch’un kayıtlarıyla ilk kez üniversite yıllarımda tanıştım. O zamanlar dijital platformlar yoktu, kütüphaneden CD ödünç alır ve tekrar tekrar dinlerdim. Onun eşlik ettiği şarkıları dinlerken fark ettiğim en önemli şey, piyanonun sadece bir eşlik aracı olmadığı, başlı başına bir hikâye anlatıcısı olduğuydu.
Yıllar sonra ortak bir arkadaşımız aracılığıyla Helmut’la tanıştım. Ona şarkı söyledim ve aramızda hemen bir bağ oluştu. Bir keresinde “Müzik yapmak, âşık olmak gibidir” demişti. Gerçekten de öyle, ya en başından uyum sağlarsınız ya da sağlamazsınız. Bu yüzden albüm kaydına geçmeden önce birlikte verdiğimiz iki konser çok kritikti. Konser sırasında anlatım içgüdüsel ve doğal bir akışla ilerlerken, kayıtlarda her şeyin kusursuz olması gerekiyordu. Albümün bir lied döngüsü gibi hissettirmesi için her detayı titizlikle planladık: Hangi gün hangi şarkıyı kaydedeceğimizden, parçaların sıralamasına kadar her şeyi.
Avusturya’nın Hohenems kentinde dört gün boyunca, günde 6-7 saat süren yoğun kayıt seansları yaptık. Şarkıların sadece tek tek değil, bir bütün olarak da uyum içinde olması önemliydi. Hikâyelerin birbiriyle bağlantısı, tonal geçişlerin akıcılığı, bunların hepsi büyük bir özen gerektiriyordu.
Schubert’in belki de gece yarısı, loş bir mum ışığında eklediği her nüansı kaçırmamak için inanılmaz bir titizlikle çalıştık. Saatler süren provalar, en doğru ifadeyi ve rengi bulmak için tekrar tekrar denemeler… Edisyonlardaki hataları tespit edebilmek için Schubert’in el yazmalarını tek tek incelediğimiz geceler hâlâ aklımda. Ve tabii ki unutulmaz bir sahne: Helmut’un evinde, albümde yer alan 21 şarkının notalarını salonun zeminine yayarak bir yapboz gibi dizmesi. Hem anlatım hem de tonal akış açısından en doğru sıralamayı bulmak için defalarca denemeler yaptık.
Bu süreç sadece bir albüm kaydı değil, Schubert’in dünyasına açılan bir kapıydı. Onun müziğini en doğru şekilde anlatabilmek için çıktığımız uzun bir yolculuktu.
Prometheus albümünizle dinleyiciye iletmeyi amaçladığınız ana mesaj veya duygusal izlenim nedir? Albümün bitiminde dinleyicinin hangi düşünce veya hislerle ayrılmasını umuyorsunuz?
Bu albüm yalnızca müzikten ibaret değil, dinleyicinin kendi iç dünyasına dair yeni kapılar aralayabileceği bir keşif sürecini de içinde barındırıyor. Konunun psikolojik bir boyutu da var. Carl Gustav Jung’un kolektif bilinçdışı ve arketipler üzerine çalışmaları, mitolojik figürlerin sadece geçmişe ait olmadığını, insanın bilinç dışında yaşamaya devam ettiğini gösteriyor. Binlerce yıl boyunca tekrar eden insan deneyimlerinin izlerini taşıyan bu figürler, esasında hayallerimizde, korkularımızda ve umutlarımızda varlıklarını sürdürüyor. Bu albüm üzerinde çalışırken kendi içsel yolculuğuma çıktım. Umarım dinleyiciler de benzer bir keşif sürecine adım atar.

Kartal Karagedik ©️ M. Chabounia

Tüm Yazarlar