SÖYLEŞİ

Ajlan Akyüz ile Preludes Vol. 1 Üzerine

10.06.2025


Paylaş:

Bazı besteciler vardır, müziği sadece duymakla kalmazsınız, hissedersiniz. Bir notanın ardında saklanan tereddüdü, bir akorun içindeki huzursuzluğu ya da bir melodinin beklenmedik çıkışında yaşanan o içsel patlamayı sizin için kelimelere dökmüş gibidirler. Ajlan Akyüz de böyle bir besteci. Müziğe sadece teknik bir ifade aracı olarak değil, aynı zamanda insan ruhunun katmanlarını keşfeden bir harita gibi yaklaşıyor. Son dönemde yayınladığı üç prelüd, kısa formların içinde ne kadar güçlü ve derin anlatılar barındırabileceğinin bir örneği. Onunla bu üç eserin hikâyesini, yaratım sürecini ve müzikle olan kişisel ilişkisini konuştuk. Ancak bu bir röportajdan çok, iki insanın müzik üzerinden hayata dair konuştuğu bir sohbete dönüştü. Mehmet Gökhan Bağcı’nın Ajlan Akyüz’le yaptığı söyleşiye birlikte kulak verelim. 
 

Üç prelüdünüzü dinlerken, her birinin kendi sesi ve karakteri olmasına rağmen, aralarında sanki görünmez bir bağ varmış gibi hissediliyor. Her biri ayrı bir atmosfer yaratıyor ama birlikte dinlendiğinde bir yolculuğa çıkmış gibi oluyoruz; bir noktadan başlayıp bir başka ruh hâline doğru evriliyoruz. Birinci prelüd huzurun ve içsel çatışmanın bir birleşimiyken, ikinci prelüd bu çatışmayı daha karmaşık ve çalkantılı bir şekilde yansıtıyor. Üçüncü prelüd ise ritmik enerjisi ve güçlü dinamiğiyle bir tür patlama ve çözülme hissi yaratıyor. Her biri bir öncekini tamamlayıp yeni bir perspektif sunuyor. Bu birliktelik, tesadüfen mi oluştu yoksa baştan beri onları bir bütün olarak mı kurguladınız? Üçünü birlikte yayınlama fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?
Üç prelüdü bir arada yayınlama motivasyonum, aslında bu eserlerin birbirini tamamlayan bir anlatı oluşturmasından kaynaklandı. Her biri kendi başına bağımsız bir anlatım sunsa da bir araya geldiklerinde içsel bir yolculuğun farklı durakları gibi hissettiriyorlar.
 
Bu süreç, klasik müzik formlarına duyduğum ilgiyle başladı. Prelüd formu, kısa ve yoğun bir şekilde belirli bir ruh hâlini ya da fikri ifade etme özgürlüğü sunduğu için özellikle cezbediciydi. Bu özgürlük, kısa sürede yoğun duygusal geçişler yaratmama imkân tanıdı.
 
Üç prelüdü de arka arkaya yazarken aslında belirli bir tema ya da hikâyeyi anlatmak istemedim. Bunun yerine, doğrudan müziğin kendisinin bir anlatı oluşturmasına izin verdim. Bu eserlerde tonal dünyanın sınırlarını keşfetmek, serbest armonik geçişlerle duygu durumlarını ifade etmek ve müziğin içinde bir serüven yaşatmak istedim.
 
Bu nedenle üç prelüdü bir bütün olarak yayınlamak, hem eserlerin birbirini tamamlamasını sağladı hem de bir dinleyici olarak müziğin içinde bir yolculuk deneyimi yaşatmayı hedefledi. Bu eserlerin ardındaki temel dürtü, kısa formlarla derin izlenimler bırakabilmekti.
 

İlk prelüdünüzü dinlerken, başlangıçtaki dinginliğin altında hafif bir huzursuzluk titreşiyor sanki. O yumuşak girişin içinde, henüz adı konmamış bir duygunun yavaşça yüzeye çıkmakta olduğunu hissediyoruz. Bu gerilim, melodik yapıdaki incelikli değişimlerle adım adım tırmanıyor ve sonunda bizi öyle bir noktaya getiriyor ki... beklenmedik ama çok yerinde bir melodik çıkışla, âdeta bir içsel patlamayla karşı karşıya kalıyoruz. Beni en çok etkileyen an, bu doruk noktasının ardından ilk temaya geri dönüş anı oldu. Çünkü o dönüş, artık aynı dönüş değil. Yaşanmışlığın izini taşıyor, bir tür içsel kabul hissi bırakıyor dinleyicide. Tüm bu anlatı, bana müziğin bir tür bilinç akışı gibi işlendiğini düşündürdü. Siz bu süreci nasıl yaşadınız? Bu prelüdü yazarken yola çıktığınız ruh hâli nasıldı ve sizi bu içsel serüvene yönlendiren temel dürtü neydi?
İlk prelüdümün yazım sürecinde temel bir huzur hissi yaratmak istedim; sakin, yumuşak ve dingin bir girişle âdeta bir iç çekişi andıran bir başlangıç yaptım. Bu sakinliğin içinde gizlenen bir tür huzursuzluk, daha doğrusu içsel bir kıpırtı vardı. Bu yüzden ilk motifin tekrarlarında küçük değişimlerle gerilim yaratmaya başladım.
 
Zirve noktasındaki beklenmedik melodi, içsel bir patlama ya da ani bir farkındalık anı gibi düşünülebilir. Müziğin akışı içerisinde o melodiyi, bir duygunun bastırılamaz bir şekilde yüzeye çıkışı olarak hissettim. Bu geçiş, kontrol edilen bir sakinlikten ani bir yüzleşmeye doğru bir adım attı. Armonilerin bu melodiyle birleşmesi, duygu yoğunluğunu artırdı ve gerilimi yükseltti.
Ancak bu yükselişin ardından, ilk motife geri dönmek önemliydi. Sanki çalkantılı bir içsel mücadeleden sonra bir tür kabullenmeye ya da içsel bir dinginliğe ulaşmak gibi. Eşlik eden melodi ise, bu dönüşün tamamen aynı olmadığını, yaşananların iziyle bir değişim geçirdiğini gösteriyor.
 
Bu prelüd benim için içsel huzur arayışını, karşılaşılan zorlukları ve sonunda kabul edilen bir dinginliği temsil ediyor. Yoğunluk, patlama ve nihayetinde sakinliğe dönüş... Müziğin bu doğal akışı, prelüdün ruhunu yansıtan bir anlatım oldu.


Ajlan Akyüz
 
İkinci prelüde geçtiğimizde ise bambaşka bir atmosferle karşılaşıyoruz. Bu sefer bizi karşılayan yapı daha kırılgan değil, daha kararlı ve hatta zaman zaman kavgacı bir hâl taşıyor. Ritmik yoğunluk, ton dışı sesler, güçlü akorlarla tırmanan bir yapı var. O kadar ki, ilk prelüdün içinde bastırılmış olan ne varsa burada açığa çıkmış gibi hissediliyor. Ve ardından gelen ritardando bölümü... Gerçekten etkileyici. Orada piyanonun iki eli sanki birbiriyle konuşmaya başlıyor, karşılıklı bir arayış, bir hesaplaşma var gibi. Bu kısımda Debussy etkisi hissediliyor ama hemen sonrasında beliren anlık bir Türk müziği havası tüm tabloya küçük bir imza bırakıyor. İkinci prelüdü yazarken bu yapısal kontrastları bilinçli mi kurguladınız? İlk prelüdle arasında bir diyalog oluşturmak gibi bir düşünceniz oldu mu? Bu tür armonik özgürlükler sizin bestecilik yaklaşımınızda nasıl bir yer tutuyor?
İkinci prelüdüm, aslında ilk prelüdün içsel dinamiğinin bir uzantısı gibi düşünülebilir. İlk prelüdün huzur ve gerilim arasındaki çatışmasını bu eserde daha belirgin bir hâle getirerek devam ettirmek istedim. Ancak bu kez armonik ve ritmik yapıyı daha kararsız ve sorgulayıcı bir noktaya taşıdım. Eserin başındaki tam tonal olmayan, ritmik ve melodik giriş, huzursuz bir arayışı simgeliyor. Sanki bir konuşmanın karmaşası ya da cevaplanamayan bir sorunun yankılanması gibi...
 
Bu noktada Debussy’nin armonik özgürlüğünden ve el partileri arasındaki bağımsızlıktan esinlendiğim doğru. Sağ ve sol el arasında bir diyalog kurarak iki farklı sesin aynı anda konuşmasına izin verdim. Bu, bir çatışmayı veya bir çeşit bilinç akışını ifade ediyor.
Ritardando ile gelen sakin ve melodik bölüm ise bir çözülme, geçici bir huzur arayışı gibi düşünülebilir. 
 
Bu prelüd, aynı zamanda benim armonik ve melodik üslubumu yansıtan bir eser oldu. Tonal sınırların dışına çıkarak özgürce dolaşan ama bir şekilde içsel bir bütünlük hissini koruyan bu yapı, bestelerimde sıkça başvurduğum bir teknik. Armoniyi bir yolculuk aracı olarak görüyorum, belirli bir tonaliteye saplanmadan, farklı renkleri ve duygu durumlarını özgürce keşfetmek istiyorum.
 
İkinci prelüdümde bu düşünceyi daha belirgin bir şekilde ortaya koydum. İlk prelüdle arasında bilinçli bir bağ var; ancak bu bağ, bir devamlılık ilişkisi yerine ortak bir ruh hâlinin farklı bir yansıması olarak düşünülebilir. Her iki eser de çatışmaların farklı yüzlerini ele alıyor. Bu açıdan bakınca, ikinci prelüdün biraz daha agresif, kararsız ve sorgulayıcı bir tonda olduğunu söyleyebilirim.
 

Üçüncü prelüdünüzde, daha ilk andan itibaren insanın dikkatini çeken enerjik bir ostinato var. O tekrar eden motif sanki zihinde dönüp duran bir düşünce gibi, bir kez başladı mı durmak bilmiyor. Bu yapı bana çok kararlı gözükse de aynı zamanda bir şeyden kaçamayışı da hissettirdi. İkinci prelüdde de duyduğumuz ani kontrastlar burada da var ama bu kez çok daha ritmik ve dışa dönük bir anlatımla. Finaldeyse... o gök gürültüsünü andıran güçlü bitiş gerçekten etkileyici. Prelüdün başından itibaren içinde biriken her şeyin patlayarak dışa vurulduğu bir an gibi. Bu üçüncü prelüdü daha ritmik, coşkulu ve doğrudan bir yaklaşımla yazmanızın sebebi neydi? Bu eser sizin için neyin karşılığıydı?
Üçüncü prelüd, önceki iki prelüdün tamamlayıcısı gibi ama aynı zamanda onlardan bilinçli olarak ayrışan bir enerjiye sahip. Bu eserde ritmi sürekli önde tutmak ve hareket duygusunu kaybetmemek benim için önemliydi. Özellikle ilk iki prelüdün daha içe dönük ve dalgalı yapısının aksine, bu prelüd doğrudan ve dışa vurumcu bir yaklaşımı temsil ediyor. Bu tercihin arkasında, müziğin içimde yarattığı gerilim ve bu gerilimi serbest bırakma isteği var. Ostinato’nun tekrarlayan hareketi saplantılı bir düşünceyi yansıtıyor. Kontrast melodiler ve dinamik iniş çıkışlar ise bu düşüncenin çeşitli ruh hâlleriyle çatışmasını anlatıyor. Özellikle finaldeki gök gürültüsünü andıran yoğun ve kararlı yapı, bu enerjiyi tam anlamıyla serbest bırakma ihtiyacından doğdu. Bu prelüd, bir tür kaçınılmaz sona doğru ilerleyen, durdurulamaz bir akış hissi taşıyor ve bu enerjik dilin, üç prelüdün bütünlüğünde güçlü bir denge kurduğunu düşünüyorum.
 

Üç prelüdü dinledikten sonra zihnimde yer eden en güçlü izlenim şu oldu: Müziğinizin içinde tonaliteye duyulan bir saygı, hatta bir tür bağlılık var ama bu bağlılık, geleneksel kalıpların içinde kalmayı seçen bir yaklaşımdan çok, onları tanıyıp sonra özgürce aşan bir besteci dili yaratıyor. Sanki klasik yapıların dilini biliyor, onları anlıyor ama sonra o dili bükmeye, esnetmeye, gerekirse tümden terk etmeye cesaret ediyorsunuz. Armonik geçişlerinizde bu içsel özgürlük net hissediliyor. Dinleyiciye tanıdık gelen bir duygu ya da yönelim, bir anda beklenmedik bir armonik kaymayla başka bir evrene sürükleniyor. Bu geçişler asla kopuk değil, tam tersine çok sezgisel ve organik,ama aynı zamanda her biri, müziğin sınırlarının esnediğini, ifade alanının genişlediğini hissettiriyor. Bu yüzden eserleriniz hem bir klasik müzik dinleyicisi için güvenli ve tanıdık, hem de yeni seslerin peşine düşen bir kulak için heyecan verici ve kışkırtıcı. Tonaliteyle kurduğunuz bu gelgitli ilişki de, dinleyiciye hem bir kök hem de bir yolculuk sunuyor ki bu yolculuk, sadece müzikte değil, sanki insanın kendi iç sesinde de bir keşif anlamına geliyor.Peki bu yapı, bilinçli olarak takip ettiğiniz bir sistemin ürünü mü? Yoksa her eser kendi yolunu mu buluyor? Form ve armoni açısından bir yönteminiz var mı, tamamen sezgisel mi ilerliyorsunuz?
Müziğimin tonaliteye yaklaşımı bir denge arayışını yansıtıyor. Belirli bir tonal merkezden hareket ettiğim anlar olsa da, bu merkeze sıkı sıkıya bağlı kalmayı tercih etmiyorum. Beni asıl ilgilendiren, müziğin kendi iç dinamiklerinin doğal akışını takip etmek. Tonaliteyi bir sınır olarak değil, bir başlangıç noktası olarak görüyorum, bu yüzden müzik, form içinde farklı alanlara yayılma özgürlüğüne sahip.
 
Cümleleri ve formu oluştururken katı bir sistemden ziyade, bir tür içgüdüsel yönlendirme devreye giriyor. Ancak bu sezgisellik tamamen rastlantısal değil. Besteleme sürecinde tekrar eden motiflerin dönüşümü, beklenmedik armonik kaymalar ve kontrast yaratma isteği bilinçli tercihlerim arasında. Özellikle form konusunda, müziğin kendi kendine inşa olmasına izin veriyorum ama aynı zamanda belirli bir dramatik yapı ya da gerilim çözülüm ilişkisini göz önünde bulunduruyorum.
 
Üslubumu bir sistemin ürünü olarak tanımlamak yerine, her eserin kendi yolunu bulmasına izin veren ama aynı zamanda duygusal ve yapısal bütünlüğü önemseyen bir yaklaşımla hareket ettiğimi söyleyebilirim. Bu, hem serbest hem de kontrollü bir keşif süreci. Her yeni eser, müzikal dilime yeni bir katman ekleyerek bu organik yapıyı daha da genişletiyor.
 

Sizi daha önce film ve dizi müziklerinizden tanıyan biri olarak, prelüdlerdeki yaklaşımınız beni etkiledi. Çünkü bu eserlerde daha soyut, daha özgür ve sezgisel bir anlatım dili var. Görsel bir anlatıya hizmet etmeyen, tamamen kendi iç sesiyle var olan bir müzik. Ama yine de film müziklerinizde de güçlü bir duygu derinliği olduğunu biliyoruz. Karakterin ruh hâlini birkaç notayla anlatabiliyorsunuz. Sanki o anlatısal gücü, şimdi daha soyut bir dünyada yeniden keşfetmişsiniz gibi. Bu iki yaratım süreci -film müziği ve bağımsız enstrümantal müzik- sizin için nasıl ayrışıyor? Gelecekte bu iki dili birleştirmek gibi bir planınız var mı, yoksa daha da soyut bir yola mı yönelmek istiyorsunuz?
Film ve dizi müzikleriyle prelüdler arasında gerçekten farklı bir yaratım süreci var. Görsel bir anlatıya hizmet eden müziklerde duygusal netlik ve karakterin iç dünyasını destekleyen bir yapı kurmam gerekiyor. Bu tür müziklerde bazen minimal, bazen de doğrudan duyguyu pekiştiren bir yaklaşımı benimsiyorum. Ancak prelüdler, herhangi bir dış anlatıya bağlı olmadan müziğin kendi başına bir hikâye anlatmasına imkân tanıyor. Bu da daha özgür armonik geçişlere, formda sezgisel kararlar almaya ve sınırları zorlamaya olanak sağlıyor.
 
Bundan sonraki üretim sürecimde, bu iki yaklaşımı birleştirmek gibi bir niyetim var. Film müziklerindeki anlatısal gücü koruyarak, prelüdlerde denediğim daha serbest armonik ve form anlayışını görsel anlatıya taşımak ilgimi çekiyor. Özellikle ritmik çeşitlilik, beklenmedik kontrastlar ve tonaliteden uzaklaşan renk paletlerini film müziklerime de yavaş yavaş dâhil etmek istiyorum. Aynı zamanda bağımsız enstrümantal eserlerde bu özgürlük alanını genişletmeyi ve film müziklerinden bağımsız, sadece müziğin kendi sesine odaklanan yeni projeler geliştirmeyi planlıyorum. Sanırım üretim sürecimde beni en çok heyecanlandıran şey, bu iki dünyayı birbirine yaklaştırarak hem soyut hem de anlatısal müzik arasında köprüler kurabilmek.
 
 

Preludes Vol. 1
Yapımcı: Ajlan Akyüz
Yardımcı Yapımcı: İmge Tilif
Besteci ve Piyanist: Ajlan Akyüz
Kayıt Stüdyosu: Nuva Studio
Mixing ve Mastering: Ajlan Akyüz 
Kapak Tasarımı: İmge Tilif

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20