17.07.2025

Yazın geldiği hissedilen sıcak bir akşam üstü Bağdat Caddesi’nde, iskeleye doğru karşıdan karşıya geçerken iki motosikletlinin birbirleriyle korna sesleri eşliğinde haberleştiğini fark ediyorum: Si bemol, Mi bemol… Kim bilir birbirlerine ne anlatıyorlar. O sırada iskeleye varıyor ve bizi bekleyen deniz taksiye binerek Kınalıada’ya doğru yola çıkıyoruz. Hepimizde tatlı bir heyecan, bin yıldır konser verilmemiş manastır esprisine gülüp muhabbete devam ediyoruz. Ekibin tamamı bilim insanı, araştırmacı. Sanat işleriyle uğraşan bir tek ben varım ve doğal olarak bu konser turunun organizatörüyüm. Adaya iner inmez, adadaki arkadaşımızı arayıp geldiğimizi haber veriyor, koşarak Jash’ta bir ay önceden ayırttığımız denizin neredeyse içindeki masamıza yerleşiyoruz. Herman Şef’in hünerli ellerinden çıkan güzelim mezeler eşliğinde konsere altlık içeceklerimizi yudumlayıp yürüyerek manastıra ulaşıyoruz.
Manastır gerçekten bin yıllık, tarihi 11. Yüzyıla kadar uzanıyor. Dönüşüm manastırı olarak da adlandırılan bu yapı 11. Yüzyılda Romen Diyojen için inşa edilmiş. Bizans İmparatoru Romen Diyojen, savaşta yenilerek esir düşer ve gözlerine mil çekilerek manastıra sürgüne gönderilir. İşlem o kadar kötü yapılır ki burada acılar içinde ölür. Bunun öncesinde ise manastırın bulunduğu yerde, daha önce tahttan indirilen ve buraya sürgüne gönderilen İmparator V. Leon’un mezarının bulunduğu da söyleniyor. Her ikisinin mezarının da ada topraklarında olduğu söylenir ancak günümüzde maalesef onlara dair bir iz bulunmamaktadır. Manastır elden geçirilerek şimdiki hâlini alıyor ve tarih boyunca pek çok hayır işine ev sahipliği yapıyor. Yıllardır Kınalıada’ya giderim, ilk kez manastıra girmiş olmak benim için apayrı bir mutluluk bu akşam. Hem sevdiğim melodiler eşliğinde harika sanatçıları dinleyeceğim hem de ortamı kendi gözlerimle görmüş olacağım. Beklentim yüksek; müziğin ilahi olanla, insanın aşkın (anlam karmaşasına yer vermemek için “transandantal” dememe izin verin) ile buluşmasını kalp atışlarımda duymayı bekliyorum.
Efruz Çakırkaya’nın muhteşem direktörlüğünde İKSV tarafından bu yıl 53.’sü düzenlenen İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Çağlar Fidan tarafından özel olarak tasarlanan “Ada” temalı konserin hem mekân hem de içerik açısından beni ziyadesiyle memnun edeceğine inanarak yerimi alıyorum. Çağlar Fidan’ı tanımam pandemi döneminde evlerde sıkıştığımız zamanlara uzanır. Sosyal medyada videolarına denk gelmeme ve hayranı olduğum Klasik Türk Müziği’ni hem icra eden hem de anlatan biri olarak dikkatimi çekmesiyle ilgim artmıştı. O, kucağındaki kanuna eşlik eden hoş sesi ile hiç bilmediğim eserleri söylerken ben de kendimden geçerdim. Sonra onu hep takip ettim. Sosyal medyadan, verdiği konserlerden… SALT Galata’da verdiği konser dizilerinin pek çoğuna, kapasite aşımı sebebiyle alınmamışlığım, kapıda saatlerce güvenlik görevlilerine ağlamışlığım ve evet bazen ikna ederek içeri girmişliğim de var.

53. İstanbul Müzik Festivali, Ada (Fotoğraf, Salih Üstündağ)
Ezgi Köker’i zaten hep biliyordum. İnce Saz solisti olduğundan beri, İnce Saz’ı daha çok dinler olmuş, kendisinin münferit projelerini de ilgiyle takip etmeye başlamıştım. En son, yakın bir arkadaşım ile Sevgililer Günü’ne özel tasarlanmış “Sezen Aksu Tribute” konserine gitmiş, bir kez daha hayran hayran dinlemiştik kendisini. Konserde ismini gördüğüm Nikoteini ise benim için yeni tanışılacak bir duo oldu. İstanbul’da yaşayan Yunan sanatçılar Asineth Fotini ve Nikos Papageorgiou’dan oluşan kanun-lavta grup ikilisi ilginç yorumları ve sesleri ile radarıma girdi.
Manastırın avlusunda martı ve kırlangıç sesleri eşliğinde başlayan konser toplamda 18 parçadan oluşuyordu. Meis, Midilli, İmroz, Santorini, Girit ve Büyükada ile Heybeliada kökenli, beste veya güftesi adalı bir sanatçı tarafından yapılan eserlerden oluşan konseri büyük bir keyifle dinledik. Ezgi Köker’in süt reçeli ya da kadifeye benzer yumuşak sesi, özlediğimiz bir dosta kavuşmak gibiydi. Repertuvar içerisinde en çok sevdiğim şarkılardan biri Meis adasında Paskalya Bayramı eğlencelerinde söylenen anonim halk şarkısı San Tin Megali Pashalya oldu. Ağır aksak ama dur durak bilmeyen bir tempoda, dinleyenleri alıp götüren bir parçaydı. Sanki Akdeniz filminde, Meis adasını dimdik güneş ışıklarında gezip döndüm. Nikos’un tamburundan çıkan sesler beni ahşap bir radyo önünde gaz lambası loşluğunda oturmaya ya da Cihangir’de tambur çalan hoş bir adamın fotoğraflarını çektiğim anılara sürükledi. Ezgi Köker’in söylediği her şarkıda oradan oraya savrulup, Çağlar Fidan ile yerime oturdum. Nikoteini monofonik akışı ile ortamı doldurdu.
Konser esnasında ud ve çello sesinin birbirine aşırı benzemesi ilgimi çeken farklı bir nokta oldu. Polifonik batı müziği ile daha çok ilgilendiğim ve bu alanda daha çok okuduğum için Türk musikisinin teknik noktalarında çok eksik kalıyorum. Bu konser beni Türk musikisini anlamak için daha çok emek verme fikrine biraz daha yaklaştırdı, hissediyorum. İki yıl öncesinin İstanbul Müzik Festivali’nde Mevlanakapı Kara Surları Ziyaretçi Merkezi içerisinde yağmur altında dinlediğimiz “Avludaki Ses” konseri de aynı şekilde kalp atışlarımı hızlandırmış ve beni ilginç bir merak duygusuyla doldurmuştu.
Repertuvar içerisinde art arda konulmuş Burnaz (Enfi) Hasan Ağa, Orhan Seyfi Orhon ve Ahmet Rasim Bey’lerin yazdığı şarkılar aşkın farklı hallerine götürdü hepimizi. İlkinde beni büyüleyen ve aynı zamanda yakan bir girdabın içinde buldum kendimi, ikincisinde küçük bir eğlence ve hafif bir dans eşliğinde flörtöz bakışlarla toplumu sorgulayışım ve sonuncuda kırıldığım ama hâlâ aynı umutla beklediğim bir zamanı anlattı.
Fıstık çamları, mavi ladin ve ıhlamur ağaçları altında, bir manastır avlusunda dinlediğimiz eşsiz şarkılar, beni hayaller arasında savururken aynı zamanda ne kadar şanslı olduğumu da hissettirdi. Etrafımızda olup biten tüm kötü durumlara karşı sadece elimizdekilerle yetinmek değil de iyide kalmanın zorluğu ama sonunda bahşettikleri.
Seyircilerin ada vapuruna yetişmesi için Saadettin Kaynak imzalı Adaya gel gidelim bir gececik bizde kal şarkısını atladılar ama sondaki ısrarlı alkışlarımıza dayanamayıp biste söylediler. Ezgi Köker’in o saçları okşayan sesinden biz dinledik ama maalesef, internette herhangi bir kaydını bulamayacak olan sizler bundan mahrum kalacaksınız.
Konser sonrası iskeleye kadar yürümeyi tercih edip, adalı arkadaşımızın bizi götürdüğü dondurmacıda geceyi sonlandırdık sanırken, iskelede motor sırasında ekipteki herkesin, bir arkadaşı ile rastlaşması sonucu “İstanbul’un kalbi Kınalıada” gülüşmeleri ile Bostancı’ya geri döndük. Dostlarımdan ayrılıp eve varıncaya kadar caddedeki motosikletlilerin kalan muhabbetini aynı notalardan dinlemeye devam ettim.
Pelin Ulca

53. İstanbul Müzik Festivali, Ada (Fotoğraf, Salih Üstündağ)

Tüm Yazarlar