26.01.2026

İş Sanat’ta gerçekleşen Görmenin Halleri: Sanatta Müzik başlıklı oturum, Doç. Dr. Ayşe Köksal’ın kendisini doğrudan “sanat tarihçisi” olarak tanımlamasıyla başladı. Bu vurgu önemliydi; çünkü anlatı, müziği merkeze alan bir sunumdan çok, resim tarihinin içinden geçen bir düşünme hattı kurmayı amaçlıyordu. Müzik burada bir disiplin değil, bir bağlantı dili olarak ele alındı. Köksal’ın görsel sanatlar alanındaki akademik derinliği, müzikle kurduğu ilişkiyi açıklayıcı ve yerli yerine oturan bir çerçevede tuttu. Dönemler, estetik kırılmalar ve sanatçıların dünyayı algılama biçimleri arasında kurulan bağlar, oturumu kronolojik bir anlatıdan çıkarıp kavramsal bir yolculuğa dönüştürdü.
Uyum Fikriyle Başlamak
Oturumun açılışı Pisagor üzerinden yapıldı. Seslerin oranları, frekanslar ve uyum kavramı. Bu noktada müzik, estetik bir alan olmaktan çok, evrenle ilişki kuran bir düzen fikri olarak ele alındı. İnsanın hastalığını “discord”, yani bir uyumsuzluk olarak düşünmek; insan bedenini ve ruhunu makro kozmosla bağlantılı bir akort sistemi gibi okumak, anlatının tonunu belirledi. Bu yaklaşımın en güçlü yanı teorik kalmamasıydı, çünkü az sonra bu fikirler doğrudan resimlerin içine taşınacaktı.
Tiziano: Doğa, Müzik ve Şifa
Tiziano’nun pastoral sahneleri, özellikle pastoral konser temalı resimler, bu düşüncenin görsel karşılığı olarak ele alındı. Burada müzik, resimde temsil edilen bir unsurdan ziyade, doğanın düzeniyle birlikte işleyen bir denge fikri olarak okundu. Doğa ve müziğin iyileştirici gücü, bu resimler üzerinden uzun uzun konuşuldu. Bu bölümde şunu düşündüm: Bazı resimler vardır, “anlatmaz” ama insanın içini toparlar. Tiziano’nun pastoral dünyası da biraz böyle; bakarken bir melodi duymuyorsun belki ama bir tempoya girdiğini hissediyorsun. Oturumun bu kısmı, teoriden çok algıya yönelikti.
Romantik Bakış: Birey, Yüce ve Müzik
İkinci bölümde odak, müzik ve resim arasındaki armoni ilişkisine kaydı. Caspar David Friedrich’in Sis Denizi Üstünde Gezgin tablosu, romantik düşüncenin merkezine yerleştirildi ve Beethoven’in 9 Numaralı Senfonisi ile ilişkilendirildi. Romantizmin bireysel duygu dünyasını öne çıkaran yapısı, bu iki eser arasında güçlü bir bağ kuruyordu. Ancak asıl dikkat çekici olan, “yüce” kavramı üzerinden yapılan okumaydı. İnsan figürünün doğa karşısında merkezde olmasının anlamsızlaşması, hatta kişinin önemsizleşmesi… İlk bakışta karamsar gibi görünen bu fikir, aslında tersine bir ferahlık taşıyordu. İnsan kendini geri çektiğinde, manzara ve müzik birlikte konuşmaya başlıyor.
Bu romantik çizgi, Turner’ın Köle Gemisi ve 19. yüzyıl deniz resimleriyle genişletildi. Deniz, burada estetik bir manzara değil; felaketin, ahlaki gerilimin ve insanlık tarihinin ağırlığını taşıyan bir alan olarak ele alındı. Müziğin dramatik diliyle resmin fırtınalı yüzeyi, bu noktada neredeyse aynı dili konuşuyordu.
Renk Ses Olmaya Başladığında
Oturumun güçlü kırılma noktalarından biri Delacroix idi. Özellikle Aslan Avı üzerinden, rengin kendi başına hareket eden bir unsur hâline gelişi vurgulandı. Renk artık nesneyi tanımlamıyor; titreşiyor, ritim kuruyor, izleyicide bir etki yaratıyor. Burada “müzikal resim” kavramı devreye girdi. Baudelaire’in yorumlarıyla birlikte, renklerin kendi aralarında bir armoni ve melodi oluşturabileceği fikri tartışıldı. Bu noktada resme bakarken “duyduğum” bir şey yoktu belki, ancak gözün ritimle çalıştığını fark ettim. Bu da müzikle resim arasındaki bağın her zaman doğrudan olmadığını hatırlatıyordu.
Wagner ve Duyuların Birleşmesi
Bu çizgi, Wagner’e doğru genişledi. Wagner operalarının “tablo gibi” olduğu fikri, sinestetik bir düşünme biçimi olarak ele alındı. Wagner’in müziğinde ses, sahne, ışık ve dramatik yapı birbirinden ayrılmıyor; hepsi birlikte algılanmak üzere tasarlanıyordu. Notaları yalnızca sarı kâğıtlara yazması, Prometheus / Ateşin Şiiri üzerinden ışık ve müzik ilişkisi, 1893’te geliştirilen renkli org örneği… Tüm bu ayrıntılar, Wagner’in izleyiciden yalnızca dinlemesini değil, çok duyulu bir deneyime katılmasını beklediğini gösteriyordu.
Van Gogh: Algının Sınırında
Van Gogh’un piyano dersleri alması, renk-ses ilişkisini anlama çabasının bir parçası olarak ele alındı. Ancak renk algısının bozulması nedeniyle bu süreci bırakması, onun duyusal hassasiyetini de açık ediyordu. Van Gogh’un Wagner’den etkilenmesi ve resimlerinde yalnızca görsel değil, işitsel ve hatta kokusal bir algı yaratma isteği, bu bölümde özellikle dikkat çekiciydi. Bu noktada resim, artık sessiz bir yüzey olmaktan çıkıyor, izleyiciyi içine alan bir algı alanına dönüşüyordu.
Ritim, Beden ve Modern Kırılma
Ritmin resimdeki karşılığı Matisse’in Dans (1910) tablosu üzerinden ele alındı. Ardından Fikret Mualla’nın Cazcılar’ı ve oturumun afiş görselinde yer alan Muammer Durmuş’un Çello’su, müzikle doğrudan ilişki kuran örnekler olarak değerlendirildi. Bu örneklerde resim, müziği anlatmıyor; müzikle aynı anda var oluyor.
Atonalite, Kandinsky ve Sonrası
Oturumun ilerleyen bölümünde atonal müzik ve soyut resim ilişkisi ele alındı. Kandinsky, bu hattın merkezindeydi. Sanatçının kompozisyonları, Schönberg’in Üç Piyano Eseri ile ilişkilendirilerek okundu. Renk-enstrüman eşleştirmeleri, resmin bir tür görsel partisyon gibi okunabileceğini düşündürüyordu. Bu bölümde ayrıca Zeki Faik İzer ve Nejat Melih gibi sanatçılar üzerinden, müzikle ilişkilenen yerel örneklere de değinildi.
Sessizlikle Bitirmek
Son bölümde Yves Klein’in Antropometria (1962) serisi, ardından Dada akımı ele alındı. Final ise anlamlı bir biçimde John Cage’in 4’33” eseriyle yapıldı. Sessizlik, burada bir yokluk değil; mekânın, izleyicinin ve anın sesi olarak tanımlandı.
Oturum bittiğinde aklımda kalan şuydu: Bu anlatı, müziği resimde “aramaktan” çok, algının nasıl genişlediğini gösteriyordu. Görmek ve duymak, ayrı ayrı değil; birlikte düşünülmesi gereken eylemler olarak ele alındı ve belki de en önemlisi, izleyici bu ilişkinin dışında değil, tam ortasındaydı.
Özgür Atmaca