Konser-Opera

Puccini Bizi Ağlatıyor, Yönetmen ise Neden Ağladığımızı Sorgulatıyor

03.04.2026


Paylaş:

Her gittiğim yerde düşünürüm, bu şehirde yaşanır mı diye? Stockholm, havalimanının kapısında bana küçücük bir ipucu bile vermeden sabrımı sınayarak düşündürtmeye başlıyor. Sonra şehrin içine daldıkça anlıyorum, şehirdeki daha önce bilmediğim sakinliği benimsediğimi, baktığım hiçbir şeyin gözümü ve ruhumu yormadığını. 
 
Şehirde geçirdiğim sekizinci günün akşam üstünde, otel odamda opera için özenle taşıdığım kadife elbisemi giyip, otele 400 metre mesafedeki otobüs durağında buluyorum kendimi. 40 yıllık bir Stockholmlü gibi beni İsveç Kraliyet Operası’na götürecek otobüsü güvençle beklemeye koyuluyorum. 
 
İstanbul gibi değil, her şeye rahatlıkla binip iniyor, şehirdeki varla yok arası insan kalabalığından hiç rahatsız olmuyorum. Ben ki gittiği yerlerde taksiden inmeyen biri olarak, Stockholm’de operaya, özenle giydiğim elbisemle bir otobüse binerek gittim. Ama yolculuk esnasında gördüm ki bütün Stockholmlüler böyle. Bindiğim duraktan sonraki belki beş belki altıncı durakta iki çift opera izleyicisi otobüse biniyor. Ben kendimi şık zannederken giydikleri smokin ve gece tuvaletleri ile otobüse binerek bana katılan insanlar beni oldukça memnun ediyor. Madama Butterfly’ı bundan 10 yıl önce Sofya Operası’nda izlemiştik ve çok ani bir kararla gittiğimiz için izleyiciler arasında kot pantolonla gezen tek çift biz olmuştuk. Daha sonra ise genellikle programlı ziyaretler yaptığım için her zaman çok özenerek gittim.
 
İsveç Kraliyet Opera binası 1898 yılında mimar Axel Anderberg tarafından Art Nouveau stilinde inşa edilmiş etkileyici bir yapı. Devam eden tadilatlara rağmen içeride bunu hissetmedik. Salonda oturduğum yerin ikinci balkonda olması orkestra çukurunu yukarıdan gözlemleme fırsatı verdi. Özelikle timpani ve vurmalı çalgılar ekibinin birbirleri ile olan uyumunu hem dinleyip hem de görme şansına sahip oldum. Puccini’nin Madama Butterfly eserinde bir efekt gibi kullandığı ve kalbimin ritmi ile senkronik giden “tubular bells” (chims) fazlaca dikkatimi çekti. 


©️ Pelin Ulca, Stockholm 


©️ Pelin Ulca, Stockholm 
 
21 Mart 2026 akşamı İsveç Kraliyet Operası’nda Sofia Adrian Jupither’in yönetiminde prömiyer yapan Puccini’nin enfes eseri Madama Butterfly bir aşk hikâyesinden çok aslında hep gözümüzün önünde olup görmeyi reddettiğimiz güç dengesizliklerini gösteriyor. Neden orada oldukları malum olan Amerikalı topluluğun başındaki deniz subayı Pinkerton’un kendine aradığı “geçici” eş ile vaktini ne yaparak geçirmek istediğini anlıyor ama varla yok arasındaki o tertemiz sahnede, olacakları bilerek yine de bu eşitsizliğin estetikle örtülüşünü izlemeye devam ediyoruz.
 
Cio-Cio-San rolünde soprano Izabela Matula kadife gibi hissettiren sesi ile bizi hem üzüntüye hem de asabiyete sevk ediyor. Bir kadın böyle kararları nasıl alabilir acaba diye düşünürken aslında yine çaresizlik koşulları içinde, belki de istemeyeceği bir evliliği yapmaya zorlanan sonra da evlendiği adama âşık olup dünyanın en sadık kadını hâline gelen birini izliyoruz. Operalar, filmler zaten hep aynı konu çerçevesinde yaşanmıyor mu? Olmayan, olmayacağını çok iyi bildiğimiz büyük aşklar. Polonyalı soprano, sesinin ele geçiren o gücü ile seyircileri bir hayal âlemine, özellikle biz kadınları farklı düşüncelere gönderiyor.
 
Suzuki rolündeki Katarina Leoson alto sesi ile sahnede favorim oluyor. Butterfly’ın ayakları yere basan, gerçeklerle yüzleşebilen bir kadın olması için ne kadar uğraşsa da ona bir türlü laf geçiremeyen ve boş hayallerle hayatına son vermesine engel olamadığı bir noktada kalıyor. Sahnedeki en aklı başında karakter olan Suzuki, insani yönleriyle de dikkat çekiyor. Dmytro Popov’un sahnede hayat verdiği Pinkerton ise tam bir tenor. İnsanı midesinden yakalayan o hoş sesi ile ne dese, ne yapsa Butterfly’ı kandırıyor. Pinkerton’un sahneye çıktığı her anda sesine kanmamak için kendimi telkin etsem de yine de kulaklarım beni dinlemeyip işittiği o güzel sesin arkasından koşup gidiyor.
 
Şahsen bariton seslerin her türlü ses grubundan çok daha fazla etkileyici olduğu kanaatindeyim. Sharpless rolünde bariton Karl-Magnus Frediriksson, Butterfly’a yaptığı seslenişlerle onu asla istediği yöne baktıramasa da ben ikinci balkondan ses tonundaki o cezbedici çağrıya kulak veriyor ve birden Nagazaki’de buluyorum kendimi.


©️ Pelin Ulca, Stockholm 
 
Hep empati yaparız düşünürken, bir olayı tartarken. Butterfly’ın Pinkerton ile olan evliliğinin aslında geçici olduğunu bilmesi ama yine de onu gözünde büyütüp yere göğe sığdıramayıp yıllar boyunca onu beklemesini belki yakından bakınca daha rahat anlarım diye ümitleniyorum ama nerede…
 
Dekorun arkasından gelen muhteşem bir koro sesi, beni alıp Verona’ya götürüyor. Verdi’nin Nabucco’sunda sakin bir şekilde dinlemeyi başaramadığım o harika an geliyor hatırıma. Koro şefi Jori Klomp, ekip üzerinde kurduğu hâkimiyetle entonasyon açısından son derece berrak ve dengeli bir bütünlük sağlamış. 
 
Japonları canlandıran uzun boylu İsveçliler gözüme biraz değişik gelse de kostümlerdeki İskandinav tasarımın başarısı ile göze görünmez ama hissettirir bir güzellikle sahnede olmalarına alışıyorum. Solistler, koro ve orkestra arasında, en eğitimsiz kulağın bile anında anlayacağı, derinlikli uyum ile Puccini’yi dinlemeye devam ediyoruz. Perdeler içerisindeki sahne geçişlerinin pek çoğunda duyulan büyülü arp sesi müzikal karakterle uyum içerisinde seyirciyi konunun içine çekiyor. 
 
Şef Daniel Carter yönetimindeki İsveç Kraliyet Orkestrası dinleyiciler üzerindeki duygu manipülasyonunu, leitmotifleri yorumlamadaki ustalığı ile yapıyor. “Mükemmel bir orkestra bu azizim!” diyerek ve iç geçirerek dinlemeye devam ediyorum. Sahneden daha gerçekçi konuşan bu topluluk müziği ustalarını önce içimden, temsil sonunda da “bravo maestro!” nidası ile dışımdan tebrik ediyorum. 
 
Butterfly’daki vokal dayanıklılık ve dramatik kırılganlık, Pinkerton’un güçlü sesi fakat problemli karakteri ve eserin vicdanı olarak alto sesi ile kulaklarımızı okşayan Suzuki’nin çırpınmaları arasında sonu belli olan bir filmi izliyor gibi üzülsem mi sevinsem mi karar veremediğim bir his ile hayal kurmaya devam ediyorum. Aslında Amerikalı deniz subayı Pinkerton’un Japon genç kız üzerindeki oyununu görüyor, bir yandan da Butterfly’ın bir kurban değil, sistemin ürünü gibi yaşadığını düşünüyorum. Puccini’nin romantik müziğinin yanı sıra acımasız bu hikâyenin hangi amaçla yazılmış olabileceğini içimde sessizce kurguluyor ve bulunduğumuz yıla ışınlanarak hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu fark ediyorum. Puccini bizi ağlatıyor, yönetmen ise neden ağladığımızı sorgulatıyor.
 
Evlendiklerinin beşinci dakikasında ortalığı dağıtmaya gelen amca Bonze’yi sahnede Lennart Forsén canlandırıyor. Dinîotoriteyi ifade eden bas sesi ile beni bile neredeyse ikna edecekken gidiyor ve ardından yine Butterfly’ı ikna için dakikalarca dil döken Pinkerton’a kalıyor meydan. Bunu izlerken hayatı ve insanları sorguluyor ama hemen ikinci balkondaki yerimde kendime geliyorum. 
 
Cio-Cio-San’ın seslendirdiği Un bel dì vedremo aryasında sadece hüzün yok. Sanki bir başkaldırış, bir isyan var. Yaşam benden başlıyor ve bende bitiyor derken, aslında seslendirdiği parça umuttan çok isyan tadını veriyor. Bu kadar trajediye ben hala ayaktayım mesajını veriyor. Izabela Matula, aryayı bitirdiğinde salonda kopan alkış furyasının ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, ben de avuçlarım kızarıncaya dek gönlümce alkışlamaya devam ediyorum. 
 
Pinkerton’un tema müziği dramatürjik olarak Puccini’nin sıklıkla kullandığı Amerikan Marşı esintileri ile sahneye adımını attığı her anda bizleri tesiri altına alıyor. Bilinmeyenin çekiciliği üzerine oturup bir kamyon laf yazılabilir ama ben eseri izlemeye dönüyorum. Bu akşamın temsili, aşktan çok bir güç dengesizliğini göstermiş oluyor bize. 2011 yılında ilk opera deneyimi ile sahnelere adım atan Sofia Adrian Jupither yorumu ile Madama Butterfly ve olmayacak aşkı Pinkerton arasındaki gözle görülmeyen – belki sadece Cio-Cio-San görmüyordu kim bilir – dengesizlikleri gün yüzüne çıkarıyor. İlk perde ile son perde arasında hem hissettiğimiz hem de dinlediğimiz coşkunun farkı, eve dönerken neleri düşüneceğimizi ortaya çıkarıyor. Jupither’in sıklıkla birlikte çalıştığı sahne tasarımcısı Erlend Birkeland’ın sade ama şık İskandinav tarzı, böyle olunca hem göze görünen hem de ruhu dinlendiren minimal tasarımı ile artık temsilin sonuna yaklaştığımızı anlıyor, hep Türk filmlerine atfettiğimiz o kötü ve biraz da acıklı kapanış ile ayağa kalkıp avuçlarımız kızarıncaya kadar alkışlıyoruz. 
 
Sahne önü ve arkası tüm ekibin, maestro Daniel’in ve orkestranın seyirci tarafından alkışlanması beklediğimden uzun sürüyor. Belli ki smokin ve gece tuvaletleri ile temsil izlemeye gelen saygın Stockholm dinleyicisi seyrettikleri ve dinlediklerinden memnun kalarak evlerine dönmek üzere hazırlanıyor. 
 
Pelin Ulca
 
 
 
 

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20