MAKALE

Roma'nın İkonografik Mekânlarında Tosca

08.04.2026


Paylaş:

Tosca’nın sahne dünyası, Roma’nın büyülü ve tarih kokan mekânlarıyla örülüdür. Her perde, şehrin farklı bir ikonografik mekânında geçer ve bu mekânların mimari özellikleri, operanın atmosferini belirleyici biçimde besler.
 
Victorien Sardou’nun 1887 tarihli La Tosca oyunundan ilham alan, Giuseppe Giacosa ve Luigi Illica’nın metinleriyle ve Giacomo Puccini’nin bestesiyle hayat bulan Tosca operası, 14 Ocak 1900’de Roma’daki Teatro Costanzi’de ilk kez sahnelendi. Puccini, bir Paris seyahati sırasında, tanınmış Fransız yazar Sardou’nun La Tosca isimli dramını Sarah Bernhardt ve Coquelin gibi dönemin yıldız oyuncularıyla sahnede izledi. Uzun süre oyunun tesiri altında kaldı ve bu eseri mutlaka bestelemeye karar verdi. Ancak ortada Sardou ile önceden yapılmış birtakım sözleşmeler vardı. Tosca’yı bir opera hâline getirmek için ilk sözleşmeyi Giuseppe Verdi yapmış, fakat bir süre sonra yaşlılığını gerekçe göstererek bu projeden vazgeçmişti. İkinci sözleşme, dönemin bir başka bestecisi Alberto Franchetti’ye aitti ve Franchetti’yi bu haktan vazgeçirmek kolay olmadı. Yayıncı Giulio Ricordi ile libretto yazarları Illica ve Giacosa da devreye girdiler, uzun tartışmaların ardından Franchetti nihayet bu haktan vazgeçmeyi kabul etti. Böylece Puccini, Sardou ile doğrudan anlaşabilecek duruma geldi, ancak o zamana kadar dört opera yazmış olmasına rağmen hâlâ ciddi tereddütler taşıyordu. Manon Lescaut ile La Bohème büyük başarı kazanmıştı, ama Tosca onlara hiç benzemiyordu. Çok kanlı, dehşet verici, politik entrikalarla dolu bir dram söz konusuydu; Puccini, kendi “yumuşak” lirik müziğinin bu hikâyeye fazla sert kaçmasından çekiniyordu. Sardou da besteciye hak veriyor, ama tereddütlerini şu sözlerle siliyordu: “Üslûbunuzun Tosca’ya uymayacağından hiç korkmayınız, sayın Puccini. Siz kabiliyetli bir bestecisiniz. Zaten Manon, Mimì ve Tosca aslında hep aynı karakterlerdir. Hepsi de seven kadınlardır.”


Victorien Sardou (1831-1908)
 
Puccini besteleme çalışmalarına Haziran 1898’de başladı. Beş perdelik piyes, librettoda üç perdeye; yaklaşık 23 kişilik kadro ise dokuz ana karaktere indirildi. Opera, Eylül 1899’da tamamlanabildi ve ilk temsili 14 Ocak 1900 tarihinde, Roma’daki aynı sahnede, Teatro Costanzi’de verildi. O ilk gecede, soprano Hariclea Darclée’nin canlandırdığı Tosca, tenor Emilio De Marchi’nin Mario Cavaradossi’si ve bariton Eugenio Giraldoni’nin hayat verdiği Baron Scarpia, izleyenleri büyüledi. Salonda İtalya Başbakanı Luigi Gerolamo Pelloux ve Kraliçe Margherita di Savoia gibi önemli isimler de hazır bulunuyordu. Atmosfer son derece elektrikliydi. Kraliçe ve Başbakan, dönemin politik gerilimi nedeniyle sahnede ya da salonda bir şiddet olayı patlak vermesinden endişe duyuyorlardı (Kral Umberto, yalnızca altı ay sonra suikasta kurban gidecekti). Seyirciler arasında — hiç kuşkusuz eserin başarısız olmasını uman — Alberto Franchetti de vardı. Gösteriye geç kalanlar oldu, ayakta izleyenler bile sahneye sığmaya çalıştı; bazı seyircilerin gecikmesi, orkestra şefi Leopoldo Mugnone’nin eseri baştan başlatmasına neden oldu.


Giacomo Puccini (1858-1924)
 
Bir İtalyan operasının tüm özelliklerini taşıyan Tosca, prömiyerinin ardından karışık tepkiler alsa da kısa süre içinde Puccini’nin de tahmin ettiği gibi dünya çapında bir başarıya dönüştü. İlgi o kadar büyüktü ki Puccini, 1902’de Paul Ferrier’in Fransızcaya çevirdiği uyarlamayı onayladı. Bu versiyon 20. yüzyılın başlarında büyük başarı elde etti. 1959’da Manuel Rosenthal yönetiminde yapılan ünlü kayıt da Tosca’nın ölümsüzleşmesine katkı sağladı.
 
Puccini, müziğinin, bazen oldukça karmaşıklaşan librettolarda ortaya çıkan dramatik kusurların üstesinden gelebilen Verdi’nin müziğinin “erkeksi” gücünden yoksun olduğunu biliyordu, buna karşın Tosca’da müziğin teatral enerjisiyle dramatik yapıyı ustalıkla omuzlamayı başardı. Tosca, Puccini’nin en dramatik operalarından biri olarak kabul edilir, seyirciyi sürekli diken üstünde tutan ani olaylar ve gerilim dolu sahnelerle dikkat çeker. Müzikal anlatım hızlı tempolu, kısa ve keskin temalarla ilerler, bu temalar kimi zaman disonant armonilerle desteklenir. Örneğin operanın açılışında Scarpia’nın karakterini yansıtan üç akor — Si bemol Majör, La bemol Majör ve Mi Majör — arasında kurulan triton ilişkisi, “şeytan akoru” olarak adlandırılır ve karakterin uğursuz, şeytani doğasına gönderme yapar. Geleneksel bir uvertürün bulunmaması, eserin doğrudan aksiyonla başlamasını sağlar. Puccini, eserde kullandığı çan seslerini de tesadüfe bırakmaz, bunları Vatikan’ın meşhur Aziz Petrus Bazilikası’nın çanlarıyla aynı tonda besteler.


Hariclea Darclée (1860-1939)
 
Eserde karakterlerin psikolojik dokusu kadar, onların politik konumlanışı da önemlidir. Tosca’nın ölümcül zayıflıkları, anormal derecede kıskançlığı ve aşırı dindarlığı, dramatik çatışmanın temelini oluşturur. Cavaradossi’nin entelektüel bir liberterliği ve Napolyon’a duyduğu sempati, onu baskıcı politik güçlerin hedefi hâline getirir; bu hedef olma hâli, resmî iktidarın temsilcisi olan Scarpia’nın kişisel hırslarıyla birleşir. Scarpia’nın kaçak Cesare Angelotti’yi yakalamak zorunda oluşu ve aksi takdirde kendi ikbalinin tehlikeye gireceği gerçeği, karakterin içsel zalimliğini politik baskıyla iç içe geçirerek büyütür. Cinsellik, sadizm, din ve sanatın çarpıcı bir bileşimi olan Tosca, besteci ve libretto yazarları için gerçek anlamda bir yön değişikliği olmuş, onları yeni bir yüzyılın eşiğinde bambaşka bir estetikle yüz yüze getirmiştir.
 
Tosca’nın sahne dünyası, Roma’nın büyülü ve tarih kokan mekânlarıyla örülüdür. Her perde, şehrin farklı bir ikonografik mekânında geçer ve bu mekânların mimari özellikleri, operanın atmosferini belirleyici biçimde besler. İlk perde, Roma’nın kalbinde yer alan Sant’Andrea della Valle Bazilikası’nda yaşanır. Sant’Andrea della Valle, kentin tarihî merkezinde, Sant’Eustachio bölgesinde bulunan etkileyici bir Katolik ibadet yeridir. 1590’dan 1650’ye uzanan uzun inşaat sürecinde Giacomo della Porta, Francesco Grimaldi ve Carlo Maderno’nun emeğiyle yükselen bu yapı, 1608’de Maderno’nun müdahalesiyle genişletilmiş; kubbesi yükseltilmiş, 1655-1663 yılları arasında Carlo Rainaldi tarafından eklenen geç Barok cepheyle âdeta taçlandırılmıştır. Papa VII. Pius’un Enrico Benedetto Stuart’ın cenaze törenini burada düzenlemesi, 1918’de Aziz Maximilian Kolbe’nin rahip olarak burada kutsanması ve Papa XXIII. Ioannes ile Papa VI. Paulus’un esere verdiği önem, bazilikayı Roma’nın en önemli Barok yapılarından biri hâline getirir. Dış cephede Carlo Rainaldi’nin 1655-1665 yılları arasında tamamladığı geç Barok detaylar, ön meydandaki Carlo Maderno imzalı (1614) çeşme ile birleşerek büyüleyici bir atmosfer yaratır. İç mekânda Latin haçı planındaki geniş ana nef, hafif çıkıntılı transept ve soldaki Barberini Şapeli (1604-1616, Matteo Castelli) gibi unsurlar, sanatla tarihin iç içe geçtiği anlara ev sahipliği yapar. Domenico Passignano’nun 1616 tarihli sunak tablosu, birinci perdede ressam Cavaradossi’nin çalışmalarına ilham kaynağı olur. Bazilikanın 16,61 metre çapındaki ve 71,76 metre yüksekliğindeki kubbesi, Roma’daki en büyük ikinci kubbe olarak dikkat çeker.


Leopoldo Mugnone (1858-1941)
 
İkinci perde, Roma’nın görkemli Rönesans yapılarından biri olan Palazzo Farnese’de geçer. Regola meydanında yer alan bu saray, 16. yüzyıl Rönesans mimarisinin önde gelen örneklerindendir. Antonio da Sangallo il Giovane’nin, Kardinal Alessandro Farnese’nin emriyle 1514 yılında başlattığı inşaat, 1527’de duraksamış, 1541’de yeniden ivme kazanmış, Sangallo’nun 1546’daki ölümünden sonra Michelangelo devreye girerek üst cephedeki büyük saçak, merkezi kapıdaki balkon ve iç avlunun önemli bölümlerini tamamlamıştır. 1860-1863 yılları arasında Napoli Kralı II. Francesco’nun ikametgâhı olarak kullanılan yapı, Antonio Cipolla’nın yenileme çalışmaları ve eklenen fresklerle modern bir dokunuş kazanmıştır. 1874’te Fransız hükümetine kiralanan, 1911’de Fransa’nın eline geçen ve 1936’da yeniden İtalyan devletine devredilen Palazzo Farnese, bugün Fransa’nın İtalya Büyükelçiliği’ne ve École française de Rome’un kütüphanesine ev sahipliği yapmaktadır. Herakles Salonu’nda sergilenen ünlü “Herakles Farnese” heykeli ile Giacomo della Porta’nın Papa III. Paolo için tasarladığı “Merhamet” ve “Bolluk” heykelleri, yapının sanat dolu mirasını gözler önüne serer.


Sant’Andrea della Valle Bazilikası, Roma
 
Üçüncü perde, Roma’nın tarih boyunca stratejik önem taşımış yapılarından Castel Sant’Angelo’da geçer. Hadrianus Mozolesi olarak da bilinen bu anıt, Tiber Nehri’nin sağ kıyısında, Sant’Angelo Köprüsü’nün hemen karşısında ve Vatikan’a oldukça yakın bir konumda yer alır. Kale, Passetto adlı sağlam bir koridorla Vatikan’a bağlanır. M.S. 135’te İmparator Hadrianus’un kendisi ve ailesi için devasa bir anıtmezar inşa ettirme kararıyla başlayan yapı, mimar Demetriano’nun önderliğinde M.S. 139’da Antoninus Pius tarafından tamamlanmıştır. Orta Çağdaki veba salgını sırasında Papa Gregorius I’in kalenin tepesinde, kılıcını kınına koyan bir başmelek gördüğüne dair rivayet, yapı üzerinde derin izler bırakmış; bu olay kalenin “Castel Sant’Angelo” olarak anılmasına yol açmıştır. 13. yüzyılda tepesine dikilen melek heykeli, yüzyıllar boyunca kalenin sembolik önemini pekiştirir. Kale, zamanla Crescenzi, Pierleoni ve Orsini ailelerinin eline geçer, 1365’te Papalık Devleti’ne devredilir. Papa Niccolò III’ün inisiyatifiyle inşa edilen Passetto sayesinde papaların kaçış yolu hâline gelir. Bugün Castel Sant’Angelo, tarihî ve mimari zenginliğiyle ziyaretçilerini büyüleyen bir müze olarak varlığını sürdürmektedir.


Capella Barberini, Roma
 
Tosca, sanatçılar tarafından yazılmış ve sanatçılar hakkında olan bir eser olarak, sanatçının otoriter bir rejimdeki rolünü, baskı dönemlerinde sanat yapılıp yapılamayacağını, bu ortamda kalmanın mı yoksa gitmenin mi doğru olduğunu, baskıcı politik gerçekliğin koşullarını kabul etmenin suça ortak olup olmadığını sorgular. Ama sanatçılar da bazen miyop olabilir, toplumun baskıya giderek daha fazla kaydığını fark etmeyebilirler. Tosca, muazzam bir hayal gücüne sahip bir kadın olarak, bir perdelik süre boyunca tamamen farklı bir hikâyede yaşadığını sanır. Onun için mesele kıskançlık ve aşk ihanetidir. Oysa karşısında, cinsel şantaj yapan, işkence eden, öldüren bir psikopat vardır. Bu, Puccini’nin birinci perdede seyircinin boynuna astığı ilmek gibidir: aşk hikâyesi ve onun ilhamıyla gelen büyüleyici müzik karşısında, az önce tanık olduğumuz politik bir mahkûmun — öylesine zayıf ve işkence görmüştür ki Cavaradossi onu tanıyamaz — varlığını unutmak isteriz.
 
Tosca’nın politik gerçekliğe uyanışı, “diğer odada” gerçekleşen iğrenç dehşetleri fark etmesiyle başlar ve ikinci perdenin yakıcı yoğunluğunu yaratır. Tosca’nın Scarpia ile uzun sahnesi, onun olağanüstü çift doğası etrafında şekillenir: O, tiyatronun yaratığıdır, tutkulu ve zarif bir prima donnadır ama aynı zamanda derin bir dindar Hristiyan kadındır. Scarpia tarafından tecavüze uğramak, sevgilisinin hayatı karşılığında ödemesi gereken korkunç bedeldir. “Tanrım, neden bana bunu yapıyorsun?” diye sorduğu anda, sanat ile inanç arasındaki bütün dengeler çöker.


Palazzo Farnese, Roma
 
Scarpia’nın bodrumundan, yani işkencenin ve iktidar şiddetinin en karanlık mekânından bir kaçış var mıdır? Operanın son perdesinde tam bu sorunun kavşağında, Tosca yeni bir şiirsel alan açar: Tosca’nın anılarına, vizyonlarına ve en büyük umutsuzluk anında hem teatral hem de dini hayal gücüne yaptığı yolculuğa tanık oluruz. Puccini’nin dehası şurada yatar: Tosca, sevgilisinin infazının yalnızca sahte mermilerle yapılan bir “tiyatro” oyunu olduğuna inanır ve bu körlüğün — Scarpia gibi birinin sözüne güvenmenin anlamsızlığını görememesinin — trajik sonuçlarını eser sonunda görürüz. Cavaradossi ve Tosca Roma’dan sağ çıkamaz. Ama ölümden hemen önce, iki genç sanatçı olarak dünyayı dolaştıklarını, sanatlarını, renklerini ve müziklerini özgürce yaydıklarını hayal ederler. İroni şu ki, bunu asla yapamayacaklardır; daha derin ironi ise şudur: sahnelenen her Tosca performansında, aslında tam da bunu yapmaktadırlar — dünyanın Scarpia’larının ölümcül sinsiliğine karşı, sanatın gerçeği dönüştürebileceği ütopyacı inancı sahne üstünde yeniden hayata geçirilmektedir. Peki sanat gerçekten dönüştürebilir mi? Puccini sanki bize şöyle der: “Müziğin tadını çıkarın, ama hikâyeyi unutmayın — işaretleri görmezden gelmek sizin sorumluluğunuzdadır.”

 

Castel Sant’Angelo, Roma
 
Operanın başkahramanı Floria Tosca, vahşi nefreti kadar aşktaki cesaretiyle, batıl inançlı ama romantik, gururlu, zarif, kıskanç, cilveli, şefkatli ve meydan okuyan doğasıyla tanınan, Roma’da ünlü bir opera sanatçısıdır. Hem halk hem de dönemin yüksek sosyetesi tarafından sevilir. Puccini’nin versiyonunda Tosca politik olarak daha sessiz, sahnede âdeta apolitik bir figürdür, buna karşılık Sardou’nun özgün oyununda çok daha aktif ve belirgin biçimde monarşi yanlısıdır. Oyunda Tosca’nın geçmişine dair ayrıntılar da verilir: Verona’daki Benedikten rahibeleri tarafından yetiştirilmiş, keçi çobanlığı yaparken müzik yeteneği keşfedilmiştir. Opera boyunca seyirci, onun dünyadaki düzene ve kesinliğe olan inancını yavaş yavaş kaybedişine tanık olur.
 
Mario Cavaradossi, babası Romalı, annesi Fransız olan genç bir ressamdır; cumhuriyetçi bir devrimci ve Tosca’nın sevgilisidir. Sardou’nun oyununda “Jakoben” ve “Voltaireci” olarak tanımlanır. Voltairecilik, Fransız Devrimi’yle bağlantılıdır; adalet, eşitlik ve kilise ile monarşinin ilahi otoritesini sorgulama fikirleriyle özdeşleşir. Bu düşünceler, onu dönemin baskıcı güçleriyle — Tosca’da Scarpia tarafından temsil edilen iktidarla — felsefi bir çatışmaya sokar. Cavaradossi’nin devrimci görüşlerini gösteren fiziksel özellikleri bile polis tarafından tehdit olarak algılanır: pudralı peruk takmamak, kısa saç kesimi, sakal bırakmak, uzun çizmeler giymek… Hepsi “devrimci” işaretlerdir. Sardou’nun oyununda Cavaradossi, kilisede fresk yapma teklifini ücretsiz sunarak, Scarpia gibi otoriteleri kandırmayı ve onların gözü önünde, ama görünmez kalarak var olmayı amaçlar.
 
Baron Vitellio Scarpia, Roma polis şefidir. Puccini tarafından “dindarlığıyla şehvetini gizleyen bağnaz bir satir, hem günah çıkarıcı hem cellat gibi davranan bir liberten” olarak tanımlanır. Sardou’nun oyununda Scarpia, kısa süre önce Napoli sarayı tarafından Roma’ya atanmış bir Sicilyalıdır. Karakterin en az iki gerçek kişiden esinlendiği düşünülür: dini maskesi altında acımasızlığıyla tanınan Baron Scarpia (Gherardo Curci) ve Te Deum üzerine yazılmış bir hiciv şiirine konu olan Sicilyalı yargıç Vincenzo Speciale. Scarpia’nın ilk adı “Vitellio” da Roma İmparatoru Vitellius’a (M.S. 15-69) bir gönderme olabilir, o da zalimliğiyle bilinir. Bütün bu göndermeler, Scarpia’yı hem tarihsel bir figür hem de iktidarın yozlaştırıcı gücünün sembolü hâline getirir.
 
Cesare Angelotti ise gerçek bir figür olan Luigi Angeloni’den (1759-1842) esinlenmiştir; 1798’deki başarısız Roma Cumhuriyeti’nin liderlerinden biridir. Puccini’nin operasında onun tek suçu Cumhuriyet’e katılmış olmaktır. Sardou’nun oyunundaysa, Lady Emma Hamilton ile yaşadığı bir aşk ilişkisi ve onun intikamı yüzünden hapse düşmesi anlatılır. Her iki versiyonda da Scarpia’nın adamlarının eline geçmemek için Cavaradossi’nin bahçesindeki kuyuya gizlenir ve orada intihar eder. Böylece Tosca’nın politik gerilimle örülü trajedisi, bireysel cesaret ile devlet şiddeti arasındaki çatışmayı, sahne üstünde ve müziğin içinde unutulmaz bir biçimde görünür kılar.
 
 
 
 

 

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20