SÖYLEŞİ

Kâzım Çokoğullu ile Müzik Üzerine

12.05.2026


Paylaş:

Sıla Akgün, klasik gitar icracılığındaki teknik yetkinliğini yenilikçi bestecilik anlayışıyla birleştiren, uluslararası platformlarda sergilediği performansların yanı sıra akademik çalışmalarıyla enstrüman repertuvarına kuramsal ve icrai derinlik kazandıran, müzikal anlatısını sınırların ötesine taşımaya devam eden Prof. Kâzım Çokoğullu ile keyifli bir söyleşi yaptı.
 
Sizce bir müzik bölümü öğrencisinin; yalnızca mesleki başarıyı hedeflemekle yetinmeyip karakteri, değerleri, etik duruşu ve sanatsal felsefesiyle kendi icracı veya eğitimci kimliğini şekillendirebilmesi için hangi özellikleri geliştirmesi gerekir?
Bu soruya dair üç madde var benim kafamda. İdeal bir öğrenciyi düşündüğümde aklıma ilk olarak; merak, çalışkanlık ve disiplin geliyor. Bir bireyin -bu öğrenci de olabilir, farklı bir meslek alanında çalışan biri de olabilir- soruda vurguladığın o etik duruşu, ideal öğrenci olma hâlini geliştirebilmesi için öncelikle bir öz saygıya sahip olması gerekir. Bu öz saygının oluşabilmesi ise içten gelen samimi bir merakla başlar. Burada bahsettiğim merak, dışarıdan gelen bir beklentiye ya da ödül/takdir motivasyonuna dayalı değildir; tamamen içten gelen bir merak, bu merakın sonunda çalışma ve bu çalışma da bir disiplin içerisinde oluyor tabii ki. İşte bu üç madde olduktan sonra da o birey etik ilkelere sahip oluyor ve en başta dürüst biri oluyor aslında. Çalışkansanız, disiplinliyseniz, hayat konusunda meraklıysanız zaten ideal bir akademisyen, ideal bir müzisyen, ideal bir bilim adamı olabilirsiniz. Bunların hepsinin gerçekleşebileceğini düşünüyorum.
 

Müzik dinlemenin icracılık üzerindeki etkisi sizce nedir? Bu etki doğrultusunda öğrenciler nasıl bir dinleme bilinci geliştirmelidir?
Dinlemek ve icra etmek arasında çok kuvvetli bir bağ vardır. Çünkü müzikle kurduğumuz ilk bağ esasında dinleme yoluyla gerçekleşir. Birbirimize dönüp sorsak, müzikle ilk temasımızın bir sesi duymakla başladığını fark ederiz. Belki çok küçük yaşlarda, bilinç tam olarak oluşmamışken duyduğumuz bir müzik ya da melodi bizde bir merak uyandırmıştır. Bu nedenle müzik, doğası gereği dinleme, duyma ile başlayan bir sanattır. İlk müzisyenin nasıl ortaya çıktığını kesin olarak bilemesek de dinlemeye odaklanmış bir insanın bu sürecin başlangıcında olduğunu düşünebiliriz. Yıldırımın, gök gürültüsünün sesi, fırtınanın ağaçlar arasından geçerken çıkardığı o tüyler ürpertici uğultu, doğadaki hayran olduğumuz sesler ve kuşlar… Bin bir tane melodi var o kuşların ötüşünde. Konuya bir deyim ile örnek vermek gerekirse şöyle bir söz var: “Ne yersen sen de o’sundur.” Biraz kaba ve incelikli bir laf değil fakat şöyle açıklayabiliriz; bir yerden sonra kulağımızı neye kabartıyorsak, neleri duyuyorsak bir yerde o oluyoruz. Dolayısıyla sorunun başında da söylediğimiz gibi müzik dinlemekle çalmak arasında çok kuvvetli bir bağ var. Arnold Schönberg müzik dinlemek için dahi eğitimli, terbiye edilmiş bir kulağa ihtiyaç olduğundan bahseder. Diyelim barok dönem, klasik dönem müziğini anlayabiliyoruz ama 20. yüzyıl müziğini anlamak için biraz kulağımızı o döneme ait müziklere kabartmamız, anlamaya çalışmamız lazım. Dolayısıyla bir sanatçının icra ettiği ve dinlediği müzik çok sıkı bağlara sahip ve onun kişiliğini, müziğinin yapısını, türünü, her şeyini belirleyen bir konu bu.
 

Gitar eğitiminde gözlemlediğiniz temel sorunlar nelerdir? Konservatuvarlardaki mevcut müfredatın bu sorunların oluşumundaki etkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Bu soru bence çok güzel bir yerde geldi. Çünkü konservatuvar öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğunda gözlemlediğimiz en önemli problem şu ki, öğrencinin öğrenim gördüğü o çalgının öğretildiği bir metot ve bu metotların bağlı olduğu bir müzikal dönem var.

Piyano çalan bir öğrenciyi düşündüğümüzde o öğrencinin Czerny etütlerini es geçmediğini biliriz. Buradan şuna bağlamak istiyorum, öğrencilerimizin günlük yaşamda maruz kaldığı ya da dinlemeyi tercih ettiği müzikler klasik müzik değil başka tarzda müzikler genelde. İşte en büyük problem bu. Günlük hayatta aşina olmadığı bir müzik tarzı ile çalgısını öğrendiği için öğrencinin biraz ilgisi kayabiliyor, ilgisizlik başlayabiliyor ve sonrasında da öğrenciden iyi verim alamama problemi başlıyor. O yüzden bir önceki soruya dönecek olursak, konservatuvarlarda okuyan öğrencilerimizin alanlarıyla ilgili müzikleri dinlemesi gerekiyor. Örnek vermek gerekirse, iyi şefler dünyayı dolaşıyor ve o ülkelerin en iyi yemeklerini tadıyorlar. Sadece kitaplardaki tariflere bakarak iyi bir şef olunması mümkün değil. O yüzden öğrencilerimizin de kendi bölümlerinde bunu sağlaması gerekiyor. Ben de bu amaçla bölümümüzde öğrencilerimize Açıklamalı Müzik Dinletisi dersi veriyorum, sen de katılmıştın ve büyük bir dikkatle izlemiştin. Dinlemeden çalmak mümkün değil ve hangi tarzda çalıyorsanız hem o tarzda hem de diğer tarzlarda müzikler dinlemek gerekir. Etrafımızda Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Itri ve ismini zikredemeyeceğim kadar çok Türk müzik kültürüne ait bestekâr var. Özellikle kendi müzik kültürümüze ait bestecileri dinlemek bizim ufkumuzu genişletecektir ve o zaman öğrencinin dikkat eksikliği gibi bazı problemler daha aza indirgenecektir. Çünkü öğrenci o müzikleri dinlediği için o dünyaya odaklanacak ve o dünyada yaşamaya başlayacak. İşte o zaman enstrümanına sıkı sıkı sarılacak.
 

Derslerinizde öğrencilerinizin notaları üzerine ayrıntılı müzikal yönlendirmeler yazmamayı tercih ettiğinizi biliyorum. Bu yaklaşımın onların müzikal bilinç geliştirmelerine nasıl katkı sağladığını düşünüyorsunuz?
Ben her zaman bireyin özgürlüğüne inanmışımdır. Kendim de öyle olduğum için geçmişte öğretmenlerime zor zamanlar yaşatmış olabilirim ama onların dediklerini her zaman a’dan z’ye yapardım. Ancak bir noktadan sonra da insanın özgür olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sanat dediğimiz kavram toplumla bağlantılı olsa da o özgür, çocuksu, hiçbir yere bağlı olmayan akıl o sanatı bir yerlere götürüyor. Özgürlüğü ne kadar sevsem de şöyle bir tehlikesi var: Özgürlükten önce ilk başta denenmiş ve kabul edilmiş olanı hocalarımızdan öğrenmemiz gerekiyor. Bu bir kesinlik. Öğrencilerin ders anlamında hocasının ona söylediği teknik-müzikal çalışmalarında hocasına karşı biraz itaatkâr olması lazım meslek anlamında. Çünkü başka bir yolu yok. Hocayı ilk başta dinleyip dediklerini eksiksiz yapıp öğrenmeye başladıktan sonra onu zaten hissediyorsun. Ben notalara müzikal yönlendirmeler yazmayı çok tercih etmiyorum fakat şimdi de şöyle bir sorun ortaya çıktı: Gençlerimizde çok fazla şeyle meşgul oldukları için biraz dikkat eksikliği var. Gençlerimizi bu noktada anlıyorum fakat derste onların hayal dünyalarını sınırlandırmadan söylediğim ve nota üzerinde yazdığım çok minik notlar, en temel şeyler bile unutulmuş ve yapılmadan bir sonraki derse geliniyor. Bu yüzden tavrımı değiştirmek zorunda kaldım maalesef ve artık bir şeyler yazıyorum nota üzerine. Örneğin şu pasajda duate p-i-m olmalı gibi… Çünkü temel konuları bilmeleri ve yapmaları gerekiyor. Ama hâlâ öğrencinin özgür olması gerektiğini düşünüyorum. Müzikal konularda, renk kullanımında, tempo hızlarında olabilecek seçenekleri, fikirlerimi söylüyorum, sonrasında hangisini tercih ettiğini soruyorum.
 

Bir öğrencinin gelişim sürecinde teknik, müzikalite ve yorumculuk becerileri sizce nasıl dengeli bir şekilde ele alınmalıdır?
Müzik çok özel bir alan ve bu özel alandan çıkmış bir sanat ve müzik diğer sanat dallarıyla oldukça bağlantılı. Somut olmayan kavramların konuşulabildiği, gerçekten de gizemli konularla dolu bir alan. Bazen bir ses duyuyoruz ve o ses bizde bir his uyandırıyor. Bir tamburun sesi, bir kudümün sesi, bir trompet sesi… Evet bir teori var, bir teknik var ama aynı zamanda tarifi çok zor bir duygu var. Müziği öğreten insanlar, müziği somut örnekleriyle, tekniğiyle mi öğretmeyi yoksa fantezi dünyasında, düşünce evreninde, o duygu âlemindeki yansımalarından bahsederek mi öğretmesi gerektiği ikilemini yaşıyor. Ben ilkini tercih ediyorum, bunu daha somuta indirgemek peşindeyim. Çünkü o soyut kavramlardan bahsettiğim zaman öğrencinin kafası karışıyor. Soruda bahsettiğin o yorumculuk işte o hayal dünyası, fantezi dünyası, duygu dünyasıyla alakalı ve o kişinin kim olduğuyla ilgili bir konu. Yorumculuk öyle büyük bir konu ki ilk soruda konuştuğumuz etik duruşla, kişinin nasıl biri olduğuyla alakalı. Ben bu konuyu öğrencinin bulması gerektiğini düşünüyorum. Bu onun sorumluluğu. Benim sorumluluğum öğrenci Fernando Sor’un Grand Solo eserini hangi tempoda çalmalı ya da hangi tempoda çalmamalı ve komik duruma düşmemesi noktasında yol göstermek. Müzik ciddi bir konu ve bazı şeylerin belli bir kararı, ayarı, dengesi var. Ben böyle şeylere odaklanmayı doğru buluyorum. Örneğin müzikal konularda cümleler mesela… Bazen cümleler değişebilse de bu somut bir konu. Cümle yapısı, form, armonik yapılar… Bunlar, her zaman öğrencilerin işine yarayacak somut konular. Veya tempolar; allegro, allegretto, andante gibi… Ve teknik konular… Teknik ve bilgi üzerine olan konular üzerine eğilmek istiyorum ben. Öğrenciler bunları layıkıyla yaptıktan sonra yorumculuk da muhakkak gelecektir.
 

Uzun soluklu konservatuvar eğitiminde öğrenci-öğretmen ilişkisinin sürekliliği ile farklı bakış açıları kazanma ihtiyacı arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Öğretmen değişikliği hangi durumlarda gelişimi destekler? Bu birliktelik ideal olarak ne kadar sürmeli sizce?
Bence başarılı öğrenci hoca değiştirsin. Başarısız bir öğrencinin öğretmenini değiştirmesinin bir anlamı yok. Çünkü ilk başta öğrenci her şeyden bağımsız olarak, öğretmenin dediğini yapmalı ve sonrasında başarılı olmalıdır. Bu şu anlama geliyor: Öğrenci, öğrenci olabilmiş. Bu da bir meslektaşımız Serkan hocamızın sözü, öğrenci olabilmek diye bir şey var. Düşündüğünüz zaman gerçekten o da bir mertebe yani öğrenci olabilmek iyi öğrenci olabilmek bir mertebe. Şimdi eğer öğrenci bir öğretmende başarılı olamıyorsa diğer öğretmene geçmesi çok faydalı olmayabiliyor, naçizane kendi görüşüm bu. Herkesin farklı görüşü var bu arada bu konuyla ilgili. Geçen de meslektaşlarımla da bu konuyu konuştuk. Bence öğrenci öğretmen değiştirmeli. Ama iki-üç sene çalıştıktan, iyi seviyeye ulaştıktan sonra en azından lisans döneminin son senesi değişiklik yapılabilir. Fakat şuna karşıyım. Her sene veya her dönem başka bir öğretmenle çalışmak... Böyle uygulamalar da duyuyoruz. Siz çiçeği bir yerden koparıyorsunuz. Kök saldırmak için bir suya koyuyorsunuz. Olmadı başka yer şuraya, ama olmadı başka yere. Kök salamıyor ki o çiçek. Nasıl kök salacak? O yüzden bir zaman gerekiyor. Ben öğrencilerime her zaman şunu söylüyorum: Ustalık sınıfları, eğitimler ne varsa muhakkak gitmeliler. Ama bir öğrencinin özellikle lisans eğitimindeyse bir süre aynı hocayla iki-üç yıl devam etmesi sanıyorum daha uygun gibi geliyor.
 

Juilliard School’da Sharon Isbin ile geçirdiğiniz eğitim süreci, müzikal yaklaşımınızı ve teknik anlayışınızı nasıl şekillendirdi?
Sharon Isbin çok katı bir hoca, eski ekolden geliyor. Zihin eğer bir tehlike veya bir otorite baskısı, bir şey görürse bunu hani şey yapmak için demiyorum, bu iyi bir şey mi bilmiyorum ama bazen o böyle sert hocalara giderken daha çok çalışırsın ve elinden gelenin daha iyisini yaparsın. Ben elimden gelenin en iyisini yapıyordum ve iyi bir sonuç oldu sanıyorum benim için. Onda unutamadığım en önemli şey tempo konusuydu, bu konuda ciddi bir öğretmendi. Hani birkaç önceki soruda demiştim ya müzik müziğin temel unsurları… Sharon Isbin bana müziğin temel unsurlarından bahsetti. Hâlbuki bu mesela belki çok daha önce bahsedilmesi gereken bir şey ama ben yüksek lisansta öğrendim. Tempo kavramı ve ona sadık kalma ve tempo her şey yani... Tempo konusuna, vibrato ve legato, portamento konusuna çok önem verirdi ve kendisinin de çok güzel kayıtları var. Romantik dönem, Tarrega, Capricho Arabe… Onun o portamentoları vibratoları hâlâ gözümün önünde ve bunları bana belki yapayım diye söylemedi ama ben onu gözlemlerken bize gösterirken öğrendim. Bir yandan böyle bir şey olduğunu onda gördüm. Yani bir şeyi öğrenmenin müzikal bir konuyu görerek ve duyarak öğrenmenin gücünü biraz onunla olan çalışmalarımda öğrendim. Çünkü çok kendine özgü bir tonu ve kendine özgü bir hâkimiyeti vardı. Vibratosu dediğim gibi portamentoları, glisandoları o konuları yani romantik anlayışı ondan öğrendim diyebilirim.
 

Beste ve düzenlemeler yapıyor olmanız icracılığınızı ve müziğe bakış açınızı nasıl etkiliyor?
Bunu özel bir soru olarak değerlendiriyorum. Bu soruyu genel olarak sorarsak bir bestecinin nasıl beste yaptığıyla ilgili çok farklı şeyler ortaya çıkabilir. Çünkü artık herkes besteci şu dönemde. Herkes beste yapıyor ve kendini besteci olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla hani bunun, bunu açıklamanın bir değeri var mı bilmiyorum o anlamda. Çünkü her türlü beste bir besteci tarafından yapılıyor. O besteci bir çalgıyı çalıyorsa bu soru onlara da sorulabilir ve çok farklı cevaplar gelebilir. Ama ben kendimle ilgili şöyle söyleyebilirim: Bestecilerin eserlerine karşı bakış açım biraz değişti. Yani yorumlamayla ilgili tabii ki farklı bakış açılarım oluştu. Cümlelemeye, müziğin oluşumuna mesela bir besteci gözünden bakabiliyorum. Çünkü diyorum ki bir temayı almış ve bu tonalitedeyken sonra bir modülasyon tercih ederek buraya götürmüş müziği. Besteciliğin etkisiyle bu tarz şeyleri daha kolay ve net bir şekilde görebiliyorum. Ama şöyle bir negatif yanı da oluyor biraz. Besteci olduğum için biraz fazla eleştirel yaklaşıyorum ve benim kendi yapım da biraz eleştirel sanırım. Olayları eleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü eleştirerek tamam diyorum, ben böyle yapmamalıyım. Bir beste yapacaksam bu böyle olmamalı. Çünkü ne olmamalı onu araştırırken olması gereken ne onu buluyorsunuz bir beste yaparken. Dolayısıyla bazı bestecilere biraz eleştirel yaklaşıyorum ve şundan tedirgin oluyorum. Şimdi bazı bestecilerin bazı eserlerine eleştirel bir gözle baktığım için o eserin benim gözümde değeri biraz düşüyor. Bunu öğrencime yansıtmamam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sonuçta belki o benim zevkimle ilgili bir şey de olabilir. Yani benim tercih etmeyeceğim bir yol olduğu için çalmayı da tercih etmeyeceğim bir müzik olabilir. Ama işte orada biraz susmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öğrencim için belki o güzel bir müzik. Belki onun için değerli bir eser. O yüzden böyle bir negatif yönü olabiliyor.
 

Bir eseri yorumlarken özgürlükle besteciye sadakat arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Bu yaptığınız işe verdiğiniz saygı ile ilgili, hani ilk soruda konuştuğumuz; merak, çalışkanlık ve disiplin... Şimdi bu üçünü edinmiş bir insan, bir birey, bir araştırmacı, bir icracı ne olursa olsun zaten bestecinin eserini hassasiyetle ele alır. Bir bakar bu bestekâr ne yapmak istedi acaba? Yani hangi tempoda tasarladı veya bazen besteciler o çalgıda çok uygun bulmadığım bir tempoyu da tasarlayabiliyorlar. Yani çok uygun bir tempo değil mesela veya o pasaj çok uygun bir pasaj değil. O zaman hem bestecinin o düşüncesini bozmadan ama aynı zamanda yapılabilir bir tempoda çalmak sizin sorumluluğunuz oluyor. Bu bir sorumluluk meselesi. Ama bu çok ince bir çizgi. Tamam, besteciye sadakat kesinlikle olmalı tabii ki. Bestecinin ne yapmak istediği, felsefesi neydi? Bu parçayı yaparken düşüncesi neydi? Bunlar düşünülmeli. Ama sonuçta besteciler de kusursuz insanlar değil. Onlar da bizim gibi öğreniyorlar. J. S. Bach niye bu kadar büyük bir besteci? Çünkü dönemindeki en iyi bestecileri araştırmıştı. En iyi org eserini kim yazıyor? Buxtehude. Hemen onun eserlerini araştıracağım. En iyi keman konçertolarını kim yazıyor? Antonio Vivaldi. Hemen onun 4 Mevsim Konçertolarını öğrenmem lazım. İşte Bach o yüzden çok iyi keman konçertosu yazıyor ve çok iyi org eserleri yazıyor. Çünkü en iyi org eserini kim yazıyorsa ondan çalıştı öğrendi. En iyi keman konçertosunu kim yazıyor ondan çalıştı öğrendi. Dolayısıyla onlar da öğreniyorlar ve tabii Bach için söylemiyorum bunu. Bestecilerin de o çalgıyla ilgili özellikle bir gitar alanında -yani solo bir çalgından bahsediyorsak- tahmin edemeyecekleri bazı teknik konular olabilir. İlla hani bu kutsal kitap gibi besteci öyle yaptı diye tamam bu böyle olmak zorunda da değil ama işte bunun bir vicdan terazisi var. Yani adalet terazisi var. O teraziyi iyi ayarlamak gerekiyor. O da o dönemi iyi araştırmak. Yani genel olarak o dönem hakkında, besteci hakkında iyi bir bilgi sahibi olmak ve iyi icracıları dinlemekle gerçekleşiyor. O yüzden hem sadakat hem de o icracının sorumluluğu da eline alabilmesi veya sorumluluğu ele eline alabilecek altyapısı, donanımı, entelektüel bakış açısı olmalı.
 

Hem icracı hem besteci kimliğinizle baktığınızda, gitarist olan bestecilerle gitarist olmayan bestecilerin gitar için besteledikleri eserler arasında, enstrümanın olanaklarını kullanma ve müzikal düşünce açısından nasıl farklar gözlemliyorsunuz?
Biraz önce bahsettiğim gibi eleştirel bir bakış açısına sahip birisi olduğum için bu bazen meslektaşlarım arasında tatsız bir konu olarak ortaya çıkabiliyor. O yüzden bazen fikirlerimi söylemiyorum. İnsanı var eden şeyler ve bir varoluşu var. Oradan yola çıkıyorum. Şimdi ben neden bunu söylüyorum? Gitarist bestecilerin eserlerini dinlerken bir gün meslektaşıma dedim ki artık yeter yani basta re duymak istemiyorum. Lütfen başka bir ses alabilir miyiz? Çünkü müzik biraz başka yerlere gitmeli. Hep aynı şeyi ben biraz monoton buluyorum ama şimdi şu da var. Bu bir eleştiri. Tamam, benim yaptığım bir eleştiri ama tabii her şey benim yaptığım eleştiriden ibaret değil. Bir müzik dünyası, bir müzik kültürü var. İtalyanlar bunu tanımladılar: 16. yüzyılda. Sonare, tınlamak demek. Sonata da işte buradan geliyor. Sonata formu… Sonat, çalgı için yazılmış bir eserdir. Şimdi bakın çok güzel, ne diyor? Yani o çalgıda tınlayacak bir eser, solo eser. Peki gitarda altıcı teli re’ye çekip re’nin tınlayacağı bir eser yazmak kötü bir şey mi? Hayır, gayet de doğal bir şey aslında. O gitarist besteci gayet doğal bir şey yapıyor. Re’ye çekiyor ve bir sürü re notasıyla bir beste yazıyor mesela. Bu olabilir. Çünkü bu insanlığın müzik tarihinin doğasında olan bir şey. Tınlaması… Çünkü gitar orada güzel tınıyor. Veya mi diyebiliriz veya la. Çünkü mi ve la biliyorsun gitarda boş teller. Ama ben bunu kendim tercih etmediğim için artık gitarist bir bestecinin onları kullanması benim çok ilgimi çekmiyor ve dinleyemiyorum. Ama gitarist olmayan bir besteciyi dinlediğim zaman onun ne yapmak istediğini daha iyi hissediyorum. Çünkü o diyor ki bu gitar müziği nereye gitmeli acaba? Onun için hani o la mı, re mi efendim mi bemol minörden sonra do minör iyi tınlıyor mu gitarda bu onu ilgilendirmez. Bu da tabii iyi mi, artı bir şey mi bu da tartışma konusu. Çünkü bir şeylerin enstrümanda güzel de tınlaması lazım değil mi? Ama o bakış açısı bana daha özgür geliyor. Dolayısıyla kendim Gitar için Üç Parça eserimde ve diğer eserlerimde onu gözettim. Ben farklı bir şey, farklı tonlara modülasyon olan, farklı yerlere giden bir müzik istiyorum. Çünkü gitar öyle de güzel tınlayabilir ki sanıyorum güzel tınladı gerçekten. O yüzden sanıyorum bakış açısının geniş olması açısından besteci bir çalgıyı çalabilir ve bence çalmalı da ve o çalgıda usta da olmalı. Yani bir bestecinin hiçbir çalgıyı çalmayayım ben sadece beste yapayım düşüncesi, bu bana doğru gelmiyor. Ne demek efendim? Mesela sen daha çalgıdan nasıl ses çıktığını bilmiyorsun ve sesle, seslerin sanatıyla uğraşıyorsun. Peki, bir çalgıdan güzel akustik bir ses çıkartabilir miyim bunlar olmadan? Dolayısıyla gitarist besteciler gitarist olmalarıyla avantajlılar. Ama ben bir bestenin daha özgürce tasarlanması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir çalgının onu kısıtlamaması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden belki bu anlamıyla gitarist bestecilerin bestelerini biraz daha kısıtlı en azından fikir olarak biraz daha o gitarın içinde sıkıştığını düşünüyorum.
 

Bir eseri dönemine ve stiline uygun yorumlayabilmek, sizce yalnızca notayla kurulan bir bağ ile mi mümkün? Yoksa bestecinin dünyasını anlamak için dönemin estetiğine, çağdaş eserlerine ve benzer formlara da hâkim olmak gerekir mi?
Kesinlikle hâkim olması gerekir. Bu çok güzel bir soru. Neden güzel bir soru? Çünkü notaya bağlı kalmaktan bahsediyorsun. Ben şöyle düşünüyorum, bundan 300 yıl sonra veya şöyle diyeyim, her şey yok oldu! Hani öyle bir senaryo vardır ya dünyadaki her şey yok olur, hayat biter. Bizim notalarımızı gelecekteki 10 nesil sonraki insanlar bulsa nasıl bir müzik ortaya çıkar veya çıkabilir mi? Bence çıkamaz veya bilmiyorum çıka da bilir. Çünkü orada sadece ne var? Notaların hangi şekilde seslendirileceğini yazıyor değil mi? Atıyorum beşinci teldeki do veya gitardan bahsedersek üçüncü teldeki sol ama orada nasıl bir bağ içinde müzik akmalı ve akıyor bunu çok zor tahmin etmesi. Çünkü bu bizim bildiğimiz, ola gelen bir şey. Çünkü biz ustalarımızdan bunu öğreniyoruz. O şekilde çalıyoruz. Çünkü onlar bize gösteriyorlar ve dinliyoruz. Örnek olarak Barok müzik şu an mevcut bulunan Barok dönem çalgılarından dolayı hâlâ Barok tarzıyla icra edilebiliyor. Çünkü o çalgılar mevcut hâlâ. Şimdi bu o yüzden çok ilginç bir soru. Yani sadece notayla imkânsız… Öğretmeninizin olması lazım. O dönemin insanları doğal olarak hayatta olmadığı için o dönemi bildiğini varsaydığımız veya doğru şekliyle icra ettiğini kabul ettiğimiz ve kabul görmüş üstatları dinlememiz gerekiyor veya onlara gitmemiz gerekiyor. Dolayısıyla bu maalesef notayla olacak bir şey değil. 20. yüzyıl müziği ve romantik müzik bize daha çok bilgi veriyor. Çünkü o dönemlerde nota yazımı biraz gelişiyor. İşte hemen crescendo decrescendo veya ritardando yap ama ondan sonra hemen a tempo ve a tempodan sonra tempo değişikliği veya ölçü değişikliği… Çok daha fazla müzikal işaretler var ama Rönesans ve Barok dönemdeki nota yazısı çok daha kısıtlı olduğu için o dönemlere ait müzikleri o alanda çalışmış üstatlardan birebir gidip öğrenmek gerekiyor. Bu noktada nota orada yeterli kalmaz.
 

Hem aktif bir sanatçı hem de akademisyen olarak baktığınızda; ders sırasında sanatçı kimliği ile eğitimci kimliği arasındaki denge öğrenci üzerinde baskı oluşturmadan nasıl kurulmalıdır sizce?
Sanatçı kimliği var, sizin kendi özel hayatınızda sahip olduğunuz kimliğiniz ve var olduğunuz bir insan var. Ben elimden geldiğince şunu yapmaya çalışıyorum. Öğrenci rahat hissetmeli öğretmeniyle beraber. Tabii hani bunu ne kadar başarabiliyorum bilmiyorum ama olabildiğince bunu sağlamaya çalışıyorum. Fikrimi öğrencilerime beyan ediyorum ama şöyle söylüyorum. Bu benim kendi fikrim ama bu senin üzerine bir baskı hissettirmemeli. Bu illa böyle olacak diye bir şey yok. Ben kendi fikrimi seninle paylaşıyorum. Mesela müzik tercihi veya repertuvar tercihinde... Aynı zamanda o da bir sanatçı olacak, yani o da bir sanatçı adayı. Şimdi benim bir öğretmen olarak o konuda çok ciddi ve dikkatli olmam lazım. Rol model olma durumundan pek hoşlanmıyorum. Çünkü ben farklı bir insanım, öğrencim farklı bir insan ve zekâsı benden farklı, duygusal dünyası benden farklı, yetiştiği aile farklı. Dolayısıyla geldiği ve gideceği nokta bambaşka olacak. Her insan bambaşka ve özel. O yüzden ben açıkçası çok rol model olmayı istemezdim öğrencilerimin gözünde. Çünkü onlar başka bir şey olacaklar. Yani o olacakları şey, gelecekleri mertebe neden benimle sınırlı olsun veya neden kısıtlayıcı bir şey olsun. O yüzden bence akademisyen nötr olmalı. Ama tabii şimdi orada ince bir çizgi de var. Öğrenciyi de tek başına bırakamazsınız. Çünkü onun da bir yol, yordam, yöntem öğrenmesi lazım. Sanat usta çırak ilişkisiyle öğreniliyor. Bu her zaman böyleydi. O yüzden bu repertuvar bu zamana kadar çalınmış, kabul edilmiş bir repertuvar. Biz bunu çalıyoruz gitaristler olarak. Öğrencim de bunu öğrenmeli. Sonra gelecekte tabii ki farklı tercihler, farklı repertuvar olabilir. Ama öğrenciye altyapı, bir yol hani en azından istikameti göstermek gerekiyor ama öğrencinin o özgürlüğünü de kısıtlamamak lazım. Ben dikkat etmeye çalışıyorum. Bilmiyorum ne kadar başarılı oluyorum ama bence ideal bir öğretmen, benim idealimdeki öğretmen öğrenciye hem bir trafik tabelası gibi doğru yolu tarif etmeli ama o yolu kendisi yürütmemeli. Yani buradan geç şunu yap, bilmem ne yap. Hayır. Onu öğrenci kendisi bulacak iradeye sahip zaten. Zekâya sahip, akla sahip. Allah bize akıl, fikir, zekâ vermiş ve herkeste var bu. Bir tek öğretmende yok ki. İşte öğretmenler de böyle bir hataya düşüyorlar. Bunu özür dileyerek söylemek istiyorum. Öğretmenlik tamam önemli, ciddi bir meslek ama öğretmenler öğrenciler üzerinde çok baskı kuruyorlar ve onu çok duygusal bir ilişkiye dönüştürüyorlar. Farklı bağlar oluyor. Hayır. Öğretmen ve öğrenci profesyonel bir ilişkidir. Tamam, tabii ki öğrencilerimi seviyorum. Onlar da bana saygı gösteriyorlar, sağ olsunlar. Ama bunu çok iyi dengelemek gerekiyor. Öğretmen için öğrenci bir yere kadar eşlik edeceğin bir kişi ama senin görevin o kadar. Yani onun üzerinde fazla bir hak talep etmek veya onu himaye altına almak… İşte artık sen benim öğrencimsin, şöyle olacak, böyle olacak. Ben bunları doğru bulmuyorum. İşte bu özgürlüğün, o en baştaki sorduğun soruların hepsine karşı. Etik için Atatürk’ün çok güzel bir sözü var cumhuriyet ve demokrasi ile ilgili. “Cumhuriyet, ahlâki fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.” Neden? Çünkü özgürsün. Çünkü sen ne düşünüyorsan söyleme hakkın var. İşte öğretmenin de böyle olması, bunu sağlaması lazım. Yani demokratik bir ortam sağması lazım. Öğretmenin, bazı konularda bilgi sahibi, ilim sahibi bir kişi olsa bile otoriteyi zorlayan bir durumu yaratmaması lazım. İşte bu denge, ideal bir öğretmeni ortaya çıkartıyor. Ama tabii buna nasıl ulaşılır? Bu kolay bir şey değil.
 
Sıla Akgün 

 

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20