SÖYLEŞİ

Mihran Şigaher ile Müzik ve Ölüm Orkestrası Üzerine

16.05.2026


Paylaş:

Arjantin tango müzikleri araştırmacısı, tango eğitmeni, DJ ve yazar Mihran Şigaher ile keyifli bir söyleşi yaptık.
 

Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz? Mesleğinizde pek çok bileşen var ve hepsi kuşkusuz birbirini destekliyor.
Belirttiğiniz gibi, profesyonel yaşamımda tango eğitmenliği ve milongalarda DJ’lik yapıyorum. Ancak 20 yılı aşan bu yolculukta tangonun kültürel derinliği ve zengin müzikal tarihi en büyük ilgi odağım hâline geldi. Bu birikimi paylaşmak adına 2012 yılında kurduğum Tangoidea isimli bloğumda, türün tarihsel ve teknik analizlerini içeren yazılarımı düzenli olarak okurlarla buluşturuyorum. Tüm bu müzikal ve kültürel araştırmalarıma ek olarak, 2023 yılında gerçek olaylardan esinlenerek kaleme aldığım ilk romanım Ölüm Orkestrası raflardaki yerini aldı.
 

Arjantin tango çoğu kaynakta aşkın, tutkunun, yüksek duyguların müziği olarak geçiyor. Ancak tangoyu bu şekilde tanımlamanın tangoya biraz da haksızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü tango aynı zamanda hüzün, keder, özlem, sevinç duygularını da taşıyor. Ama nedense aşk ve tutku kelimeleri daha mı cazip kılıyor bu müziği? O nedenle mi böyle tanımlanıyor? Siz neler düşünüyorsunuz?
Haklısınız; tango çoğunlukla aşk, tutku ve şehvet ekseninde tanımlanıyor. Bu erotik algının kökeni, 1870 sonrası yoğunlaşan İtalyan göçüne ve Jorge Luis Borges’in eserlerinde savunduğu, tangonun genelevlerdeki o sert, kavgacı neşeden doğduğu tezine dayanır. Aslında sanılanın aksine, tangonun doğuşu tahmin edilenden daha eskiye, 19. yüzyılın başına ve coğrafi olarak çok daha öteye uzanır. Öncelikle şunu vurgulamalıyım: Tango aslında dişi ve siyahi bir ruha sahiptir. Etimolojik izlerini sürdüğümüzde, kelimenin ilk kez 1836 tarihli Küba Kelimeleri ve Tabirleri Sözlüğü’nde geçtiğini görüyoruz. Buradaki ilk tanımı oldukça çarpıcıdır: “Siyahilerin davul ritimleriyle dans etmek için bir araya geldiği toplantı.” Yani tango, Arjantin ve Uruguay’ı kapsayan Río de la Plata havzasına ulaşmadan çok önce Havana’da kimlik kazanmıştı. Peki, neden Arjantin ile bu kadar özdeşleşti? Burada sosyo-politik bir kırılma var. Bağımsızlığını ilan eden Arjantin, anayasası ile topraklarını işleyecek nüfusu çekebilmek için göçmenlere vatandaşlık hakkı tanır. Köleliğin hüküm sürdüğü o yıllarda bu durum, siyahi nüfus için muazzam bir özgürlük kapısı aralar. Burada küçük bir parantez açmak gerek; Arjantin ismi, Latince gümüş anlamına gelen “argentum” kelimesinden gelir. Tıpkı bölgedeki devasa havzanın, yani Río de la Plata’nın “Gümüş Nehir” anlamına gelmesi gibi... O dönemde bu bakir topraklarda gümüş olduğu efsanesiyle bölgeye akın eden bu ilk göçmen dalgası, beraberinde kendi müziğini, kederini ve umudunu da getirmiştir.
 
Buradaki en büyük ironi ise şudur: “Gümüş” vaadiyle isimlendirilen Arjantin topraklarında hiçbir zaman gümüş madeni bulunamamıştır. Zenginlik hayaliyle gelen o devasa göç dalgası, zamanla tarım ve hayvancılıkta uzmanlaşarak ülkeyi kalkındırmış; hayal ettikleri gümüşün yerini, emeğin getirdiği somut bir yaşam mücadelesi almıştır. İşte tango, tam da bu hayal kırıklığının, emeğin ve yeni bir vatan kurma sancısının melodisidir.
 

Tangonun kaynaklandığı müzik türlerine değinelim mi biraz da? İspanyol kökenli dans ve melodiler; Habanera, Milonga ve Andaluz…
Tango müziğinin kökleri; Habanera, Tango Andaluz ve Milonga Campera gibi farklı türlerin şehrin banliyölerinde âdeta bir potada erimesiyle oluşur. Bu simya, zamanla Tango Antigua’ya ve nihayetinde bildiğimiz o karakteristik Tango Porteño’ya evrilir.
 
Çoğumuzun Georges Bizet’nin Carmen operasından aşina olduğu Habanera, isminden de anlaşılacağı üzere Havana kökenlidir. Arjantin’e balıkçı gemileriyle ulaşan bu tür, zamanla Buenos Aires ve Montevideo aristokrasisinin salonlarına kadar sızar. İspanya’dan “Yeni Dünya”ya göçen ikinci önemli müzikal miras ise adını Endülüs’ten alan Tango Andaluz’dur. Bu tür, gezici İspanyol tiyatroları aracılığıyla Latin Amerika’nın damarlarına yayılır.
 
Öte yandan, Arjantin kırsalında babadan oğula geçen, sözleri anonim halk şarkıları vardır ki biz bunlara Milonga Campera diyoruz. Bu nokta benim için çok kıymetli; zira burada Anadolu ile bir benzerlik sezmek mümkün. Topraklarımızdaki âşıkların bağlamalarıyla icra ettikleri o anonim geleneğin bir yansımasını Arjantin kırsalında da görürüz. Gaucho denilen köylülerin içinden çıkan ve Payador olarak anılan bu gezgin müzisyenler, âdeta âşıklar gibi gitarlarıyla köy köy gezerek bu kır müziğini şehrin banliyölerine taşımışlardır.
 
Son olarak bu büyük mirasın içindeki siyahi imzayı, yani Candombe’yi unutmamak gerekir. Candombe, kölelikten azat edilenlerin hürriyet müziğidir; o ritmik davul vuruşları bir kurtuluş kutlamasıdır. Zamanla milonga, habanerayı “evlat edinerek” dönüştürür; bu hızlı yapı ağırlaşıp süzülerek Tango Antigua’ya, finalde ise Buenos Aires’in meşhur ruhuyla Tango Porteño’ya evrilir. Arjantinlilere göre tango, bu dansın başkenti saydıkları Buenos Aires’e, yani Porteñolara aittir. Küçük bir şerh düşmem gerekirse; Montevideo’nun da en az Buenos Aires kadar değerli ve önemli olduğunu düşünenlerdenim.
 

Tango orkestralarından söz edelim, dilersen biraz konuşalım. İlk zamanlar triolar vardı, keman, bandoneon ve piyano; ardından Francisco Canaro ile birlikte sextetler kuruldu. Keman ve Bandeneon sayısı arttı, kontrbas girdi, viyolonsel de öyle. Yaylı çalgılar ailesine katıldı. Ardından da klarnet ve gitar. Yeni besteciler ve orkestraları ile birlikte de tangoyu dans edilebilir şekle getirdiler. Carlos Di Sarli, D’arienzo, Miguel Calo, Pugliese. Sizden dinleyelim…
Tangonun müzikal mimarisi, siyahi göçmenlerin gelişinden çok sonra, 1870’lerde Avrupa’dan alınan ve özellikle İtalyan göçüyle şekillenen bir yapıya büründü. Bu toplumsal hareketlilik, şehrin lokantalarına ve genelevlerine kadar yayılan yeni bir eğlence kültürünü doğurdu. Müziğin ilk taşıyıcıları laternalardı. Ardından, popüler ezgileri çalarak hayatını kazanan duo ve triolar convetillo denilen büyük apartman bloklarının avlularında, genelevlerin önlerinde görülmeye başlandı. Notaya ihtiyaç duymadan, anonim şarkıları ezbere çalan bu müzisyenler için taşınabilir enstrümanlar ön plandaydı; gitar ritmi tutuyor, keman ve flüt ise melodiyi çalıyordu. Fakat hâlâ bu “sokağın dansı” salonlara giremiyordu.
 
Tangonun kaderini değiştiren ise bu “sokak dansının” Paris’e taşınması oldu. Parisli aristokratlar arasında büyük beğeni toplayan tango, bir anda Avrupa’nın bir numaralı dansı hâline gelince Buenos Aires’te de lüks salonlara girmeyi başardı. Mekânlar genişledikçe orkestralar da büyüdü.

Keman, kontrbas, piyano ve bandoneon müziğin gövdesini oluşturmaya başladı. Casa de Baile olarak anılan banliyölerdeki dans evleri yerlerini kabarelere, alaylı müzisyenler ise yerlerini konservatuvar mezunlarına bıraktı. İşte bu süreçte, bugün hayranlıkla dinlediğimiz o büyük ekoller doğdu: Piyanosuyla tangoya zarafet katan Carlos Di Sarli, “ritmin kralı” Juan D’Arienzo, dramatik derinliğiyle Osvaldo Pugliese ve tabii ki tangoyu klasik formlarla buluşturan devrimci isim Astor Piazzolla...
 

Arjantin Tango’nun en önemli çalgısı olan bandoneon hep Arjantin kökenli olarak bilinir, ancak Almanya’dan geldiğini pek bilen olduğunu sanmıyorum. Bunu da çok güzel anlatacağınıza eminim.
Evet, bandoneon aslında bir Alman göçmenidir. Enstrüman, Heinrich Band tarafından, org yerleştirilemeyecek kadar küçük olan kiliselerde ayinlere eşlik etmesi amacıyla bir tür concertina olarak icat edilmiştir. “Bandoneon” ismi ise bir telaffuz dönüşümünün eseridir; Arjantinliler Band & Union markasını telaffuz etmekte zorlandıkları için enstrüman zamanla bugünkü adıyla anılmaya başlanmıştır. Yerel dildeki bir diğer ismi ise fuelle’dir.
 
Bandoneonun bu kadar sevilmesinin nedeni, insan sesine en yakın tınıları verebilme kabiliyetidir. Ancak bu büyüleyici sesi çıkarmak hiç de kolay değildir; icracı, tuşları görme şansı olmadan, tamamen dokunma duyusu ve hafızasıyla çalmak zorundadır. Bandoneonun orkestralara dâhil olması yapıyı kökten değiştirmiş; o gezgin payadorların temel çalgısı olan gitar, yavaş yavaş ana orkestra yapısından ayrılmak durumunda kalmıştır. Yani bandoneon, tangonun sadece sesini değil, tüm kadrosunu yeniden dizayn etmiştir.
 

1917’li yıllarda Carlos Gardel ile birlikte sözlü tangolar dönemi başlıyor. Bu dönemde oldukça önemli aslında ve bu dönemde bestelenen La Cumparsita. Hiçbir tango bu kadar popüler olma şansına sahip olmamış. Arjantin Tango dans gecelerine milonga diyoruz. Bu gecelerin de La Cumparsita ile bitme ritüelini de yine okuyucularımız senden öğrensinler dilersen.
Carlos Gardel, Fransa’nın Toulouse kentinde doğan göçmen bir ailenin ferdi olarak Buenos Aires’e gelir. Henüz çocuk yaşlarda sessiz sinemalarda bilet satarken, izleyiciyi nasıl avucunun içine alacağını öğrendiği anlatılır. O sadece karizmatik bir bariton değil, aynı zamanda Broadway sahnelerinde ve sinema perdesinde rüştünü ispatlamış bir aktördür.
 
Tangonun kaderi, 1916 yılında Gardel’in meşhur Mi Noche Triste (Benim Üzgün Gecem) parçasını seslendirmesiyle kökten değişir. Bu dönem; tango söyleyen solistlerin ve duygusal tangoların döneminin resmi başlangıcıdır. Ancak bu devrim, beraberinde bir tartışmayı da getirir: Dansçılara göre Gardel’den önce tango oldukça hızlıyken; solistlerin ve lirik anlatımın ön plana çıkışıyla müzik yavaşlamış, âdeta bir kilise müziği ciddiyetine bürünmüştür. Gardel’in erken vefatıyla bu dönem sonlanır. Orkestralar ön plana çıkarak ritmi geri getirir. La Cumparsita’ya gelecek olursak... Bu eser, mimarlık öğrencisi Gerardo H. Matos Rodríguez’in bulduğu bir melodiyle doğar. 1916’daki prömiyerinden sonra öyle bir sükse yapar ki, topluluklar bu şarkıyı defalarca dinlemek ve dans etmek ister. Bugün, aradan geçen 110 yıla rağmen dünya genelindeki tüm milongalar istisnasız La Cumparsita ile sona erer. Dansçılar, bu büyük tarihe saygı duruşu niteliğinde son danslarını bu şarkıyla yaparlar. İşin Türkiye boyutu ise oldukça kıymetlidir: La Cumparsita’nın bizde düğünlerin açılış dansı olması erken Cumhuriyet dönemine dayanır. O yıllarda askerî erkânın ve subay düğünlerinin en popüler tercihi olan bu eser, zamanla bir geleneğe dönüşmüş ve çiftlerin nikâh sonrası ettikleri ilk dansın değişmez eşlikçisi olmuştur.
 

Şimdi Astor Piazzolla’yı konuşalım. Tangoyu aşağılardan alıp yukarıya çıkartan isim olarak geçer, yani tangoyu konser salonlarına sokan ilk isim. Elbette kendisinin de evrelerden geçtiği dönemleri var. Geleneksel çizgideki ilk tango besteleri ve ardından da Yeni Tango adıyla yeni bir oluşum başlatması. Çok eleştirildi, çok yadırgandı ancak ardından da büyük saygı gördü.
Astor Piazzolla, ruhu iki devasa kutup arasında sıkışmış bir dahiydi: Bir yanda klasik müziğin disiplini, diğer yanda tangonun tutkulu sokak ruhu... Onun aykırı duruşuna dair çarpıcı bir anekdot vardır: Efsanevi bandoneonist Aníbal Troilo’nun orkestrasına kabul edilmek için seçmelere gittiğinde, bir tango değil, George Gershwin’in Rhapsody in Blue’sunu çalmıştır. Troilo’nun yanında çalışırken yaptığı düzenlemeler o kadar modern bulunuyordu ki, dans ritmini bozduğu gerekçesiyle milonga çıkışlarında üç kez fiziksel saldırıya uğramıştı. Piazzolla, Paris’te efsanevi piyano hocası Nadia Boulanger’nin yanına gittiğinde zihninde bir soru vardı: “Piyanist olarak mı yoksa bandoneonist olarak mı devam etmeliyim?” Boulanger’nin cevabı netti: “Senin asıl ruhun bandoneonda.” Bu vizyonla ülkesine dönen Piazzolla, artık ne istediğini biliyordu: Tango sadece ayaklara değil, kulaklara da hitap etmeliydi. Tangoyu “aşağılardan” alıp entelektüel bir derinliğe kavuşturdu. Bugün tango sadece bir dans değil, küresel bir kültür ve yüksek sanat formu olarak yaşıyorsa, bunu Piazzolla’nın tavizsiz duruşuna borçluyuz.
 

Sözümüzü Ölüm Orkestrası adlı kitabınızla bitirelim isterim...
Ölüm Orkestrası, odağına besteci Eduardo Bianco’nun meşhur eseri Plegaria’yı alıyor. Bu eser orkestranın 1934 yılında Çankaya Köşkü’nde, bizzat Atatürk’ün huzurunda icra ettiği bir başyapıtıdır. Ancak kitapta, bu şarkının ışıltılı salonlardan çıkıp Ukrayna’daki bir toplama kampına uzanan trajik yolculuğuna tanıklık ediyoruz. Savaşın karanlığında, bu kampın içinde kurulan ve "Ölüm Orkestrası" olarak anılan topluluğun icra ettiği son eser yine bu şarkı olur. SS, müzisyenleri tek tek infaz ederken şarkı çalınmaya devam eder, ta ki son müzisyen Jacob Mund elinde kemanıyla öldürülene kadar. Bu roman, zamanında Viyana Filarmoni Orkestrası’nın genç orkestra şefi, Alman ilhakı sonrası Lviv’e yerleşen orkestra şefini teşhis ediyor. Orkestranın çaldığı bu son eser Plegaria, artık sadece bir şarkı değil, tarihin hafızasına kazınan Ölümün Tangosu’na dönüşüyor. 
 
Kitapta ayrıca şair Paul Celan’ın, kaleme aldığı Ölümün Tangosu (Todesfuge) şiiri de önemli bir yer tutuyor. Roman formunda kurguladığım bu çalışma, aynı ismi taşıyan bir şiirin ve bir şarkının, insanlık onuru ile zulüm arasındaki o ince çizgide ilerleyen hikâyesini okuyucuya ulaştırıyor.

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20