Konser-Opera

Şef Podyumundaki Büyük Çekişme Tiyatro Sahnesinde

13.06.2026


Paylaş:

Afişini ilk kez gördüğümde küçük bir şok geçirdiğimi hatırlıyorum. Nasıl yani, Karajan ve Bernstein arasında geçen kurgusal bir sohbeti konu alan bir tiyatro oyunu İstanbul’da mı sahnelenecekti?
 
Doğruydu. Oyunu çevirten ONK Ajans, eseri Okan Bayülgen’e teklif etmiş, o da ekibiyle değerlendirmiş ve sahnelemeye karar vermişlerdi. Ama süreçte ilk çeviriden memnun kalınmamış, Sevin Okyay’a tekrar çevirtilmiş, bu sırada Celal Kadri Kınoğlu ile de Karajan’ı sahnede canlandırması üzerine anlaşılmıştı. Bernstein rolü de Bayülgen’e emanet olacaktı.
 
Bu enteresan konu, İngiliz oyun yazarı Peter Danish tarafından on yıl önce yazılmaya başlanmış ve henüz üç yıl önce dünya prömiyeri yapılmıştı. Yazar Danish, Devlerin Savaşı adını vereceği oyununun ilhamını, klasik müziğin başkenti Viyana’nın, klasik müzik sanatının devlerinin de uğrak yerlerinden biri olan efsanevi Hotel Sacher’in barında otururken almıştı.
 
Barda oturduğu sırada mekânın emektar garsonu Danish’e, “Biliyor musun, Karajan ve Bernstein ölmeden önce 1988 yılında en son burada karşılaşıp sohbet ettiler,” demiş. Bunu duyunca heyecanlanan Danish, “Acaba 20. yüzyılın bu iki efsanevi orkestra şefi aralarında neler konuşmuş olabilirler?” diye düşünüp tetiklenerek işte bu güzel oyunu yazmış.
 
Öğrendiğimiz kadarıyla bu taze sayılabilecek oyunun ilk adamakıllı sahnelenmesi Türkiye’de gerçekleşmiş. Yazarı da ülkemize gelmiş, sanatçılarla birlikte oyunun hazırlanması sürecine katılmış ve “Ne mutlu bana ki oyunum ilk defa Türkiye’de gerçek bir sahnelenmeye kavuştu,” deyip ülkesine dönmüş.
 
Oyunu dün akşam Ataşehir DasDas sahnesinde izledim. Tek aralı oyun yaklaşık 90 dakika sürdü. Formatı baştan zor; sahnede sürekli iki karakter var ve bunlar birbirleriyle sürekli sohbet ediyorlar. Arada bir de garson Maria karakteri girip çıkıyor.
 
İlhamı veren garson erkek olmasına rağmen oyunda kadına dönüşmüş ki bu da esere denge getiren unsurlardan biri olmuş. Maria’yı başarıyla canlandıran oyuncu, eserin aynı zamanda yönetmeni de olan Nihal Usanmaz. Usanmaz sahneye her girdiği anda izleyiciyi rahatlatıyor, tebessüm ettiriyor; iki dev oyuncunun sahnedeki resitaline rağmen zaman zaman sıkışabilecek oyunu böylece rahatlatıyor.
 
Bu iki şefin hayatını ve kariyerini iyi bilenler için oyunda işlenen temalar çok tanıdık. Örneğin, Karajan’ın Nazi Partisi’ne üyeliğini çokça işlemiş Danish. (Broşür yazısında belirtildiği gibi aidatlarını ödememiş değildir Karajan; hatta Nazi Partisi’ne 1933 ve 1935 olmak üzere iki kez üye olmuşluğu vardır. Karajan’ınki, artık çok iyi bilindiği üzere, yükselmek isteyen ihtiraslı bir şefin oportünizmidir; daha fazlası değil. Ama evet, Aachen Operası müzik direktörlüğü görevini almak, partinin gözüne girmek için, aynı Furtwängler gibi o da Almanya’da kalmayı seçmiş, konserlerinde Nazi Partisi’nin resmî marşını orkestraya çaldırmıştır. Bu konuda hakkı çok yenmiş Furtwängler, örneğin partiye üye olma ihtiyacı duymamıştı.) Bu arada Bernstein’ın Karajan’la tanıştıktan sonra karısına yazdığı mektupta ondan “My first Nazi/ilk Nazim” diye bahsetmesini de oyunda bir replik olarak geçmesini beklerdim.
 
Sonra Karajan’ın orkestradan cilalı bir sound elde etme ihtirası da oyunda çokça işlenmiş ve bu da oyunda Bernstein’ın Karajan’ı kimi zaman tatlı tatlı, kimi zaman acımasızca eleştirmesine yol açıyor. Gerçekten de Karajan’ın bu “cilalı sound” takıntısı, onun aynı zamanda en çok eleştirilen taraflarından biriydi. Konserleri ve kayıtları hakkında çıkan eleştirmen yorumlarında en dikkati çeken yön bu olurdu. Karajan orkestralarının (Berlin ve Viyana) ürettiği sesin mükemmelliği ve güzelliği konusunda herkes hemfikir olurdu; fakat şefin ses güzelliği saplantısını aşıp eserlerin içerdiği anlamı, taşıdığı ruhu ve içerdiği duyguyu ortaya çıkarma konusunda sergilediği başarı hep tartışılırdı. Karajan konusunda hâlâ uzlaşılamayan temel sorunlardan biri budur.
 
Karajan’ın kusursuzluk takıntısıyla yoğurulmuş “mükemmellik abidesi” yorumlarının, Bernstein’ın rakibine kıyasla daha spontan, yani o anda yaratılıyormuş gibi hissedilen yorumlarına kıyasla duygu, samimiyet, içtenlik ve tazelik bakımlarından daha aşağıda değerlendirildiği olur. Ama klasik müzik yorumculuğunda böyle keskin kurallar ve kabuller asla yoktur.
 
Şurası bir gerçektir ki Karajan da Bernstein da kariyerlerinin zirvesine erişmiş iki efsanevi şefti; birbirinden çok farklı kişiliklerdi ve dolayısıyla müziğe, yorumculuğa bakışları da çok farklıydı. Bu farklılığın, birbirinden çok farklı iki anlayışa sahnede yol açması kaçınılmazdı.
 
Bugün iki şefin de arkalarında bıraktığı işitsel ve görsel miras karşısında bazen aklımızı yitirdiğimiz oluyor, bazen gözlerimiz kamaşıyor, bazen birini diğerine tercih ediyoruz. (Mahler, Schumann, Sibelius, Wagner ve Richard Strauss gibi bestecilerde tercihlerimiz çok daha bariz olabiliyor.) Ama bazen de ikisini de bırakıp başka büyük şefleri tercih ettiğimiz durumlar çok oluyor.
 
Bu iki büyük insan aslında yaşadıkları sırada birbirlerinden ölümüne nefret eden, birbirlerinin kuyusunu kazan, kötülüklerini isteyen şahsiyetler değildi. Ama rakip oldukları çok açıktı. Aynı klasik müzik pastasından büyük dilimler koparmaya çalışan iki baba isimdi. Üstelik aynı kayıt firması için kayıtlar yapıyorlardı (Deutsche Grammophon).
 
Mozart ve Salieri, Callas ve Tebaldi için kurgulanan “birbirine zarar verici rekabet”, Karajan ve Bernstein için de yapılmak istendi. Taraflarının bile ikna olmadığı ölümcül ve mahvedici bir rekabet ortamı yaratılmak istendi iki şef arasında.
 
Böyle demişken, ikisinin arasından su sızmazdı demek de yanlış olur. Elbette rekabetin getirdiği çekememezlik, kıskançlık ve minik zararlar vermeye çalışma isteği bu iki dev kişilik arasında da yaşanmıştır. Burada da Karajan daha çok hedef gösterilen kişi olmuştur.
 
Karajan’ın Bernstein’ı orkestrasını yönetmeye Berlin’e davet etmekten kaçınması bilinen bir örnektir. Bernstein’a ilk ve tek davet 1979 yılında yapılmış ve Bernstein, Berlin Filarmoni’yi o yıl unutulmaz bir konserde Mahler’in Dokuzuncu Senfonisi’nde yönetmişti (DG etiketli kaydı dinlenebilir).
 
Bernstein ise Karajan’ı bu kadar bekletmemiş ve onu 1958’de, daha ilk sezonunda, New York Filarmoni’yi yönetmek üzere davet etmişti. Ama Bernstein daha önce 1954 yılında Milano’da tanıştığı Karajan’ı ertesi yıl New York’a davet etmiş; Karajan, savaşın anıları henüz taze olduğu gerekçesiyle önce tereddüt etmiş ama ısrar üzerine orkestrasıyla ABD’nin yolunu tutmuştu.
 
1955 yılındaki Carnegie Hall konserinde yuhalanması (şefe yönelik gösteriler konser salonu içinde değil, binanın önünde olmuştu) Karajan’ı çok üzmüş, kitaplara geçen anekdota göre Bernstein’ın yüzüne kulis kapısını bam diye kapattırmış ve görüşmeyi kabul etmemişti; çünkü çıkan olaylardan onu sorumlu tutmuştu.
 
Oyunun sonlarında Bernstein, o konserde çıkan olaylardan sorumlu olmadığını ama onları önlemek için hiçbir şey yapmadığını da itiraf ediyor Karajan’a.
 
1989’da biri, 1990’da diğeri yaşama veda edecek iki efsane, ölmeden önceki son karşılaşmalarında tamamen kurgusal bir sohbete girişiyorlar. İkisi de fiziksel ve duygusal yönlerden büyük yükler taşıyorlar.
 
Bernstein, oyunun başından sonuna kadar daha rahat, samimi, içten, kendisiyle her yönden barışık bir portre çiziyor. Karajan ise onun tam tersi; huzursuz, aksi, her an hır çıkarmaya hazır, eleştiriye tahammülsüz, aşırı kırılgan, gururuna düşkün, hırsından hiçbir şey kaybetmemiş bir portre olarak karşımıza çıkıyor.
 
İki şefin de yaşadıkları sırada dışarıya verdikleri imajın bir yansıması olarak gördüm bu karakter çizimlerini. İkisi arasında, dışa yansıyabilmiş yaşamıyla hakkında daha az bilgiye sahip olduğumuz kişi aslında Karajan. Bernstein ise her zaman daha fazla toplum içinde oldu, toplumun her kesimine yönelik işler yaptı ve dolayısıyla kamuya daha açık bir sanatçıydı.
 
Karajan ise tam aksine, klasik müziğin sırlı dünyasının gizemli figürlerinden biri olarak toplumla arasına daima kalın bir hat çizdi, özel yaşamını meraklı bakışlardan gizlemeye gayret etti. Hayatının neredeyse hepsini kapsayan müzik dışında kalan özel yaşamında sadece ailesi ve yakınındaki sayılı kişilerle muhatap oldu.
 
Bernstein’ın ise bir tek “herkesçe bilinen bir sır olan” homoseksüel kimliği dışında her şeyi ortadaydı. Tabii bu açıklıkta Amerikalı olmasının ve liberal bir ülke olan ABD’de yaşamasının etkisi de büyüktü.
 
Bayülgen ve Kınoğlu, sırasıyla Bernstein ve Karajan rollerini o kadar benimsemişler ki adeta kalıp gibi üzerlerine giymişler. Hatta Bayülgen’in sadece boyuyla değil (ki o bile aynı sayılır, zira Bernstein 170 cm’di), Bernstein’a çeşitli profillerden şaşırtıcı derecede benzediğini fark ettim.
 
Böyle bir fiziksel benzerlik Kınoğlu-Karajan arasında yoktu. (Her şeyden evvel 190’lık Kınoğlu, 177 cm’lik Karajan’dan daha uzun ama ince uzun yüzüyle role bir başka açıdan oturmuş.)
 
Oyun boyunca iki efsanevi karakterin 34 yıllık arkadaşlığa ve rekabete sığdırdığı acı tatlı olaylara ve duygulara tanık olduk. Kınoğlu, Karajan’ın hırs küpü kişiliğini mükemmel biçimde sahneye taşıdı.
 
Bernstein tarafından mütemadiyen provoke edilen, geçmişte imza attığı tartışmalı kararların hâlâ gölgesinde yaşayan, onların altında suçluluk duygusuyla ezilen, hatırlatıldıkça utanan bir Karajan vardı karşımızda.
 
İki karakter arasında en büyük atışma konularından biri de yorumculuk/yaratıcılık ikilemiydi. Bernstein, Karajan’ı tek bir nota bile yazamamış olmakla, yaratıcılıktan yoksun olmuş olmakla suçladı durdu. Karajan da onun bu alaycı suçlamalarını, “Senin gibi hafif müzikaller yazacaksam hiç yazmayayım daha iyi,” minvalindeki laflarla savuşturdu.
 
Bayülgen sahnede Bernstein rolünde ne kadar sevimliydi, anlatamam. Çok rahattı, kaygısızdı. Derken, oyunda zaman zaman Karajan tarafından provoke edilmesi sonucu onun da hiddetlendiğini göz ardı edemem. Ama kariyeri boyunca Karajan’ın aksine pek çok alanda yorulmadan at koşturmuş, çok yönlü bir sanatçı olmanın getirdiği, artık her şeyden ve herkesten tatmin olmuş, neredeyse ölümü bekleyen, arayan bir profili izledik Bayülgen’in oyunculuğunda.
 
Oyunda hiç yer verilmediğini gördüğüm kadın klarnetçi Sabine Meyer olayı, aslında Karajan ve Berlin Filarmoni arasındaki ilişkinin inişe geçmesinin en önemli nedenlerinden biridir. İyi bilinen bu olayda Karajan, 1982’de Meyer’i orkestraya üye olarak almak istemiş, orkestra ise Karajan’ın oldubittisine karşı demokratik haklarını kullanmak isteyerek, Meyer’in tonunun orkestrayla uyum sağlamadığı gerekçesiyle bu atamaya karşı çıkmıştı.
 
Bu olayda, neredeyse tamamı erkek üyelerden oluşan Berlin Filarmoni’nin bir kadın müzisyeni aralarına almak istememesi de önemli bir gerekçeydi. Orkestranın inadı Karajan’ı küplere bindirmiş ve bu olay üzerine Karajan, orkestranın çok büyük gelir elde ettiği kayıt ve turne anlaşmalarını iptal etmişti.
 
Karajan’ın öcü korkunçtu; orkestra neye uğradığını şaşırmıştı. Ama Karajan’ın bu tavrı da orkestranın ona kinlenmesi sonucunu doğurmuştu. İki yıl sonra sular durulmuş ve zoraki de olsa şefle orkestra arasında bir barış yapılmıştı. Ama bu olay, Karajan’ın artık çok daha az müsamaha gösterilmeye başlanan orkestradaki otokratik yönetiminden muzdarip olanlar için bardağı taşıran son damla olmuştu.
 
Nitekim 1989 yılında, bir yandan sağlığı da gitgide kötüye giden, felç inen, ağır bir omurga ameliyatı geçiren ve podyuma ancak başkalarının desteğiyle çıkabilecek duruma gelen Karajan, istifasıyla orkestraya veda etmek zorunda kalmıştı.
 
Küskündü, kırgındı, belki de hâlâ kızgındı. İstifasından beş ay sonra da yaşama veda etti.
 
Oyunda Bernstein’ın Karajan’ı kızdırmak amacıyla habire onun Berlin’den kovulduğunu söylemesi elbette doğru değil. Karajan kovulmadı. Onun gibi yarı tanrı gibi görünen biri asla kovulamazdı. Ama şartlar, onun artık görevi bırakmasını icap ettiriyordu.
 
Bernstein da aynı Karajan gibi yıllarca sağlık sorunlarıyla uğraştı. Onun sıkıntısı daha köklüydü; çünkü gençliğinden beri astımı vardı ki bu da askerliğini yapmasına engel olmuştu. O kadar hovarda bir hayat sürdü ki hayatı boyunca fosur fosur sigara içti, içkiye sarıldı. Oyunda dediği gibi, bu kadar büyük sıkıntılara rağmen yine de uzun yaşamış sayılır. Kanserden öldüğünde henüz 72 yaşındaydı ve ABD, klasik müzik alanındaki en büyük değerlerinden birini kaybetmişti.
 
Oyundan sonra sanatçıların sahnede seyircilerle sohbet etmesi çok güzel bir fikirdi. Ben herhalde salonun üçte biri falan sohbete kalır diye düşünürken, neredeyse hiç kimsenin -ki aşağı yukarı 500 kişiydik- yerinden kıpırdamayıp sohbeti beklemesi mutlu ediciydi.
 
Soru-cevap şeklinde ilerleyen sohbet sırasında güzel sorular geldi. Sanatçılar da saygı ve sabırla dinledikleri her soruyu içtenlikle, Bayülgen’in eksik olmayan tatlı esprileriyle süslü bir şekilde cevapladılar.
 
Yönetmen Nihal Hanım’ın da sohbette dediği gibi, bu içerikte bir oyunun Türkiye’de bu kadar beğenilmesi ve sahne üstüne sahne alması çok şaşırtıcı ve geleceğe dair umut verici. Tabii bu başarıda, Türkiye’de geniş kesimlerce hemen hiç tanınmayan klasik müziğin bu iki efsanevi isminin, ülkemizin iki popüler ve çok sevilen tiyatro sanatçısı tarafından sahnede canlandırılması da büyük bir etken diye düşünüyorum.
 
Sırf bu nedenden dolayı, klasik müziğe yazar, yayıncı ve başka alanlarda 30 yılını vermiş biri olarak, oyunu Türkçeye, ülkemize ve izleyicilerimize kazandıran tüm bu ekibe teşekkür, takdir ve minnetimi sunmak isterim.
 
Bizim gibi bu alanın yayıncılık, yazarlık ve belgeselcilik gibi taraflarında çalışan emekçilerin 30 yılda yapamadığını veya yapamayacağını, iyi yazılmış ve iyi sahnelenmiş bir oyunla yapabildikleri için bu ekibe şapka çıkarıyorum.
 
İşte tiyatro sanatının ve tiyatrocuların gücü!
 
Hem mükemmel bir oyunculuk gösterisi izlemek hem de klasik müziğin iki efsane ismini, kurgusal da olsa öne çıkan özellikleriyle yakından tanımak ve orkestra şefliğinin o gizemli ve çok az tanınan dünyasının perdelerini aralamak isteyenler Devlerin Savaşı’nı mutlaka izlemeliler.

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20