14.08.2026

Ulusal ve uluslararası platformlarda gerçekleştirdiği nitelikli konser ve masterclass çalışmalarıyla öne çıkan, akademik kariyerini Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Gitar Bölümü’nde sürdüren, klasik gitarist ve akademisyen Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ağır ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Bir eseri yavaş tempoda çalışırken elde edilen müzikal ifadeyi, tempo arttıkça kaybetmemek için bir çalışma süreci nasıl izlenmelidir?
Bence bu konuda iki önemli etken var. Birincisi, eseri yavaş çalışırken içgüdüsel bir şekilde çalmak yerine birtakım müzikal ifadelere iyi karar vermiş olmak gerekiyor. İkinci olarak elbette ki teknik açıdan iyi bir yeterlilikte olmak gerekiyor. Çünkü eser hızlandığı zaman tekniğiniz sizin istediğiniz müzikaliteyi gerçekleştirmenize izin vermeyebilir. Yine başka bir problem de bazen yavaşken işe yarayan şeyler, hızlıyken işe yaramaz. Özellikle yavaş çalışma sırasında pek çok şey mümkün. Ancak hızlandığımızda sağ ve sol elde çok ciddi problemler ortaya çıkabilir. Bunların hepsi aslında eseri çalışırken göz önüne alınmalı. Yani hız bir kriter değil. Ancak bestecinin presto istediği bir eser sonuçta belli bir hız seviyesine gelmek zorunda. Dolayısıyla özellikle bu tip eserlerde, daha ilk başta çalışırken çok iyi kararlar alarak çalışmak ve eserin bir gün hızlandırılacağını düşünmek gerekiyor. Öbür türlü sürekli bir yavaş çalışma ve akabinde "hadi ben bunu hızlandırayım" dediğinizde pek çok şey yaramayabiliyor.
Teknik çalışmalar konusunda tek bir metoda bağlı kalıp baştan sona tüm teknik egzersizleri çalışmanın doğru olmadığını düşündüğünüzü biliyorum. Sizce bir gitar öğrencisi teknik çalışma rutinini nasıl yapılandırmalı ve teknik çalışmalarını neye göre seçmelidir?
Aslında ben bu konu ile ilgili “Teknik Çalışmaların Müzikaliteye Etkisi” başlıklı bir makale yazmıştım. Orada da değindiğim bir konu vardı. Elbette gitar için yazılmış çok kıymetli kitaplar var. Scott Tennant, Abel Carlevaro ve daha birçok kaynak var. Fakat bunları çalışırken, incelerken şöyle bir şey ile karşılaştım: Mesela arpej konusunda matematiksel olarak baktığınızda pek çok kombinasyon ortaya çıkıyor. Fakat gitar literatüründeki eserleri incelediğimizde daha kısıtlı bir alan görüyorsunuz. Örneğin Carlevaro’nun arpej kitabında 230 civarında arpej var. Bunların hepsinin bir ustalık seviyesine gelmesi çok ciddi bir süre istiyor ki daha legato var, gamlar var, tremolo var... Bence burada hoca çok önemli. Çünkü her öğrencinin farklı yetenekleri, yatkınlıkları ya da dezavantajları var. Bu noktada çalışılması gerekenleri hocanın özellikle öğrencinin özelliklerini göz önüne alarak belirlemesi gerekiyor. Öbür türlü “Ben alayım ve 230 tanesini de iyi bir seviyeye, şu metronoma getireyim.” demek gerçekten çok zor. Orada benim aklıma hep şu soru geliyor: Matematiksel olarak bu kadar arpej çıkması, hepsini çalmamız, hepsini çalışmamız anlamına mı geliyor? Çok yakın zamanda bir sunum yapmıştım. Orada bir dizi yazdım, bu dizi gitarda kaç farklı yerde çalınabilir diye… Sadece tek bir melodiyi 18 farklı yerde, farklı tınılarla çalabiliyorsunuz. Gitar böyle bir enstrüman. Dolayısıyla bunların bilincinde olmak, bunları yapabiliyor olmak lazım. Fakat hepsinde bir yetkinliğe ulaşmak gerçekten gerekli mi, bilemiyorum. Öncelikle temel birtakım tekniklerde ustalaşmaya çalışmak bence çok daha önem taşıyor diye düşünüyorum.
Bir gitar öğrencisine eser seçerken sizce öncelik ne olmalıdır: teknik becerilerin geliştirilmesi mi, belirli bir dönem ve besteci anlayışının kazandırılması mı yoksa müfredat gereklilikleri mi? Bu unsurlar arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?
Aslında bunların üçü de geçerli. Çünkü genelde müfredatlar hazırlanırken öğrencilerin belirli bir kültürü edinmeleri için çalmaları, çalışmaları gereken şeyler göz önüne alınarak yapılıyor. Tabii ki burada öğrencinin gelişimi için gerekli olan müzikal, teknik birtakım şeylere hocalar tarafından karar veriliyor. Bunların hepsinin çok ciddi göz önünde bulundurulması gerekiyor. Fakat burada şöyle de bir şey devreye giriyor: Ne kadar öğrenci olursa, o kadar farklı yaklaşım görüyorsunuz. Bir aşamadan sonra bence hocanın görevi, öğrencinin yatkınlıklarını keşfedip öğrenciyi o alana yönlendirmesi olmalıdır. Öbür türlü basmakalıp bir eğitim yöntemi olacaktır. Dolayısıyla üçünün de çok çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Bir eseri sahneye hazır hâle getirebilmek için çalışma sürecinde nasıl bir yöntem izlenmelidir? Özellikle ezberleme, hataları minimize etme ve müzikaliteyi koruma açısından nelere dikkat edilmelidir?
Aslında bu en önemli konulardan birisi. Çünkü hepimiz bir şekilde yaptığımız müziği dinleyiciyle paylaşmak istiyoruz. Fakat benim inandığım bir şey var. Müzik; zihin, beden ve ruh üçlüsüyle yapılan bir şeydir ve genelde gözlemim şu oluyor: Bir konsere hazırlanma süreci daha çok beden kısmıyla yapılıyor. Yani şöyle bir şey düşünelim. Biz bir eseri çok beğeniyoruz, çalmak istiyoruz ya da hocamız veriyor. Burada ruhumuz devreye giriyor. Bir şekilde o eserle bir bağ kuruyoruz ve bunu icra edebilmek için bedensel bir çaba gösteriyoruz. Fakat tecrübelerim bana şunu gösterdi: Sahnede yapılan hataların ya da istenmeyen durumların nedeni genelde bedensel ya da ruhla ilgili değil, zihinsel durumlardan kaynaklı oluyor. Bunun da en net örneği işte hepimiz yaşamışızdır, sen de yaşamışsındır. Sahneye çıkarız, bir şeyler çalmaya başlarız. Bir anda gidiverir ve akabinde bir panik duygusu yaşarız. Zihnimiz sürekli düşünce üretir. Onun işi o. Bu çok normal. Bu noktada zihnimizi durdurmalıyız gibi bir şey katiyen yok. Ama konsantrasyonu sürdürebilme ya da dağılan zihni hızlı bir şekilde tekrar o ana getirebilmek bence bir müzisyenin edinmesi gereken en önemli becerilerden birisi. Bence bu sadece sahne üzerinde tecrübe edilebilecek bir şey değil. Yani günlük hayatta tamamen bilinçsiz ve farkındalıksız şekilde enstrüman çalışan birinin sahneye çıktığında tam konsantrasyonla o işi yapmasını beklemek bence çok büyük bir hata. Olabilir, mutlaka örnekleri vardır. Kimisi çıkıyordur, dış dünyaya karşı her şeyi kapatıyordur, yapabiliyordur. Ama ben açıkçası çok az gördüm bunu. Bu açıdan bakıldığında da neyle ilgilenirsiniz bilmiyorum. Meditasyon olabilir, yoga olabilir ama bir şekilde şunu bilmek gerekiyor: Zihin dağılacak. Onun görevi o. O sürekli düşünce üretecek ve bu benim sahnede başıma gelebilir. Ve ben o oluşan düşünceleri fark edip tekrar müziğime geri dönebiliyor muyum? Bir örnek vereceğim. Bazen bir kitap okuruz. Okumayı biliyoruzdur, kelimeleri ve anlamlarını biliyoruzdur. Okursun, okursun, okursun. Bir bakarsın, başka bir şey düşünmüşsün. Hiçbir şey anlamamışsın. Yani bunu yaşamayan herhalde yoktur. Sonra dönersin, “Ya ben ne okumuştum?” diye. İşte özellikle enstrüman çalışma kısmında ben bunun çok yapıldığını düşünüyorum. Çünkü ben de yapıyorum. Bazen çalışıyorum, o sırada bir sürü şey düşünüyorum. Ama bir yandan çalışıyor eller. Bu çok önemli bir nokta. Bütün bir olayı aslında biz bir sahneye hazırlık için yapıyoruz. Zihin, beden, ruh... Yani bu üçünü düşündüğümüzde tamam, ruhum burada, bu eserle bir bağ kurdum zaten, bedenim hazır. Çok hazırım ama benim ihtiyacım olan şey konsantrasyon becerisi. O da zihinle ilgili bir nokta. Özellikle müzik dediğimiz şey zaten yüksek konsantrasyon gerektiren bir şey. Ben son birkaç yıldır açıkçası bununla ilgili çok ciddi çalışıyorum. Ciddi araştırmalar da yapıyorum. Örneğin, Mindfulness diye bir kavram var. Belki duymuşsunuzdur. Türkçe’ye bilinçli farkındalık olarak çevriliyor. Hatta Türkiye'de MEF Üniversitesinde Mindfulness Laboratuvarı var. Yurt dışında pek çok okulda, özellikle sanat okullarında müfredata girmiş durumda. Çünkü performansı sergileyecek birisinin çok ihtiyacı var buna. Bir şekilde bizim için en önemli şey çünkü anda kalabilme becerisi. Yani ben de zamanında yaptığım için biliyorum. Bazen şimdi öğrencilerimde de gözlemliyorum. Çıkıyor sahneye, iki hata, üç hata vesaire. Bir bakıyorsunuz, öğrenci süreci yaşamıyor. O, bir an önce sonuca ulaşmak istiyor. Eser bitsin de rahatlayayım diye düşünüyor. İşte bu zihin yapısı bence müzisyen için çok tehlikeli. O yüzden bunu tekrar edeyim: Zihnin, bedenin ve ruhun bir dengede olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü birisi çok ileri geçtiğinde öbürü bu sefer sekteye uğrayabiliyor. Sonuç olarak sahneye hazırlık dediğimizde benim inancım artık şu şekilde: “Ben oturdum, eseri ezberledim, 25 kere de hatasız çaldım.” Çok güzel bir şey bu ama bil ki bu pratik sahnede tamamen işine yaramayabilir. O yüzden bu yönlerinin de düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.
Müzik tarihi, dönem özellikleri ve besteciler üzerine yapılan okumalar ve edinilen bilgi birikimi, bir gitaristin icrasını nasıl şekillendirir ve anlamlandırır?
Bu aslında olmazsa olmaz bir şeydir. Benim öğrencilerim de bunu çok iyi bilir. Özellikle yeni bir eseri deşifre getirdiklerinde onlara hemen ilk sorduğum soru genellikle “Bu eserin başlığı ne anlama geliyor?” olur. Çünkü şuna inanıyorum: Bilgi birikimi bir anda edinilebilen bir şey değil. Yıllar içerisinde kendi tecrübelerimizle böyle adım adım kurabileceğiniz, siz farkında olmadan kurulacak bir şey bu. Dolayısıyla hele ki şu an bilgiye inanılmaz hızlı ulaşabiliyoruz. Böyle bir çağ içerisinde dönem özellikleri, yaşantılar, stil özellikleri çok iyi bilinmeli. Yani sizin Barok Dönem’de bir rubato ile Romantik Dönem’de yapacağınız aynı olamaz. Her şeyi geçtim. Bir bestecinin hayatını bilmek hatta bazen özel hayatını da bilmek sizin çalımınızı tamamen değiştirebilir. Ben şuna inanırım: Bir esere başlamadan önce kesinlikle örneğin allemande çalıyorsanız, allemande ne demek? Bir dans. Peki bu nasıl bir dans? Şu an o kadar kolay ki. YouTube gibi bir şey var. Hani sosyal medyaya bazen çok söyleniyoruz ama girdiğiniz anda o dansın örneklerini görebiliyorsunuz ve bu inanılmaz bir lüks bence. Bu bilgilere ulaşmak birkaç saniye içerisinde çok hızlı olabiliyor. Dolayısıyla bunların edinilmesi çok önemli. Olmazsa olmaz bence. Geçenlerde çok sevdiğim bir öğrencimle bir muhabbet geçti. Bir eser çalışıyoruz. Ortalama herhalde 4.000 nota var eserde. Kabaca satırları saydık. Bir satırda kaç nota var vs. 4.000 gibi bir nota ortaya çıktı. Şimdi siz bu 4.000 notayla aylarca uğraşacaksınız. Zamanınızı, hayatınızı, emeğinizi, her şeyinizi vereceksiniz ama 4.000 notalık eserin adı ne dediğimde “Bilmiyorum” dedi. Çok enteresan değil mi? Yani o kadar emek veriyorsun fakat eser ne anlatıyor? Başlıkta ne yazıyor? Bunun gibi bilgilerin bir kere en başta edinilmesi gerekiyor.
Rahat bir öğrenme ortamı ve güçlü bir öğretmen-öğrenci iletişiminin, öğrencinin gelişim sürecine etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim de üstüne gerçekten çok çok düşündüğüm bir konu. Bir kere kesinlikle geldiğim nokta şu: Ortada bir sevgi ve saygı ortamının olması gerekiyor. Ve bu saygının da sevginin de karşılıklı olması gerekiyor. Yani hep öğrenci hocaya saygılı olmalı deriz ya, hocanın da öğrenciye saygılı olması gerekiyor. Burada saygıdan kastettiğim şey hoca karşısında önünü ilikleyip el pençe divan durmak değil. Birbirinin zamanına, emeğine saygı duymak çok önemli. Benim şöyle bir avantajım oldu. Gitara başladığımdan beri çok sayıda hocam değişti ve bunların her birisiyle en az iki yıl çalıştım. İlk hocam Ahmet Kanneci’ydi, arkasından Kürşat Terci, Kağan Korad, Soner Egesel ve en son Erdem Sökmen. Beş kişi, beşinin de karakteri birbirinden farklı. Birinin doğru dediğine diğeri yanlış diyebiliyor. O süreçte şunu fark ettim: bu işte bir tek doğru yok. Herkesin farklı bir yaklaşımı var ve herkesten edinilebilecek şeyler var. İşin iletişim noktasına geldiğimizde de gerçekten hepsinin çok farklı iletişimler kurduğunu gördüm. Bu bana çok büyük bir artı bence. Çünkü saydığım isimlerin hepsi Türkiye'de gitar camiasının çok önemli isimleri. Ne yapmam gerektiğini çok net gördüm ya da yapmamam gerektiğini de gördüğüm çok şey oldu, açık konuşayım ve o noktada kendi içimde bir karara vardım. Dedim ki, ne olursa olsun bir hocayı rol model alıp onun gibi davranmak doğru bir şey değil. Önemli olan kendinizi bir şekilde keşfetmek ve kendi yaklaşımınızı bulmak. Ne bana iyi geliyor? Ne öğrencilerle iletişimimde hem onlara hem bana fayda sağlıyor? Öte yandan özellikle teknolojinin hayatımıza çok hızlı bir şekilde girmesiyle beraber bazı şeyler çok hızlı değişti. Burada farkına vardığım bir nokta oldu. Ben de zamanında çok yaptığım için açıkça söyleyeceğim. Belki bazı meslektaşlarım kızacak ama yeni jenerasyondan şikâyet etmek hiçbir işe yaramıyor. Sadece sizin yaşlandığınızı itiraf etmeniz anlamına geliyor. Bir şekilde o tabiri çok seviyorum. Yani deniyor ya, “Cehalet, yeniliğe, değişime direnmektir.” diye. Farkında olmadan ben de kendi açımdan bunu yaptığımı fark ettim. Çünkü farklı bir çağda yaşıyoruz. Ben Bilkent'te öğrenciyken, 2000 yılının başında. Bir bilgiye ulaşamıyorduk. Bilkent Kütüphanesi Andres Segovia'nın video kasetini getirmişti. Toplanıyorduk, gitar bölümündeki öğrenciler olarak bir odaya giriyorduk ve videoyu izliyorduk, başa sarıp tekrar izliyorduk. Örnek veriyorum, çarşamba “Hadi bir daha izleyelim.” diyorduk. Birimizde bir CD oluyordu. O CD elden ele geziyordu. Dolayısıyla çaldığımız şey üzerine hocanın ağzından çıkacak bir yorum inanılmaz kıymetli oluyordu. Fakat şimdi günümüze geldiğimizde şöyle bir şey oluyor: Tabii ki ilgili bir öğrenciden bahsediyoruz. Diyelim ki Ponce’nin Sonatina Meridional eserini çalışacak... Kişi çok hızlı bir şekilde YouTube'a girebiliyor, bunun 50 farklı yorumunu dinleyebiliyor. Bununla ilgili yazılmış makalelere ulaşabiliyor. Hatta iyi, ünlü isimlerin eser ile ilgili yapmış olduğu dersleri izleyebiliyor ve sizin karşınıza böyle geliyor. Dolayısıyla burada bir hoca olarak “Ben zamanında böyle öğrendim, bu böyle çalınır.” demek hiçbir işe yaramıyor. Yani sizin de bu gelişimin içinde kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla orada işte gözlemlediğim nokta şu oldu: İlişkiler de değişiyor. Hani bizim zamanımızda biz hocanın karşısında el pençe divan dururduk. Tamam, bu o zamanın gerektirdiği bir şeydi ya da belki senin karşına gelen hoca öyleydi. Benim bir hocam da öyleydi ama şu an bakıyorum, o bile değişti. Yani bir kişinin zamanında belki yanlış bir şekilde sana öğrettiği şeyi o kişi bile şu an savunmuyor. Sen hâlâ aktarmaya çalışıyorsun. Bunları unutmamak gerekiyor ve dediğim gibi ben hâlâ öğrenci olduğumu düşünüyorum. Öğrencilerimden çok şey öğreniyorum, ne mutlu ki. Böyle yaklaştığımda şunu gözlemledim: Öğrencilerle aramda farklı bir iletişim doğmaya başladı. Çünkü otomatik olarak bir sevgi ortamı yaratıyorsunuz. Çünkü siz ona saygı duyuyorsunuz, onun zamanına, emeğine... Bu karşılıklı olmaya başlıyor bir yerden sonra. Tabii arada her yerde olduğu gibi çılgın tavırlar, davranışlar olabiliyor. Ama ben olayın birazcık buna da evrilmesi gerektiğini düşünüyorum. Oturup sosyal medyadan şikâyet etmek, jenerasyondan, teknolojiden şikâyet etmek, hiçbiri çözüm değil. Ben şu an mevcut durumda ne yapabilirim? Karşımdakine ve kendi hayatıma nasıl daha verimli olabilirim? Bunu düşündüğümüz zaman en azından benim hayatımda çok olumlu etkileri oldu. Ve böyle olunca da öğrenci için de güzel bir ortam oluyor. Daha samimi bir ortam oluyor. Hoca için de çok daha verimli oluyor.
Sıla Akgün