21.08.2026

Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven, Franz Schubert, Frédéric Chopin, Gustav Mahler, Franz Liszt ve Sergey Rahmaninov’un önemli alışkanlıklarını derleyen piyanist Birce Polat; yeni makalesinde Andante okurları için İgor Stravinski, Pyotr İlyiç Çaykovski, Dimitri Şostakoviç ve Benjamin Britten’ı mercek altına aldı.
İgor Stravinski (1882 - 1971)
İgor Stravinski her sabah saat sekiz civarında uyanır ve fiziksel egzersizler yapardı. Sabah saat dokuzdan öğlen bire kadar aralıksız çalışmayı alışkanlık hâline getirmişti. Stravinski, her gün üç saat kadar beste yapardı. Eğer bir turnede değilse, mutlaka her gün besteleriyle ilgilenirdi. Esin kaynağı olsun olmasın masasına mutlaka otururdu. Yalnız kalmak ise tek şartıydı. Stüdyosunun tüm camlarını kapatarak kendine ait bir ortam yaratır ve rahatsız edilmek istemezdi. “Eğer beni birinin dinlediğini hissedersem kesinlikle nota yazamam.” İfadesinde bulunan ünlü besteci, kendini engellenmiş, beynini duraksamış hissederse “Kafamı dinlendiriyor ve zihnimi temizliyor.” gerekçesiyle amuda kalkardı.
Pyotr İlyiç Çaykovski (1840 - 1893)
Çaykovski, 1885 yılında Maidanovo yakınlarında bir yazlık ev tuttu. Maidanovo, Klin bölgesinde yani Moskova’nın kuzeybatısında yer alan sakin bir beldeydi. “Kendi evimde olmak ne büyük bir mutlulukmuş! Kimse çalışmalarımı bölemeyecek, okumalarımı tek başıma bitireceğim, yürüyüşlerimde özgürüm.” diyen Çaykovski burada çok huzurluydu. Evde olduğu vakitler için kendine sıkı sıkıya uyacağı bir günlük plan hazırlayan ünlü besteci, sabahları 7 ila 8 arasında uyanırdı. Çayını içmek için bir saate ihtiyacı olurdu. Bu saat içinde öncelikle İncil’den bölümler okur ve çalışırdı. Kardeşi Modest, ağabeyinin sadece keyif için okumadığını, aynı zamanda öğrenme amaçlı, çalışma hedefli okuduğunu, hoşuna gitmeyen şeyi aradan çıkarmadan keyifli, güzel işlere koyulmayı sevmediğini her fırsatta belirtirdi. Bestecinin okuduğueserler ya İngilizce bir kitap ya da Spinoza’dan Schopenhauer’dan bir felsefe kitabı olurdu. Çay saatini tamamladıktan sonra günün ilk yürüyüşüne başlar ve 40-50 dakika kadar gezerdi. Sabah saat dokuz buçukta piyanosunun başına geçer, piyanonun başına geçmeden önce hoşuna gitmeyen akorları, sevmediği pasajları kağıt üzerinde elerdi. Çaykovski için öğle yemeği günün en sevdiği saatlerinden biriydi. Yemekten sonra hava nasıl olursa olsun yürüyüş yapardı. Modest diyor ki: “Ağabeyim, bir yerden duymuş olmalı ki bir insanın sağlıklı olabilmesi için her gün mutlaka iki saat yürümesi gerektiğine inanıyor. Kendisi bu fikre oldukça güçlü bir inançla bağlı, yürüyüşten beş dakika önce dönse hasta olacağını düşünüyor.”
Çaykovski’nin yürüyüşleri yaratıcılığı için olmazsa olmazıydı. Yürürken aklına gelen fikirlerini not etmek için dururdu. Bu eskizleri daha sonra piyano başında hayata geçirirdi. Yürüyüşten sonra gazeteleri okuyup akşam çayını yudumlar ve saat beşte mutlaka işinin başına otururdu. İki saat daha çalıştıktan sonra saat sekize doğru akşam yemeğini yerdi. Şimdi besteciyi kendi satırlarından okuyalım: “Gelecekte bitmesini öngördüğüm bir eserimin ilk tohumları hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik şekillerde ve formlarda yeşeriverir. Eğer toprak buna müsaitse, bu benim çalışmaya hazır olduğum anlamına gelir, tohum inanılmaz bir hız içinde sağlamca köklenmeye başlar. Filizlenir, toprağı delip geçer, kök salar, yapraklarını oluşturur, dallanır, budaklanır ve nihayetinde çiçek açıverir. Yaratıcı sürecimi başka bir metaforla anlatmak istemiyorum. Hissettiğim tam da bu! Bu sürecin en zor iki safhası tohumun gelmiş olması durumu ve toprağın hazır olup olmaması... Bunların dışında her şey kendiliğinden olur. Kelimelere dökemiyorum maalesef: Ana fikir oluştuğunda, bana geldiğinde hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Kesin formlara döküldüğü, geliştiği anların hazzı paha biçilemez. Böyle anlarda her şeyi unutuyorum, neredeyse deliriyorum diyebilirim. İçim titriyor heyecandan. Oturup eskizleri hemen yazıvermek için elimde kalemi zor tutuyorum, bir fikir diğerini izliyor, durmadan geliyorlar...”

Pyotr İlyiç Çaykovski ©️ Charles Reutlinger, Paris, 1886
Dimitri Şostakoviç (1906 - 1975)
Yakın çevresindekilere göre Şostakoviç -onların deyimi ile- bir palyaço karakterine sahipti. Tıpkı babası gibi her sabah saat altıda ayakta olurdu. Doğaya aşık, yürüyüş bağımlısı sessiz bir adam... Ünlü bestecinin içine kapandığı dönemler oldu. Bu krizleri atlatır atlatmaz inanılmaz bir hızda beste yapmaya başladı. Bu modernist davranış dışardan bakanlara besteci müzik üretirken sanki hiç bir engel tanımıyormuş izlenimi verirdi.
Şostakoviç bir dönem Leningrad’ın 45 km kuzeyindeki Kellomäki (şimdiki adı Komarovo) kasabasında ailesi ile yazlarını geçirme kararı aldı. Bu ortam ona ihtiyacı olan huzurlu çalışma atmosferini sağlamıştı. Şostakoviç’in çağdaşları ve çevresi onu çalışırken görmezdi. Bu büyük besteci, tüm eseri baştan sona kafasında bitirirdi ve daha sonra ışık hızıyla notaya geçirirdi. Eğer bölünmezse günde 20 ila 30 sayfa müzik yazabilirdi. Düzeltme yapmadan, geldiği gibi yazardı ilk etapta. Piyanoda yeni fikirler deneme alışkanlığı da yoktu. Masa başına oturur ve sadece yazardı. Bu çalışma biçimine “tüm müziği içinde duyanlar” ekolü de denebilir. Eseri tamamladığında tümünü piyanoda çalardı. Beyni sürekli aktif bir şekilde müzik ürettiği için olsa gerek, dışardan bakıldığında sıkıntıları ve içsel tansiyonları olan bir adam imajı çizerdi.Şostakoviç’in elleri hiç durmazdı, sürekli hareket ederlerdi. Futbol oynarken ya da bir parti esnasında aniden ortadan kaybolurdu. Bestelerini çok hızlı yaptığı için kendinden korktuğu anlar olurdu ve bunun kötü bir alışkanlık olduğuna emindi.

Dimitri Şostakoviç (1906 - 1975)
Benjamin Britten (1913 - 1976)
Benjamin Britten, yaşadığı dönemde “bir romantik klişe” olarak adlandırılan “ilham için bekleme” konseptini hiç sevmediğini ve buna inanmadığını sık sık dile getirirdi. Bestecinin en sevdiği yöntem, sıkı bir programa sadık kalarak çok çalışmaktı. Çocukluğunda çok disiplinli, bir yatılı okula gittiğini ve bu alışkanlıkları orada öğrendiğini belirtirdi. Britten, her sabah saat dokuzda masasına oturur ve öğlen yemeğine kadar aralıksız çalışırdı. Çalışmasını bitirdiği gibi mektuplarını kontrol eder ve yürüyüşe çıkardı. Yürüyüş onun için çok önemliydi. Verimliliğini ve üretkenliğini artırdığını düşünürdü. Hareketle geçirdiği bu saatleri öğleden sonra çalışmaları takip ederdi. İngiliz şef-besteci, yaratıcılığın beklemeler sonucunda gökten indiği düşüncesine dayanamazdı. Hayat onun için bu şekilde işlemiyordu.
Britten, 1967 yılında verdiği bir röportajda şöyle anlatıyor: “Benim çalışma rutinim ilham bekleyerek ilerlemiyor. Doğduğum günkü yıldız kombinasyonlarına teşekkür ediyorum her seferinde. Ben geleneksel bir eğitim gördüm ve çalışmanın, emeğin önemini küçük yaşta kavradım. Okulda bizleri çok çalıştırırlardı, çalışmak zorunda kalırdık. Sabahları işimin başına oturmakta zorluk çekmiyorum. Çalışmalarım arasında yaptığım yürüyüşlerde de bir sonraki çalışma fazını planlarım. Öğleden sonra da saat beş gibi çayımı içtikten sonra akşam sekize kadar yine çalışırım. Akşam yemeğini takiben genellikle uykulu oluyorum. Birazcık okuyup erkenden uyumayı severim. Gece çalışamıyorum.”
Britten sabahları soğuk küvete girerdi. Akşamları ise sıcak bir banyo yapma alışkanlığı vardı. Yaz aylarında mutlaka yüzerdi. Hafta sonları vakit buldukça tenis oynardı. Ev işlerinde pek becerikli sayılmazdı, ancak kendine çay yapabilirdi, yumurta kaynatabilirdi ve bulaşığı yıkayabilirdi. Bunların dışında elinden pek bir şey geldiği söylenemezdi. Yatağını topladığında ise yatak toplanmamış gibi dururdu. Benjamin Britten’ın hayatı sadece işinden ibaretti. Kendi meslektaşlarından uzak, asosyal bir hayat sürdürdü. Bir besteci olarak işini yapıyor olmak onun tek dünyasıydı. Yaratıcılık her şeyden önce gelirdi. Herkes, her şey, kendi benliği de buna dâhildi ve tüm dünya yaratıcı işleyiş uğruna feda edilebilirdi.

Benjamin Britten (1913 - 1976)