21.08.2026

Zeynep Keleşoğlu ve Orçun Orçunsel’in Sony Music Classical desteğiyle Sony Music Türkiye etiketiyle müzikseverlerin beğenisine sunulan Payidar adlı albümlerine dair Zeynep Keleşoğlu ile keyifli bir söyleşi yaptık.
“Payidar” kavramı sizin için sadece tarihsel bir gönderme mi, yoksa kişisel bir müzikal manifesto mu?
Payidar adını seçmemizde, bu albümün Cumhuriyet’in 100. Yılına ithafen hayata geçirilmiş olması belirleyici olsa da bizim için mesele yalnızca tarihsel bir gönderme değildi. Payidar, aynı zamanda bu albümde yer alan müziklerin işaret ettiği daha derin bir düşünceye değiniyor: Zamana rağmen var olan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir müzik mirası... Seikilos Epitaph ise bu düşüncenin en uç noktası. Binyıllar boyunca Dünya dönüşürken, yaşamın geçiciliği ve anın değerini hatırlatan mesajı ileten o sesin hâlâ bizimle olması çarpıcı… Kısacası kişisel bir manifesto değil; bu kelime, müzik aracılığıyla aktardığımız kalıcılık ve ebediyet fikrini karşılıyor. Payidar; geçmiş, bugün ve gelecek arasında kurulan sessiz ama güçlü bir bağın sembolü oldu.
Cumhuriyetin müzik politikalarıyla bağlantılı olan halk müziği motiflerini flüt icrasına adapte ederken hangi süsleme tekniklerini tercih ediyorsunuz?
Cumhuriyetin müzik politikası geleneksel olanı evrenselleştirmekti. Halk müziği ögeleriyle besleyerek ulusal kimliğimizi katmak, modal olan ile çok sesliliği buluşturmaktı. Necil Kazım Akses ve Ekrem Zeki Ün’ün eserlerini seslendirirken ayrıca bir süsleme eklemedik. Bu eserlerin içinde doğrudan bir alıntı olmasa da halk müziğimize özgü ifade biçimi, ritmik yapılar ve vurguları tanıyıp; doğru yansıtmaya, öne çıkarmaya çalıştık. Etnomüzikolojinin kurucusu Béla Bartók’un Rumen Halk Dansları eserini flüte uyarlarken ise, öncelikle bestecinin fonograf kayıtlarını inceledik. Türküleri köylülerin kendi seslerinden dinlemiş olmak, müziğin doğallığını ve ham karakterini net olarak hissettirdi. Herkesin çok iyi bildiği, gelenekselleşmiş keman ya da orkestra yorumlarından yer yer oldukça farklı tempolarda, oynak gırtlak nameleri içeren ezgilerle karşılaştık. Modern flütle taklit etmek güçtü, ama en azından bu karakteri anlamaya çalıştım. Aynı zamanda eserin ilk olarak piyano için bestelenmiş olduğunu da göz önünde bulundurarak Bartók’un kendi çaldığı piyano kayıtlarını dinledik. Onun cümle anlayışını duydukça eseri bambaşka bir kulakla yeniden tanıdık. Kayıt sürecinde de hissettiğimiz ölçüde müziğin özüne yakın kalmaya çalıştık.
Paul Hindemith ve Béla Bartók’un Anadolu’ya gelişi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün daveti, bugün Payidar albümünüzdeki repertuvar seçimlerine nasıl yansıyor?
Hindemith ve Bartók’un ülkemize gelişi, Türkiye’de müzik düşüncesinin yönünü belirleyen önemli bir dönemin parçası. Hindemith’in Flüt Sonatı’nı Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş sürecine katkı verdiği dönemde (1936) bestelemiş olması bizim için dikkat çekici bir tesadüf. Bartók ise Anadolu köylerinde gerçekleştirdiği halk müziği derlemeleri sonucunda Türk, Macar ve Rumen müzikleri arasındaki akrabalıkları fark etmiş; bu coğrafyanın ortak ses hafızasına dikkat çekmiş. Bu iki bestecinin eserlerine albümde yer vermiş olmak da onlara bir saygı duruşunda bulunmanın ötesinde, yerel ve evrensel olanı buluşturma fikrini bambaşka bir boyuta taşıdı diyebilirim!
Necil Kazım Akses’in Flüt Sonatı’nda karşılaştığınız alterasyon hatalarını çözerken hangi metodolojik yaklaşımları benimsediniz?
Eserde alterasyonlarda yer yer notasyon kaynaklı tutarsızlıklar bulunuyordu ve bu durum yazım eksiklikleriyle bestecinin bilinçli tercihlerini ayırt etmeyi gerekli kılıyordu. Kararlarımızı sezgisel değil hem yorumcu hem besteci mantığıyla; flüt ve piyano partileri arasındaki ilişkiyi, karşılıklı temalarda aralıklar arası benzerlikleri ve eserin genel yapısını analiz ederek verdik. Ayrıca Akses’in bestecilik dili ve çağdaşı olan bestecilerin benzer yazım pratikleri de referans noktalarımız arasında yer aldı. Amacımız, kişisel yorum eklemekten ziyade eserin kendi iç sistemini doğru biçimde ortaya koymaktı.
Orçun Orçunsel’in size ithafen yazdığı Seikilos Epitaph eserinde antik modların flüt icrasına etkilerini nasıl ele aldınız?
Eserdeki antik his, benim için sesin yarattığı atmosferle ilgiliydi. Açılıştaki flütün içine hafifçe şarkı söyleyerek üfleme fikri esasında benim önerimdi; sonradan hem kayıtta hem de konser koşullarında ne kadar zorlayıcı olduğunu fark ettim. Ancak ne desem Orçun’u kendi fikrimden vazgeçiremedim. Bu başlangıcın fazla silik kalıp kalmadığını çok sorguladım. Ama bu ses bana her zaman, bir deniz kabuğunu kulağıma dayadığımda duyduğum o belirsiz uğultuyu hatırlatıyor; sanki çağlar öncesinden bir hikâyeyi fısıldıyor gibi. Müziğin başlangıcındaki bu kırılganlık, taşın zaman içindeki yolculuğunu çağrıştıran ilk iz gibi duruyor. Bunun gibi başka efektler de var. Piyanonun içinden flüt sesinin yankılandığı bir yer var, neredeyse bir çığlık hâline geliyor; sanki bir mağaranın içine seslenmişim de geçmişten bir hayalet bana karşılık vermiş gibi bir his veriyor. Veya sesinin armoniklerle karışıp bozulduğu bir an, suya yansıyan bir imgenin dalgalanışını çağrıştırıyor âdeta… Ancak eser sürekli bu antik hislerle ilerlemiyor. Seikilos’un lirik, sakin, bilge melodisi döngüsel tekrarların ardından son derece karşıt karakterde ve iki enstrüman için hem ayrı ayrı hem birliktelik olarak zorlayıcı bir kısma dönüşüyor. Orçun enstrümanları çok iyi tanımasına rağmen, onlara “uygun” yazmaktan özellikle kaçınır. Müziği icracının konforuna göre şekillendirmek yerine, icracının enstrümanıyla dönüşmesini ister. Bu da çoğu zaman ilk bakışta “imkânsız” görünen durumlarla karşı karşıya kalmak anlamına geliyor. Zorlukların içinden geçtikçe, eser benim için yalnızca bir icra deneyimi değil, tıpkı taşın zamana dayanarak varlığını sürdürmesi gibi; direnerek, aşınarak ve dönüşerek ilerleyen bir yolculuğa eşlik etmekti.
Ekrem Zeki Ün ve Necil Kazım Akses’in Flüt Sonatlarının kaydedilmemiş olması size nasıl bir sorumluluk yükledi?
Notada gördüğüm her unsuru mümkün olduğunca doğru anlamak ve aktarmak istedim. Bu nedenle kimi zaman ifadeyi güçlendireceğini düşündüğüm değişikliklerden, kişisel tercihlerimden bilinçli olarak vazgeçtim. Çünkü bu kaydı gelecek kuşaklar için referans oluşturabilecek bir belge olarak düşündüm. Aslında algıladığım şeyin mutlak doğru olup olmadığından hiçbir zaman emin olamazdım. Aynı notaya bakan iki müzisyen çok farklı şeyler hissedebilir, ikisi de esere sadık kaldığını düşünebilir. Bu da ister istemez tedirgin edici bir duygu. Bu yüzden “doğrusu bu” iddiasıyla değil, kendi duyabildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla en dürüst okumayı yapmayı hedefledim. Bu kayıt benim için “ben ne kattım?” sorusundan çok, “neye zarar vermemeliyim?” duygusuyla şekillendi. Elbette bu yaklaşımın kendisi bile bir yorumdu, sanırım bu müziğin doğasında var olan bir paradoks. Ama mümkün olduğunca eserin önüne geçmemeye, notanın söylediğini var etmeye çalıştım.