21.08.2026

Librettosunu Antonio García Gutiérrez’nin yazmış olduğu tiyatro oyunundan uyarlanarak, Francesco Maria Piave tarafından hazırlanan, prömiyeri 12 Mart 1857'de Venedik, La Fenice tiyatrosunda sahnelenen, İtalyan besteci Giuseppe Verdi imzalı Simon Boccanegra operası…
Giuseppe Verdi, Kral Lear projesinden vazgeçtikten sonra, aralarında Ruy Blas ve sonunda Un ballo in maschera olacak Eugène Scribe’nin III. Gustave adlı eserleri de olan birçok projeyi düşünmeye başladı. Ne yazık ki Scribe’nin dramı, bir baloda öldürülen İsveç Kralı III. Gustav’ı konu alıyordu. Bu konu yetkililer tarafından beğenilmedi. Sansürün baskısından kurtulmadan önce Verdi dikkatini bir başka konuya yöneltti. Bu konu bir Genova Dükasının zehirlenmesini içeriyorsa da karakterin aşırı derecedeki cömertliği bir tepkiye neden olmayacaktı. Ayrıca kurban bir İtalyan ve cumhuriyetçi düşünceleri olan halktan biriydi ve olay çok eski tarihlerde geçiyordu.
Yeni opera Simon Boccanegra 12 Mart 1857 tarihinde Venedik’teki Fenice Tiyatrosu’nda temsil edildi. Tıpkı La Traviatagibi son derece büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat La Traviata’nın aksine ileriki yıllarda bile halkın kalbine girmeyi başaramadı. Verdi bu eserine karşı farklı bir bağlılık duymuştu ve Arrigo Boito’nun da yardımlarıyla operayı 1881 yılında Scala için yeniledi. Bu yenileme Macbeth’ten çok daha radikal bir yenileme oldu. Orkestrasyon büyük ölçüde yeniden yazıldı. Paive’nin librettosu baştan sona elden geçti ve bestecinin bile çok monoton ve soğuk bulduğu operadaki karmaşa ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak için yeni sahneler eklendi. Fakat eser bu hâliyle bile sadece uzman kişiler tarafından tutkuyla sevildi.
Bunun nedenlerinden bazıları konunun çok karanlık olması, kişilerin ve olayların ancak libretto dikkatli bir şekilde incelenince anlaşılabilir olmasıdır. Simon, tanımsal olarak bir savaşçıdır. Genova’yı korsanlardan kurtarmış ve her ne kadar asilzadeler karşı çıksa da halk tarafından yönetici olarak seçilmiştir. Fakat bu eylem adamı sadece konsül sahnesinde hareketli olarak görünür. İlk perdeden 25 yıl önce geçen prologda Simon karşımıza Otello gibi bir savaşçı edasıyla çıkmaz. O, asilzadelerin liderinin kızı olan Maria Fiesco’yu elde etmek için seçimi kazanmak isteyen üzgün bir sevgili olarak görünür. Fakat Maria ölmüştür ve Simon’un seçilmesi hiçbir anlam ifade etmeyecektir.
Simon, daha önce bahsettiğimiz sahne hariç hep entrikaların kurbanı olan ve sahne gerisinde isyan tehditlerine uğrayan bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Karşılaştığı her soruna inanılmaz bir cömertlik ve bağışlayıcılıkla cevap vermesi iyi bir haslet gibi görünse de dramatik açıdan olayları zayıflatır. Simon ikinci perdede içtiği, uzun sürede etkisini gösterecek bir zehir sonucu ölür. Tüm bu yenilemelere büyük bir istekle başlayan Boito’nun sadece Piave’nin librettosundaki bazı karanlık noktaları aydınlatmaktan öteye gidememiş olması şaşırtıcıdır. Aynı ölçüde şaşırtıcı olan, eseri çok karanlık bulan Verdi’nin de operayı renklendirmek için gerekli olan kontrast sahneleri bulamamış olmasıdır. Genel karanlığın içindeki parlayan tel lirik bölüm, Maria Boccanegra ve Gabriele Adorno arasındaki sahnedir.
Simon’u bir savaşçı olarak gösterememek ve librettonun karanlık oluşu yanında, hikâyenin karışıklığı da ikinci bir problem olarak karşımıza çıkar. Simon Boccanegra, El Trovador’un da yazarı olan Gutiéerrez’in bir hikâyesidir. Baş karakterlerden ikisi farklı isim altında karşımıza çıkar ve karmaşık olan konuyu daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirir. Maria’nın Amalia Grimaldi takma adıyla anılması, operadaki en dokunaklı tanınma sahnelerinden birini doğurur.
Genel olarak Simon Boccanegra müziğinden en üst düzeyde övgüyle bahsetmek lazımdır. Partisyon, Verdi’nin gücünün tam olgunlaştığı dönemin bir eseridir. Prologdaki final korosu hariç eserin birinci sınıf olmayan hiçbir sayfası yoktur. Genel olarak partisyon, asil bir kusursuzluk hissi uyandırır. Her şeyin ortasında Amalia Grimaldi’nin (Maria Boccanegra’nın takma ismi) parlak görüntüsü vardır. Takdire şayan ve eşsiz bir yaratı, genç, çekici ve tatlı bir insan. Verdi’nin Otello ve Falstaff hariç hiçbir operasında böylesi bir karakterle karşılaşılmaz. O, ne Desdemona kadar trajik, ne de Nannetta kadar neşelidir. Fakat onlarla gençliğin saflığını ve âdeta bir çiçek gibi açışını paylaşır. Amalia, Aida ve Otello arasındaki döneme aittir. Bundan 25 yıl önceki Verdi’nin operaya yaklaşımı ve gücündeki değişimler oldukça belirgindir.
Bu değişim, daha önceki operalarının lirik stilinden daha kahramanca operalara dönüş olarak görülebilir. Il Trovatore’de Verdi, ne yöne doğru ilerleyeceğinin sinyallerini vermiştir. Ama hem o opera hem de I Vespri Siciliani hislere tutkulu ve zarif melodilerle hitap ederken, Simon Boccanegra ve ondan sonra gelen operada bu daha iyi planlanmış ve daha az sezgisel melodilere dönüşmüştür.
Simon Boccanegra, Dükanın etrafında kurgulanmıştır. Tıpkı La Traviata sopranonun ve Il Trovatore tenorun operası olduğu gibi, Simon Boccanegra da baritonun sivrildiği bir operadır. Rigoletto bile düet yapısıyla baritonu bu derece öne çıkartmaz. Diğer yandan Düka tatmin edici bir karakter değildir. Librettonun zayıflığı yüzünden üç boyutlu bir karakter olarak göremeyiz. Savaşçı yönü sadece yenilenen konsül sahnesinde ortaya çıkar. Sadece burada Boccanegra’yı güçlü ve baskın bir karakter olarak görürüz. Geri kalan yerlerdeki üzgünlüğü ve asil hareketleri monoton ve inandırıcılıktan uzak bir etki uyandırır. Verdi’nin prologdaki dramatik olayları ve son perdenin asil gösterişini ele alışındaki ustalık bile bu durumu değiştiremez. Bir seyircinin hangi ismin hangi karaktere ait olduğunu, hangi karakterin isminin takma olduğunu ya da karakterlerin birbirlerini ne zaman tanıdıklarını anlamaları ancak librettoyu saatlerce incelemesiyle mümkündür. İşte bu nedenler müziğin kusursuzluğuna rağmen Verdi’nin en muhteşem eserini daha sık duymamızı engellemiştir.