21.08.2026

Kanun icracısı Esra Berkman ve piyanist Gökçe Eryılmaz’ın Echoes of Kanun & Piano adlı albümü Kalan Müzik etiketiyle yayınlandı. Berkman ve Eryılmaz’ın isteğiyle bestelenmiş olan kimi solo kanun veya piyano, kimi duo olmak üzere altı bestecinin toplam 11 eserini içeren albüme dair sanatçılarımızla bir söyleşi yaptık.
Esra Berkman’ı daha yakından tanıyabilir miyiz?
Klasik müzik alanında icracılar eğitimlerine erken yaşta başlarlar. Kanunu İstanbul’da Ümit Bolu adlı önemli bir kanun yapımcısı ustamızın atölyesinde ilk defa 17 yaşımdayken yakından görmüş ve görür görmez de âşık olmuştum. “Ben bunu istiyorum” demeye başladım, annem de şaşırdı “Bu kadar geç yaşta neden kanun çalmak istiyor bu kız?” diye… Annemi ikna etmem neredeyse bir yıl sürdü. Ardından Ruhi Ayangil’e ulaşmamızla eğitim sürecim 18 yaşında kanunla başlamış oldu. Ayangil, biliyorsunuz Türk Beşleri arasında yer alan Ferit Alnar ekolünün temsilcisidir. Yani dünyadaki ilk Kanun Konçertosu’nun bestecisi Ferit Alnar’ın ardından bu konçertoyu ilk kez seslendiren sanatçı. Ayangil, Cemal Reşit Rey’in armoni öğrencisi olması, Alnar ekolünü devam ettirmesi ve çağdaş yönüyle, beni öğrenci olarak sanki Batı müziği çalgısı öğreniyormuşum gibi ciddi bir disiplinle eğitim sürecine soktu. 1997’de Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlı olarak açılan Sanat Tasarım Fakültesi’nin Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’ne girdim. Bölümün kurucuları arasında Ahmet Yürür, Ruhi Ayangil, Server Acim gibi duayen hocalarımız vardı. Orada aynı sınıfta 10-12 kişi, farklı enstrümanlarda eğitim gören öğrencilerle birlikteydim. Aynı solfeji, aynı armoniyi, aynı form bilgisini görerek eğitim almış oldum. Mezuniyetimin ardından akademik olarak ilerledim, yüksek lisans ve Sanatta Yeterlik süreçlerini bitirmek suretiyle bugünkü ünvanıma eriştim. 18 yıldır akademide çalışıyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde dokuz buçuk yıl çalıştıktan sonra 2017’de Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na Türk Müziği Bölümü’nü açmak üzere davet edildim ve bu teklifi kabul ettim. 2017’den beri yaklaşık sekiz yıl Türk Müziği Bölümü kurucu bölüm başkanlığını yaptım, dokuzuncu yılımda akademideki görevime devam ediyorum.
Bir Doğu çalgısı olan kanunla, piyanoyu birleştirme fikri nasıl doğdu?
Güzel bir soru, bu bilgileri iletmek istediğim için anlatmaktan memnuniyet duyuyorum. 18. Sezon’umuza başlıyoruz ve üç yıldır benim için bu projede çok önemli bir piyanist olan Gökçe Eryılmaz ile çalışıyoruz. Lisansta okuduğum dönem CRR’de, Ermenistan’dan iki kanuni hanımın konserini izlemiştim, dönüşümlü olarak kanun ve piyano çalıyorlardı, çok etkilenmiştim. Konuyu merak ederek peşine düştüm. Bu iki sanatçıyı Ruhi Ayangil davet etmişti: Anahit Valesyan ve Karine Hovhanesyan. Üniversitemize gelip atölye çalışması yaptıklarında onları daha yakından tanıma fırsatım oldu. Çaldıkları repertuvar, makam müziği ezgilerinin çok seslendirilmişi ya da makam müziği ezgilerinin armonilenmiş hâli gibi tınlıyordu. Çünkü ara sesleri verebilen kanunları yok Ermenilerin. Onu da orada fark etmiştim. “Neden böyle farklı çalıyorlar?” diyerek bu sorunun peşine düştüm. Sanatta Yeterlik çalışması olarak Ayangil Hocamın da desteğiyle, Dışişleri Bakanlığı’ndan alınan izinlerle Ermenistan’ın yolunu tuttum ve orada 40 gün kadar süren bir alan araştırması yaptım. Gümrü Konservatuvarı’nda 20 gün, Erivan Konservatuvarı’nda 20 gün bahsettiğim icracılarla bire bir çalışma fırsatı buldum. Başka kanunilerle de çalıştım. Sovyet Ermenistan’ı dönemindeki Ermenistan Cumhuriyeti’nde halk çalgılarındaki ara sesleri atmak suretiyle, ancak melodilerini atmaktan imtina ederek, yani onları tutup, tampere düzleme çekerek çok seslendirilmiş bağlamda müziklerini icra ettiklerini öğrendim. Halk müziği orkestralarını birinci tarlar, ikinci tarlar, kanunlar, kemançalar, birinci kemançalar, ikinci kemançalar gibi Batı müziği formatlı olarak dizmek suretiyle ve basit armonilemelerle halk müziği eserlerini seslendirdiklerini gördüm. Sırf Batılılaşma ülküsü adına… Bu, Sovyet kültür politikalarının desteklediği ve onları yapmalarına salık verdiği bir fikirdi. Korenizatsiya dedikleri bir kültür politikasının sonucuydu. Sovyet dönemindeki 15 adet Türki Cumhuriyet de bu yola girdi ve hâlâ devam ediyorlar. Kanun-piyano bağlamında bunu görünce o tarzda çalmayı gidip öğrendim ve dönüşte Kalan Müzik’ten Hasan Saltık’la görüşüp “Böyle bir repertuvar çalıyorum, bunun albümünü kaydetmek istiyorum” dedim, o da kabul etti. 2013’te o zamanki piyanistim Nazlı Işıldak’la 18 adet Ermeni eserini, Haçatur Avetisyan bestelerini seslendirdik. Bu araştırmalarımın sonucu olarak kanun piyano ikilisini kurmuş oldum. Pek çok konser verdik ve hâlâ veriyoruz. Ardından tanıdığım çağdaş Türk bestecilere haber saldım. Bir kanun piyano ikilisini kurduğumu, böyle bir repertuvarı çaldığımı ancak bunların benim için yeterli olmadığını belirttim. Çünkü bizim kanunumuzda ara seslerimiz mevcut, mikrotonlarımız mevcut. Bunları vermeye uygun çalgımız var. Bunu neden kullanmıyoruz? Kimi bestecilerimiz konuyu tampere bağlamında ele alarak, kimi makam müziğine yakın olanlar ise ara sesleri de kullanmak suretiyle özgün bir repertuvarı bizim için yazmaya başladılar.
Albümlerinizde her daim yenilikçi bir bakış açısı hissediyoruz, yolunuza böyle başladınız ve böyle devam edeceksiniz değil mi?
Bizim için asıl olan iş birliği yaptığımız bestecilerin müzik dünyası… Önümüze nota geldiğinde besteciyle temaslarımızda “Tam olarak ne istiyorsunuz, sizin bu dediğinizi bu çalgıdan nasıl çıkarabilirim?” diye soruyorum. Kimi yerde bazen kanunu iyi tanımamaktan kaynaklanan, yapılamaz yerleri de olabildiğince oldurmaya ve hiçbir şeyi atmamaya gayret ediyorum. Müzikal fikirlerinin hiçbirini boş vermeden, gerçekten vücuda getirmeye çalışıyorum. Birincil amacımız bestecilerin dünyasını aktarabilmek. Çünkü esas olan onların tasarımı ve önümüze getirdikleri fikir. Hiçbir zaman “bu eseri çalmam” gibi bir yaklaşımım olmadı. Çünkü kanun-piyano repertuvarı Türk çağdaş müziği açısından zaten yeni oluşuyor. 100 yıl sonra bu tarafa bakanlar “bu eser iyidir, bu eser orta düzeydir, bu eser yüksektir” diyerek eleştiri yapabilecekler. Ben bu eleştiriler yapılabilsin diye, önüme ne gelirse çalmaya çalışıyorum. Kendi sanat fikriyatım içerisinde kaldığı sürece.

Okuyucularımıza son olarak neler söylemek istersiniz?
Söyleşimiz vesilesiyle, albümümüzü yayımlayan Kalan Müzik’e dair önemli bulduğum bir noktayı da paylaşmak isterim. Albümümüz dijital platformlarda yayınlandı, ancak eserler ilk açıldığında bestecilerimizin isimleri görünür biçimde yer almıyor. Besteci bilgisine ikinci, hatta üçüncü tıklamadan sonra ulaşılabiliyor. Bu durumun bestecilerimizin manevi haklarını zedelediğini düşünüyoruz. Bu nedenle eserlerini yayından çekmeyi düşünen bestecilerimiz dahi oldu. Hâlbuki “bestecinin adı var.” Biz icracı olarak onların kurduğu ses dünyasını yansıtmaya çalışıyoruz. Bir diğer deyişle, bu albüm bir iş birliğinin ürünü ve bestecilerin isimlerinin de en az icracılar kadar ilk anda görünür olması gerekir. Geçmişten günümüze gelen eserlere bakınca, müzik tarihini tuğla tuğla inşa etmelerinden anlaşıldığı üzere bestecilik, üstüne çağlar boyu araştırmalar yapılmış ve sayısız kitaplar yazılmış, zor, ciddi ve saygın bir meslektir. Üretilmiş bir müzik yapıtı varsa, o eserin bir bestecisi de var demektir. Mevcut sunum biçimi nedeniyle, dinleyiciler eserlerin bestecisinin de biz olduğumuzu düşünebiliyor ve hakkaniyetli olmayan bir algı oluşuyor. Bu nedenle bestecilerimizin adlarının dijital platformlarda ilk elden, açık ve görünür biçimde yer almasını istiyor, bu duyarlılığın gösterilmesini bekliyoruz.
Gökçe Hanım, siz de bir akademisyen ve eğitimcisiniz, sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?
Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda öğretim görevlisiyim, aynı zamanda aktif konser hayatıma ve öğrenci yetiştirmeye devam ediyorum. Eğitimime Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Prof. Serla Balkarlı ile başladım. Çağdaş müziğe yönelimim de bu yıllarda şekillendi. Hocalarımın çağdaş müziğe açık ve yönlendirici yaklaşımları bu ilgiyi besledi. Lisans eğitimimin ardından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yüksek öğrenimlerimi tamamladım. Burada Prof. Hülya Tarcan ile piyano, Prof. Ahmet Altınel ile çağdaş müzik çalıştım. Bu birikimin sonucunda hem üyesi olduğum topluluklarda hem de solo projelerimde sıklıkla çağdaş eserler seslendiriyorum. Esra Berkman ile de bu şekilde tanıştım.
Bu önemli albümde bir piyanist olarak yer almak size nasıl bir sorumluluk yükledi?
Kanun ve piyano ikilisine katılmadan önce konserlerini dinlemiştim. Bu sentezi o zaman da etkileyici bulmuş, hatta benzer bir duo fikri üzerine düşünmeye başlamıştım. Ayrıca çağdaş Türk müziği repertuvarına katkı sunma ve eserlerin görünürlüğünü artırma yönündeki çabalarını da kıymetli bulmuştum. Esra Berkman teklifi yaptığında memnuniyetle kabul ettim. Gerçekleştirdiğimiz çalışmayı yalnızca bir konser dizisi ya da albüm kaydı olarak değil çağdaş müzik repertuvarını geliştiren, yeni tını arayışlarına alan açan bir proje olarak görüyorum. Bestecilerimizin katkısı bu projenin temelini oluşturuyor. Yeni ve sınırları belirsiz bir alan için eser yazmak cesaret istiyor. Maddi getirisi neredeyse olmayan bir süreçte, tamamen sanatsal motivasyonla eserlerini oluşturup bizimle paylaştılar. Bu sürecin aracılarından biri olmak benim için büyük bir anlam taşıyor. Ayrıca yeni yazılmış bir eseri ilk kez şekillendirmek, daha önce seslendirilmemiş bir müziğe ilk yorumu getirmek özel bir his. Bu süreci bir keşif alanı gibi görüyorum. Her yeni eser bir bilmece gibi. Eserin dilini anlamak, kurduğu sistemi çözümlemek ve ardından bu bütünlüğü sahnede hayata geçirmek heyecan verici. Ancak büyük bir sorumluluk da yüklüyor. Çünkü bu eserleri ileride seslendirecek müzisyenler ilk referanslarını bizden alacaklar. Bizim referansımız ise bestecinin kendisi. Bu sebeple kişisel yorumumuzu katmadan önce bestecinin ses dünyasını, düşünsel arka planı ve estetik yaklaşımı en doğru ve şeffaf biçimde aktarmaya özen gösteriyor ve bestecilerle iletişimde oluyoruz. Bu süreçte bestecilerle doğrudan iletişim kurabilmek yorumun sağlıklı biçimde şekillenmesini sağlıyor.
Ayrı şehirlerde yaşıyorsunuz, albümün oluşma sürecinde nasıl bir araya geldiniz?
Farklı şehirlerde yaşayan müzisyenlerin bir araya geldiği topluluklarda çalışma pratiği benzerdir. İlk aşamada her icracı kendi partisini ayrıntılı biçimde çalışarak esere bireysel olarak hâkimiyet sağlıyor. Eseri genel hatlarıyla inceliyor ve çözümlüyoruz. Bireysel hazırlık süreci tamamlandıktan sonra ortak prova takvimleri oluşturuyor ve bir araya geliyoruz. Esra Berkman Eskişehir’de, ben Afyon’dayım, çok uzak değiliz. Birlikte çalmadığımız dönemlerde de iletişimimizi kesintisiz sürdürüyor, partisyon üzerinden karşılıklı fikir alışverişi yaparak eserin yorumuna dair ortak bir dil geliştiriyoruz. Yeni eserlerin ilk provaları özellikle zorlu oluyor. Çağdaş müziğin doğasında karmaşık ritmik yapılar ve değişken zamanlar bulunuyor. Bu da iki icracının uyumlu olma sürecini zorlu kılıyor. Bu aşamada yoğun bir zihinsel ve fiziksel odaklanma gerekiyor. Eser içselleştirildikçe teknik zorluklar yok oluyor ve odağa müziğin kendisi yerleşiyor. O noktadan sonra keyif alma kısmı geliyor ve eser akmaya başlıyor.
Dinleyicilerinizden nasıl yorumlar alıyorsunuz?
Piyano ve kanunu bir araya getirmemizin dışında, bu sentezi çağdaş müzik estetiği içinde ele alıyor olmamız bir ilk diyebilirim. Bu da dinleyici açısından çoğu zaman beklenmedik bir deneyim yaratıyor. Konserlere gelen dinleyiciler sıklıkla klasik Türk müziği repertuvarının düzenlenmiş versiyonlarını duyacaklarını düşünüyorlar. Sahnede karşılaştıkları müzikal içerik bu beklentinin ötesine geçtiğinde ise şaşkınlık yaşıyorlar. Adana’da verdiğimiz bir konserin sonrasında dinleyicilerle bir söyleşi ayarlanmıştı, ilk defa orada dinleyicilere nasıl bir izlenim bıraktığımızı görme fırsatımız oldu. Bir dinleyici “Bu yaptığınız müzikte bir devrimdir” demişti. O an benim için çok anlamlıydı. Çünkü hedefimiz yalın bir biçimde tarif edilmişti. Kalıpların dışına çıkmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken köklerimizden kopmadan sadece biçim ve anlatım dilini dönüştürmeye çalışıyoruz. Gelenekten beslenen, ancak ifade dilini güncelleyen bir yaklaşım. Bu çabanın dinleyici tarafından fark edilmesi çok kıymetli.