
29.10.2026

Kompozisyon sınıfından mezun olan diğer arkadaşlarım mezuniyet sınavları için hâlihazırda yazmış oldukları eserleri birbirleriyle herhangi bir bağlantı olmadan beraber bir konsere yerleştirip konserin sonunda selam verip diplomalarını alıp gidiyorlardı. Bestecilikte lisansüstüne başladığım günden beri konseptli konser formlarına odağını vermiş birisi olarak bunu yapmayı kendime uygun görmedim. Mezuniyetim için yepyeni bir konsept üzerine yepyeni bir eser yazmalıydım ve her zamanki gibi yine daha önce denemediğim teknikler kullanmalıydım.
Okuduğum elektroakustik ve algoritmik kompozisyon lisansüstü bölümü benim için eserlerimi daha iyi şekilde yazma eğitiminden çok daha fazlasıydı. Zira yazdığınız bir eser hiçbir zaman hava boşluğunda soyut bir çerçevede seslendirilmeyecek. Onu çalan insanlar belirli bir gün ve saatte belirli bir etkinlik salonunda siyah veya beyaz kıyafetler giyecek ve seyircilerin alkışı eşliğinde sahneye çıkıp inecekler. Kariyerimin son birkaç yılındaki yenilikçi konser formatlarına yönelik çalışmalarım bana çok şey öğretti: Artık insanlara farklı konser deneyimleri sunmalıyız. Her konserin internete yüklendiği, YouTube’dan izlenip Spotify’dan dinlendiği bu dönemde eğer müziğimizin önemini korumak istiyorsak insanlara telefonları ve tabletlerinden deneyimleyemeyecekleri konserler tasarlamakla yükümlüyüz. Hiç düşündünüz mü, bir konseri tasarlamak ne demek?
Müziği Bir Ürün Olarak Tasarlamak
Neredeyse 40 yıllık bir reklam ajansının kurucusu ve sahibi bir ailede yetişmiş olmamın bir avantajı da ürün tasarımı ve ürün pazarlamacılığının incelikleriyle küçük yaşta yakından tanışmaktı. Steve Jobs’ın ölüm haberini televizyonda duyduğumda 11 yaşındaydım ve ağlamıştım. 90’ların sonunda şirketini batmanın eşiğinden vizyonuyla kurtarışının hikâyesine aşinaydım. Bu kayıp, şirketin havalı vizyonunu kaybedeceğinin işaretiydi. Büyüdükçe Steve Jobs’ın şirketinidiğer teknoloji şirketlerine kıyasla bu kadar başarılı yapan vizyonerliğin tam olarak nasıl bir şey olduğunun arayışını sürdürdüm. Bugün bunu Jobs’ın şu sözleriyle özetleyebilirim: “Önce tüketici deneyimini düşünmeli, sonra teknolojiyi ona göre şekillendirmelisiniz. Elinizdeki teknolojiden yola çıkıp, bunu nasıl bir ürüne dönüştürüp satarız diye düşünmek doğru yaklaşım değildir.” İşte zamanında Jobs’ın şirketinden çıkıp dünyayı değiştirmiş ürünler ve sistemler bu felsefe sayesinde bu derecede başarılı olabildi. Bu ürünlerin kullandığı teknolojiler bilinenin aksine daha önce varolmamış teknolojiler değillerdi fakat henüz kullanıcıların kolaylıkla ve keyifle deneyimleyebilecekleri bir seviyeye getirilmemişlerdi.
Elektroakustik/algoritmik müzik alanında her gün birbirinden değişik binlerce ses sentezi, efekti ve garip dijital ses işlem (DSP) teknikleriyle karşılaşıyorsunuz. Eksantrik filtreler, yankılar, ekolayzırlar elektronik müzikte olduğu kadar çağdaş klasik müziğin de ayrılmaz bir parçası. Donaueschinger Musiktage gibi enstrümantal müziğe göbeğinden bağlı bir yeni müzik festivalinde bile artık neredeyse her eserde bir tür DSP işlemi mevcut oluyor. Tabii ki nasıl her alanda insanların ilk aklına gelen şeyler veya en ulaşılabilir teknikler bir yerden sonra klişeye dönüşüyorsa bu tür müziklerde de kullanılan yazılımların beraberinde gelen filtreler, yankılar ve ekolayzırlar farkına varılabilir hâle geliyor, “Aa burada Ableton Live’ın stok yankı efektini kullanmış!” diyebiliyor dinleyiciler. O yüzden başta kullandığım “eksantrik” sıfatı aslında çok önemli. Bestecinin sivrilmesi ve beğenilmesi ile alnına kullandığı yazılımın etiketinin yapıştırılması arasındaki farkı yaratır o eksantriklik.
Teorik dijital ses işlemine dayalı yüzlerce araştırmada yer alan ses fiziği formüllerini kağıttan bilgisayar koduyla uygulamalı bir ortama geçirmek bu eksantrikliği en üst seviyeden yakalamak için ideal bir yaklaşım. Çevremdeki pek çok dahi elektroakustik besteci vakitlerini birbirinden ilginç efekt ve işlem teknikleri geliştirip, bunları şık ve kullanması kolay programlar hâlinde paketlemeyi tam zamanlı etkinliğe çevirmiş durumdalar. Lisansüstü eğitimimin ilk yarısında ben de dizlerime kadar bu açmazın derin bir köşesindeydim. Okulumuza çalıştay vermeye davet edilen birbirinden saygın elektroakustik müzisyenler, araştırmacılar ve profesörlerin öğretilerinin ışığında pek çok yazılım yazdım, bu yazılımları havalı isimler ve parlak butonlu arayüzlerle Ableton, Logic, Cubase gibi dijital müzik yazma programlarıyla entegre çalışacak hâle getirdim. Birini bitirip öbürüne başladım... Bu konularda birikimli hocam Prof. Luc Döbereiner’a birer birer bu programları gösterdiğimde “Tamam çok güzel fakat bununla nasıl bir eser yazmayı planlıyorsun?” gibi sorular soruyordu, ben de en başta bu soruların amacını tam anlayamıyordum: “Ne istersen yapabilirsin! Her amaca uygun! Hipotetik olarak şöyle şöyle şekilde bile kullanılabilir, harika!” gibi yanıtlar veriyordum. Her amaca uygun olarak tasarladığım cihazlarım hiçbir amaç için kullanılmadan öylece bir yerde bekliyorlardı, fakat her an kullanılabilecek olmalarını bilmek bir şekilde içimi rahat ettiriyordu.

Provalardan bir kare…
Sistem İnşa Etme Bağımlılığı
Bir gece yakın arkadaşım Leo Noack beni çay içmeye davet etti ve yakın zamanda okuduğu bir blog yazısını gösterdi. Elektroakustik müzisyen Nathan Ho “Sistem inşa etme bağımlılığı” başlıklı blog yazısında müzisyenlerin her amaca uygun sistemler, kendi kendini besteleyen müzik programları gibi komplike yazılımlar tasarlama açmazına düşmesinden bahsediyor ve besteciliğin ana eylemi olan “müzik bestelemek” işinin bu tür yazılımlar tarafından desteklenebileceğiniama bu işi asla kendi başına yapamayacağından, insan faktörünün her zaman devrede olacağından bahsediyordu: Beste yapmak eylemini istediğiniz kadar otomatiğe bağlamaya çalışabilirsiniz. Kendi kendine notalar yazıp besteler yapan algoritmalar yazabilir, bu algoritmaları saatlerce incelikle ayarlayıp olabildiğince iyi sonuçlar vermesine uğraşabilirsiniz. Bunlara rağmen yine de sonucunda ortaya çıkan ürünü inceleyecek ve kendi beğenilerinize göre değiştirmek zorunda kalacaksınız.
Nathan Ho’ya göre müzik yapmak dört adımdan oluşan bir çekirdek döngüden ibaret: 1- Müzik yap 2- Müziğini dinle ve gözden geçir 3- Müziğini geliştir 4- Tekrarla. Çekirdek döngüye ait gibi görünen fakat kesinlikle ait olmayan bazı şeyler: Synth veya eklenti satın almak. Synth incelemeleri izlemek. Elektronik müzikle ilgili belgeselleri izlemek. Müzisyen röportajları izlemek. Çalışmalarınızı sosyal medyada tanıtmak. Teori kitapları okumak. Sanatçı manifestoları okumak. Besteleme felsefesi üzerine kitap veya makaleler okumak. Akort sistemleri hakkında okumak veya yazmak. DSP makaleleri okumak. Makalelerden DSP algoritmalarını uygulamaya koymak. Canlı performans sistemleri kurmak. Algoritmik beste sistemleri kurmak.
Bu satırlar suratıma bir tren gibi çarptı. Sanki özellikle benim için yazılmış bir dergi kritiği okur gibi hissettim âdeta. Ho’nun yazısının en çarpıcı kısmı şuydu: “Ne yaparsanız yapın, bu dört adımlı çekirdek döngüye geri döneceksiniz ve ne kadar dolaylı veya direkt olursa olsun kendinizi müzik yaparken bulacaksınız. Kaçışınız yok.” Onları kullanacak eserler olmadan inşa ettiğim sistemlerin hiçbir anlamı yoktu. Böylece kafamı kaldırmadığım algoritmik müzik yazılımı MaxMSP ile aramı bir anda bıçak gibi kestim ve aylarca ona dokunmadığım fakat bol bol düşündüğüm bir döneme girdim. Bu dönemin sonunda yazdığım eserler amaçlarına çok daha rahat ulaşan eserlerdi, çünkü bu eserler artık bir eser olmaktan çıkmış, belirli amaçlar güden ürünler olmuşlardı. Artık altında yatan teknolojinin bir eserin nereden geldiğini ve nereye gittiğini belirlemesine izin vermeyecektim. Mezuniyet sınavımda sergilediğim Unseen, Unheard (Görülmemiş, Duyulmamış) adlı oda müziği eserim bu vizyonun sınandığı en büyük eserim olacaktı.

Körlük
Çağrışımlar ile Çalışmak
Unseen, Unheard alışılmamış bir üflemeli dörtlü kombinasyonu (flüt, bas klarnet, kontrfagot ve korno) için yazılmış görsel-işitsel bir oda müziği eseri, yani duyduğunuz müzik kadar onunla hassas senkronizasyonda arkadaki beyaz perdede oynatılan görüntüler de eserin bir o kadar parçası. Körlük ve sağırlığı iki bölümde ele alan bu eser üzerinde çalışmalarıma başlarken arada sırada küçük ölçeklerde denediğim bir tekniği odak noktasına koymaya karar verdim: Çağrışımlar ile çalışmak. Tıpkı beynimizin üç boyutlu ortamda bir örümcek ağı gibi düşünceleri birbirine farklı önem seviyelerinde bağlaması gibi, bazı konseptler bazı diğer fikirleri çağrıştırabilir. Bu çağrışımlar siyah beyaz değildir, bazıları diğerlerinden daha ön sırada gelir. Örneğin çiftler hâlinde gelen şeylere örnekler (mesela eldiven) düşünmenizi istiyorum. Belki de aklınızda aniden çorap veya ayakkabı yanıtları belirecek, sonra biraz daha düşündüğünüzde küpe, paten gibi cevaplara ulaşacaksınız. Homolog kromozomlar da çiftli geliyor ama çok yüksek ihtimal çağrışımlarınızda yer alamayacak kadar uzakta.
Benim için çağrışımların sanat eserlerini ilginç kılmakta oynadıkları en özel rol, yanıtların siyah ve beyazdan en uzak olduğu ortadaki o gri “küpe ve paten” boyutunda yatıyor. Hiçbir şeyin kesin yanıtının olmadığı sanat dünyasında her şeyi o gri alana ve bize sunduğu fikirden fikre serbest manevra esnekliğine borçluyuz. Eğer körlük ve sağırlık gibi yaşamın şüphesiz gerçeklikteki koşullarını bir o kadar soyut ve öznel bir alan olan sanat ile bağlayacaksam kesin yanıtları ve bağlantıları terk etmeliydim. Böyle bir eserde yapılabilecek en sıkıcı şey büyük ihtimalle görme engelli birinin gün içinde duyduklarını enstrümanları tıklatarak çaldırmak gibi bir şey olurdu ya da sağırlığı anlatan bölümde sessizlik ana müzikal element yerine koyulabilirdi. Ben bu fikirleri takip etmedim çünkü yeti kaybı durumlarının en göz önünde olan kısımlarını müziğe bire bir uyarlamak fazla siyah-beyaz olurdu. Bu durumların insan hayatı üzerindeki devasa önemini ve etkilerini onları seyircilerin gözüne sokarak anlatmayacaktım. Onlara kendi gözlemlerini yapıp kendi sonuçlarını çıkarabilecekleri o gri alanı yaratacaktım.
Çevremdeki görme ve işitme engelli kişilerle saatlerce görüşmek, bu konular hakkında aklımı kurcalayan her şeyi sormak çok keyifli oldu. Hayatlarındaki bazı şeyler tam tahmin ettiğim şekilde etkilenirken bazı detaylarını da hiç düşünemediğimi fark ediyordum. Onlar yanıtladıkça daha çok merak edip sorularımı daha da derine indiriyordum; bir yerden sonra konunun içinden çıkamayacağımı fark ettim ve eserimin kapsamını net bir şekilde belirleyip sadece bu duvarların içinde çalışmak zorunda olduğuma karar verdim, çünkü bu devasa konunun her yanını tek bir esere sığdırmak açıkça imkânsızdı. Vurgulamak istediğim ana fikir hepimizin paylaştığı dünyanın, görme ve işitme engellilere gösterdikleriyle ve söyledikleriyle onlar için nasıl bambaşka bir dünyaya dönüştüğüydü. Bunun için eserimin kapsamını dışarıda geçirilen bir günün hikâyesini anlatmakla sınırladım.
Körlüğü konu alan birinci kısımda insan aklını iki soyut bölümde anlattım: İşitme ve dokunma yoluyla kısa menzilli yakın çevrenin algılanması, ve toplanan ham bilginin işlenip işe yarar bir düşünce alanı hâline getirilmesi. Görüntülere ek olarak derinlik bilgisine de sahip özel bir kamerayla çektiğim üç boyutlu videoları üç boyutlu animasyon programı Blender’da bir ekolokasyon simülasyonuna dönüştürdüm. Görme engelli bir birey gözünden çekilen bu video tarif etmesi zor ve köşeli modellerle başlayıp zaman geçtikçe bu şekillerin birleşip detaylı bir mekan algısına dönüşmesini gösteriyor. Videodaki bu gelişme odaklı dramaturji müzikte de takip ediliyor. Daha önce bahsettiğim sebeplerden videodaki her objeye müzikte bir ses vermekten kaçındım, bunun yerine ekspresyonizm akımından öğrendiğim teknikleri kullanarak videoda olup bitenin bende uyandırdığı hisleri ve düşünceleri yansıtmaya çalıştım.
Sağırlığı konu alan ikinci kısımda ise işitme engellilerin sayısız gözleminde defalarca yinelenen bilakis yanıtı olmayan büyük bir soruyu başrole koydum: “Bu şey nasıl bir ses çıkarırdı?” Gündelik objelerin nasıl ses çıkardığına dair işitme engeli olmayan insanlar olarak sahip olduğumuz sezgiyi bilinçli bir şekilde askıya aldığınızı hayal edin. Tıpkı renklerin nerede ne şekilde meydana geldiğini (örneğin yeşilin doğa ve yaşam, mavinin su ve gök, kırmızının kan ve tehlike ile bağdaştığını) salt ezberleyerek bilen ve kavrayan görme engelli bireyler gibi, neyin ne türden sesler çıkardığını o şeyin karakteristik özellikleriyle özdeşleştirip bu bağlantılardan yola çıkarak hayal eden işitme engelli bireylerin hayal gücüne ulaşmaya çalıştım. Doğadan, şehirden, aydınlıkta ve karanlıkta çekmiş olduğum çeşitli görüntüleri beyaz perdeye yansıtıp onlara eşlik eden müziği yazarken bu objelerin asıl seslerini tamamen gözden çıkardım ve bu objelerin rengi, dokusu, büyüklüğü, ağırlığı, bulunduğu yer ve onun hakkında bildiğim karakteristik özellikler gibi detayların bana hissettirdikleri ve düşündürdüklerini müziğe döktüm.
Bu hisler ve düşüncelere ait belirli notalar, ritimler ve çalma tekniklerinin varlığı ve nesnelliği tartışılır. Ben ise eserimde tamamen bu gri bölgeden yol alarak müziğimi bilinçaltında iş gören çağrışımsal bir düzleme geçirmeyi hedefledim. Müziğin gerçek hayatla bağlantısını bu düzleme taşımak bir hayli zordu fakat çok büyük artıları vardı. İşitme engelli bireylerin objelere yakıştırabileceği seslerin arasında gerçek hayatta hiç ses çıkarmayan şeyler de mevcut, örneğin gökyüzünde ona her baktığımızda bize sıcaklığıyla gülümseyen milyonlarca kilometre büyüklüğündeki o dev beyaz ateş topu nasıl oluyor da sessiz olabiliyor? Belki de mum ateşi ile kamp ateşinin çıkarabileceği seslere yakın fakat daha gür ve güç sahibi bir sestir... Ya da görüş açısına bir anda girdiğiniz için aniden gözünüzü kamaştıran araba farlarının bütün dikkatinizin dağımasına sebep olacak miktarda ışığı bir o kadar ürpertici bir sesi de beraberinde getiriyordur... Peki ya ormanların ortasına dikilmiş devasa demir iskeletlerin üstünden geçen milyonlarca voltluk kablolar? Besteciliğin en keyifli zamanları işte bu retorik soruları enstrümanların önüne serilen notalar aracılığıyla yanıtlama teşebbüsü oluyor.
Eserim Görülmemiş, Duyulmamış’ı benim için özel kılan şey bu sorulara gerçekten ön plandaki yeri verebilme kabiliyetiydi. Tüketiciler için bir ürünü mükemmel kılan detay, kullanıcı deneyiminin pürüzsüzlüğü sayesinde o ürünün hizmet ettiği amaç ve kullanıcı arasında âdeta yok olup görünmezliğe bürünmesidir. Telefondan haritada bir yer bulmaya çalışırken parmağınızla dokunup kaydırdığınız sabit cam ekran ve birkaç milimetre arkasında pille çalışan o mini bilgisayarda meydana gelen milyonlarca işlemin görünmezliğinden bahsediyorum. Burada da konser akşamıma gelen insanlar için bir ürün tasarlarcasına bestecinin vizyonundan seyircilerin deneyimine kadar uzanan uzun ve meşakkatli köprüdeki bütün pürüzlerin ortadan kalkmasını hedefledim. Konserin ardından arkadaşlarımın fikirlerini sorduğumda sohbetimiz seslendirilen müzik veya gösterilen görüntüleri hemencecik aşıyor, yansıtmak istediğim fikirlerden başlayıp görme ve işitme engeli etrafında dönen birbirinden ilginç yorumlar ve görüşlere geliyordu. Müziğin topluma hitap eden bir sanat tarzı olarak hedefi, insanları yeni deneyimler aracılığıyla hislere ve düşüncelere yöneltmek ise Görülmemiş, Duyulmamış’ı bu amacı güden en rafine çalışmalarımdan biri olarak görüyorum. Bir sonraki projemde hangi konuyu ele alacağını bilmesem de hitap sanatından bu eser sayesinde öğrendiklerimi ve getireceklerini düşünmek beni şimdiden heyecanlandırıyor.

Christina Cortes Panyella, Roni Salomons, Yutaro Yajima, Estel Bestraten ve Emre Nurbeyler

Tüm Yazarlar