30.10.2026

Vincent van Gogh’un başyapıtlarını piyano tuşlarıyla notalara döktüğü tematik çalışmalarıyla tanınan, Avrupa müzik sahnesinin üretken isimlerinden, klasik ve crossover türlerinde eserler veren Hollandalı piyanist ve besteci Remko Kühne ile keyifli bir söyleşi yaptık.
Sizi yakından tanımak isteriz, Remko Kühne kimdir ve müzikle olan ilişkisi nasıl başladı?
Henüz çok küçükken, yaklaşık dört yaşlarındayken, etrafım müzik ve sanatla çevriliydi. Babam bir caz piyanistiydi ve o dönemde konservatuvarda klasik müzik eğitimi alıyordu. Piyano, yatak odamın hemen yanındaki odadaydı; bu yüzden ne zaman uyansam onu Bach çalışırken ya da özgür caz doğaçlamaları yaparken duyardım. Bunlar benim en erken çocukluk anılarım ve hayatımın ilerleyen dönemlerinde fark ettiğim üzere, bana çok büyük ilham verdiler. Annem ise bir görsel sanatçı; tablolar, heykeller, kumaşlar, giysiler, seramikler yapıyor. Lise hayatım boyunca babamın izinden gitmek yerine hayatımla ilgili yapacak başka bir şey bulmaya çalıştım ama başaramadım. Konservatuvarda caz ve klasik müzik eğitimi almaya başladım. Her zaman gruplarda çaldım ve eğitimim süresinde yavaş yavaş profesyonel bir müzisyene dönüştüm. Bu süreçte yaptığım her şeyle bir şeyler öğrenmek veya gelişmek benim için çok önemli; bu yüzden yaptığım her seçimde temel motivasyonum hep bu oldu. Hooverphonic ve Milow gibi gruplarda çaldım, yaklaşık 10 yıl boyunca konservatuvarda öğretmenlik yaptım, The Voice ve daha pek çok televizyon şovunda çalıştım ve derken korona ortaya çıktı. Bu durum, eve kapanıp yeniden piyano çalmama vesile oldu. Geçtiğimiz yıllarda buna gerçekten ayıracak vaktim yoktu; böylece sonunda uzun zamandır istediğim şeyi piyano parçaları yazıp ve onları evimdeki stüdyoda kaydetmeyi başarabildim. Bu durum müzikal hayatımda yeni bir sayfa açtı; çünkü daha önce herkes beni klavye, org, sentezleyici çalan ve her türden sanatçı için albüm kayıtları yapan bir grup müzisyeni, yani hep arka plandaki bir seans müzisyeni olarak tanıyordu. Şimdi ise piyano müziğimle bir adım öne çıkmam ve spot ışıklarının altında bizzat yer almam gerekiyor; bu hala epey çaba sarf etmemi gerektiriyor çünkü orası kendimi en rahat hissettiğim yer değil. Ancak hedefim her zaman öğrenmekti, işte bu yüzden buradayım.
Remko Kühne, Almond blossom, Van Gogh Museum
Van Gogh Müzesi ile ortak geliştirdiğiniz “Resmi Dinle, Van Gogh’dan İlham Alan Müzik” projesi nasıl oluştu ve proje kapsamındaki tabloların nasıl seçildiğini sizden dinleyebilir miyiz?
2021 yılında Vincent van Gogh’un Yıldızlı Gece tablosu üzerine tam bir albüm yazıp kaydettim. Sanata, özellikle de 20. yüzyılın başındaki sanat akımlarına, kısaca tüm izlenimcilere ve dışavurumculara gerçekten büyük bir ilgi duyuyorum. Gece ve sabahın erken saatleri hakkında şarkılar yazmak istediğim için bu tablo beni harekete geçirdi; gerçekten büyüleyici bir sanat eseri.
Albüm yayınlandıktan sonra, onlarla birlikte geliştirebileceğimiz bazı fikirlerim olduğu için Van Gogh Müzesi ile iletişime geçmeye çalıştım. Şansıma, onların da benzer fikirleri varmış ve tam da benim gibi birini arıyorlarmış; böylece iş birliğimiz başladı. Dünyanın her yerinde karşılığı olan böylesine prestijli bir müze ile çalışma fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı ve onurlanmış hissettim, gerçekten çok özeldi…
Müzik bestelemek için seçtiğim tabloları, müzenin gelecek sergilerinden belirledim. Bestelediğim dört şarkılık ilk seri Choosing Vincent (Vincent’ı Seçmek) sergisinin bir parçasıydı; ikinci seri ise Vincent ve ailesinin hikâyelerini anlatan sergi için yazıldı.
Remko Kühne, à mon frère, Van Gogh Museum
Van Gogh, müzik ve resim arasında nasıl bir ilişki kuruyordu ve özellikle hangi bestecilerden hoşlanırdı?
Vincent van Gogh, resim yapmayı sık sık müzikal terimlerle tarif ederdi. Kardeşi Theo van Gogh’a yazdığı mektuplarda; resimdeki renk, ritim ve duyguyu defalarca müzikal kompozisyonlarla kıyasladı. Van Gogh, resmin tıpkı müzik gibi duygusal bir etki yaratması gerektiğine inanıyordu. 1888 tarihli bir mektubunda, bir tablonun “bir müzik parçası gibi teselli edici bir şeyler söylemesini” istediğini yazmıştı. Müzikal hayal gücü, özellikle Wagner ve Berlioz gibi Romantik dönem bestecilerinden besleniyordu; zira bu bestecilerin güçlü ve duygusal üslubu, Van Gogh’un boyalarla ulaşmak istediği hedefle örtüşüyordu.
Müzik ve resim arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizi etkileyen ressam ve bestecileri öğrenebilir miyiz?
Daha önce de belirttiğim gibi, 20. yüzyılın başlarında üretilen sanata bayılıyorum. Tanımlanamaz bir şekilde bu sanat ruhumla bağ kuruyor. Müzikte ruha dokunmak genellikle çok daha kolay olsa da müzik ve resim aynı duygulara hitap ediyor. Bir bakıma, müzisyen babam ile heykeltıraş ve ressam olan annemden oluşan bir kombinasyonum. Tıpkı bir ressamın yaptığı gibi, ben de armonilerle renkler ve duygular yaratabiliyorum ki Vincent van Gogh da mektuplarında tam olarak bundan bahsetmişti.
Beni etkileyen pek çok besteci var ve bunlar sadece klasik müzikle sınırlı değil; örneğin Claude Debussy, Maurice Ravel, D’Angelo, Paul McCartney, John Lennon, Sergey Prokofyev, Antonio Carlos Jobim, Milton Nascimento ve elbette Johann Sebastian Bach. İlham aldığım ressamlar da bir o kadar çok: Gustav Klimt, Pablo Picasso, Claude Monet, Henri Matisse ve Wassily Kandinsky bunlardan sadece birkaçı. Ancak şunu söylemeliyim: Ressamlar bana ilham veriyor, besteciler ise beni etkiliyor.

Remko Kühne stüdyosunda
Van Gogh’un Seine Kıyısı’nda tablosunun tamamlanmamış bir eser olduğunu biliyoruz. Bu tablodan ilham alan bestenizin de bitmemiş bir müzik eseri olduğunu düşünebilir miyiz?
Bu parça çok kısa olduğu için siz de böyle hissediyor olabilirsiniz, eşimin de böyle hissettiğini biliyorum. Dürüst olmak gerekirse bu şarkıyla ifade etmek istediğim şey bu değildi. Kaleminin tuval üzerindeki o hafif dokunuşu ve tuvalin kendisi ile taslağının hâlâ görülebiliyor olması, piyanoyu çalış tarzımı etkiledi; yani hafif ve zarif bir dokunuş. Müziğin geri kalanına ise Seine Nehri boyunca gezinen o kişi ilham verdi. Belirli bir hedefi olmadan, sadece ayaklarını yaprakların arasında sürüyerek manzaranın tadını çıkaran o kişi olduğumu hayal edebiliyordum.
Proje kapsamında yer alan eserlerinizde, Eric Satie’nin etkisinin duyulabileceği söyleniyor. Konuya dair görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Erik Satie’yi pek fazla dinlemedim, bu yüzden beni doğrudan etkilediğini söyleyemem. Ancak genel olarak Fransız müziği beni fazlasıyla etkiledi. Müzik yazdığım tabloların çoğu Fransa’da yapılmıştı ve bunun, yaratmak istediğim tını ile atmosfer üzerinde güçlü bir etkisi oldu. Bu anlamda, Satie hiçbir zaman çok uzağımda değil. Claude Debussy, Maurice Ravel ve Jacques Brel gibi besteci ve sanatçıların yanı sıra akordeon sesi ve Fransız film müzikleri beni çok daha fazla etkiledi. Yine de şunu itiraf etmeliyim: Piyanoda minör bir vals çaldığınızda, ses hızlıca Satie gibi duyulmaya başlıyor.
Agostina’nın Gözleri eserinizin öyküsünü ve müziğinize nasıl yansıdığını dinlemek isteriz.
Bu tablo beni çok derinden sarsıyor. Gözlerindeki bakış, etrafa yayılan o yalnızlık, kaybedilmiş bir aşkın yarattığı o his... Vücut dili, dış dünyaya karşı güçlü ve gururlu görünmek için büyük bir çaba sarf ettiğini fısıldıyor; ancak aynı zamanda varoluşunun tüm ağırlığı da görünür hâle geliyor. Müziği yazarken, o yalnızlığı ve beraberinde gelen hüznü ifade etmek için yavaşça tekrar ettiğim tek bir nota ile başladım. Diğer notalar oradan doğal bir şekilde akıp geldi. Çok hüzünlü bir parça ortaya çıktı ve beliren o küçücük umut kırıntısı bile, en baştaki o tekil, ısrarcı nota tarafından sonunda yok edildi. Onun için işler pek de iyi gitmedi… Hatta gerçekten sahip olduğu tek şeyi, kafesini bile sonunda kaybetti. Onun aşka duyduğu özlem, Vincent van Gogh’un bizzat hissettiği o sevgi açlığını yansıtıyor. Van Gogh’un ona karşı hisleri olduğu söylenir ama bu hiçbir zaman karşılık bulmadı. İşte aynı özlem bu parçada da var. Bu, tek kelimeyle çok üzücü bir hikâye.
Projede yer alan eserlerin bir kısmında Van Gogh’un kardeşi Theo ile olan ilişkisinden parçalara rastlıyoruz. Bu parçaları müziğinizde nasıl kullandınız?
Vincent van Gogh ve Theo van Gogh arasındaki ilişki, en belirgin şekilde À mon frère (Kardeşime) parçasında yankı buluyor. Dinlediğinizde iki ayrı bölümü ayırt edebilirsiniz. İlk bölüm, Vincent’ın Paris’te Theo’nun evinde yaşadığı ve pek de iyi gitmeyen dönemi yansıtıyor. Vincent beraber yaşaması zor bir insandı ve kardeşine kaba davranıyordu. Nihayetinde Fransa’nın güneyine taşınmaya karar verdi ve aklı başına geldi; Theo’nun kendisi için ne kadar önemli olduğunu fark etti. Bir hediye ya da daha doğru bir ifadeyle bir özür olarak, Ayvalar, Limonlar, Armutlar ve Üzümlertablosunu yaptı ve üzerine “Kardeşim Theo’ya” imzasını attı.
Remko Kühne
Badem Çiçeği tablosundan ilham alan eseriniz, aslında bir doğum müjdesini anlatıyor. Tablodan ve tablodan ilham alan müziğinizden bahsedebilir misiniz?
Bu eser, şimdiye kadar yaratılmış en büyük tablolardan biri olmasının yanı sıra; Vincent van Gogh’un kardeşi Theo ve eşi Jo’ya, oğulları Willem van Gogh’un doğumu şerefine verdiği bir hediyeydi. (Küçük Willem, daha sonra Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nin kurucu babası olacaktı.) İtiraf etmeliyim ki modern sanatın tüm zamanlardaki en önemli başyapıtlarından biri olan böylesine olağanüstü bir eser için müzik yazmak beni çok gerginleştirdi; ancak şu an bitmiş hâlinden gurur duyuyorum. Yine de elbette Van Gogh’un orijinal eseriyle asla kıyaslanamaz...
Bu tablo hayatın kendisi hakkındadır: Bir bebek olarak başlamak ve badem ağacının küçük bir tomurcuktan muazzam bir çiçeğe dönüşmesiyle simgelenen, yetişkinliğe doğru atılan o adım... Şarkımda bunu yakalamaya çalıştım; yavaş, yumuşak ve biraz tereddütlü başlayıp, yavaş yavaş serpilen, genişleyen ve dünyaya açık gözlerle, açık bir zihinle bakan bir yapı kurdum. Bu tabloya ilk baktığımda, müziğin yapısı zaten oradaymış gibiydi. Claude Debussy tınıları taşıyan, Fransız esintili bir iş olması gerektiğini biliyordum. Yıllar önce Debussy çaldığımda hissettiklerim, bu tabloya bakarken hissettiklerime çok yakındı. Dinamiğin nasıl gelişmesi gerektiğini de biliyordum. Eve dönüp çalmaya başladığımda, şarkının temelleri kendini hızla belli etti.
Resim dışında size ilham olan diğer unsurun doğa olduğunu anlıyoruz. Doğa ve müzik arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Van Gogh tablolarından ilham alan müzikler yazdıktan sonra, yeni bir ilham kaynağına ihtiyaç duydum. Doğa ve dışarıda vakit geçirmek bana her zaman büyük bir neşe vermiştir. Bu, insanların ihtiyaç duyduğu bir şey; ancak günümüz dünyasında, bir şehirde yaşarken veya çok yoğun çalışırken bunu gerçekten deneyimlemek zor olabiliyor. Dışarı çıkmaya, doğanın sunduğu dinginliğin ve güzelliğin tadını çıkarmaya özen gösteriyorum.
Son albümüm Aurora’s Promise’in yazım süreci için bir arkadaşımın evine gittim ve hiçliğin ortasında, tamamen doğayla iç içe, kendi başıma bir hafta geçirdim. Bu, âdeta bir bataryayı şarj etmek gibiydi ve yalnız kalmak, çevremdeki doğa kadar sakinleşmemi sağladı. Kışın başlangıcıydı; günler yavaş yavaş uzuyor, geceler ise kısalıyordu. Her şeyin yeniden büyümek için pusuda beklediği o his hâkimdi. Normalde telaşlı olan bu dünyada kısa bir mola gibi... Umarım bu dinginlik ve yenilenme hissini müzikte duyabilirsiniz.
Yakın gelecekteki projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?
Bu yıl ve önümüzdeki yıl için planlanmış pek çok şey var. İlk olarak, birkaç hafta içinde çıkması planlanan Aurora’s Promise albümünün plak versiyonunu yayınlayacağım. Ardından, daha önce aynı evde kaydettiğim bazı tekliler ve ikinci bir tam albüm gelecek. Bu konuda şimdilik detay veremiyorum ama www.remkokuhne.com adresine kayıt olursanız, sizinle paylaşacak yeni bir şeyler olduğunda anında haberdar olabilirsiniz.
Şu anki asıl odağım, yaklaşan İskoçya gezimi planlamak; oradan güneye, İngiltere’ye geçeceğim. Birleşik Krallık’ın nefes kesici manzaralarından ilham alan müzikler yazmak için içinde piyano olan bir evde konaklayacağım. Bunu gerçekten dört gözle bekliyorum!

Tüm Yazarlar