Konser-Opera

Marvão'da Müziğin Mucizesi

31.10.2026


Paylaş:

Portekiz’de yaşayan yazarımız, dar sokakları, beyaz taş binaları ve yükseklerdeki kalenin gün batımını fısıldarcasına saçan burçları arasında Alentejo bölgesinin âdeta bir müzik mucizesine dönüşen kasabası Marvão’da düzenlenen Marvão Uluslararası Müzik Festivali’ne dair görüşlerini Andante okurları için kaleme aldı.
 
2015’te ilk kez gerçekleştirilen Marvão Uluslararası Müzik Festivali (Festival Internacional de Música de Marvão – FIMM), 12 yıl içerisinde bu küçük coğrafyayı yalnızca Portekiz’in önemli kültür etkinliklerinden biri hâline getirmekle kalmadı, Avrupa’nın saygın müzik festivalleri arasındaki yerini de sağlamlaştırdı. Iberian Festival Awards’ta “Portekiz’in En İyi Sahnesi” ödülünü alan festival, klasik müziği konser salonlarına ait bir sanat olmaktan çıkararak kalelere, kiliselere, meydanlara ve açık havaya taşıdı. Ama Marvão’yu anlatırken “güzel bir mekânda güzel müzik dinlemek” ifadesi elbette yetersiz kalıyor. Çünkü burada mekân, müziğin dekoru değil; müziğin ta kendisi...
 
Festivalin yaratıcıları soprano Juliane Banse ve şef Christoph Poppen’in vizyonunda FIMM, bir konser serisinin çok ötesinde. Marvão’nun Orta Çağ mimarisi ve doğanın sessizliği, müziğin ruhuyla birleşerek başka türlü bir deneyim yaratıyor. Poppen’in de vurguladığı gibi Marvão, müziğin insanın en içsel duygularını evrensel bir dil aracılığıyla konuşmasına izin veren ideal bir sahne. Üstelik festivalin gücü yalnızca Barok, Klasik ya da Romantik dönemin kültürel mirasını korumasından kaynaklanmıyor. Çağdaş bestecilerin cesur sesleri, geleneksel repertuvarla yan yana geliyor ve müziğin donmuş bir miras değil, her nesilde yeniden yaratılan canlı bir organizma olduğunu hatırlatıyor. Festivalin birçok etkinliği ücretsiz olarak düzenlemesi ise bu dünyayı belirli bir dinleyici grubuna kapatmak yerine müziği mahallelere, meydanlara ve sokaklara taşıyor. Ne kadar sihirli bir ortam, ah bir görseniz. Nitekim ben yine gittim, gördüm, büyülendim, geldim. Christoph Poppen, Juliane Banse ve festivalin uygulamacı direktörü Daniel Boto’nun zarif davetiyle bu yıl da festivalin son iki gününü takip ettiğim her an, müzik, zarafet, özen, saygı, birlikte üretme heyecanı ve sanatın sevincini paylaşmanın ayrıcalığına bir kez daha ortak oldum.
 

1 Ağustos 2026: Romantizmden Sessizliğe
1 Ağustos sabahı São Tiago Kilisesi’nde başlayan program, Nils Mönkemeyer’in viyolası, William Youn’un piyanosu ve festivalin sanat yonetmeni de olan Horácio Ferreira’nın klarnetiyle üç farklı enstrümanın sesinde birkaç yüzyıllık bir müzikal yolculuğa dönüştü. Program Albert Dietrich, Robert Schumann ve Johannes Brahms’ın birlikte ortaya çıkardığı Sonata F-A-E ile başladı. 1853 yılında Brahms ve Dietrich’in yanı sıra Schumann’ın da dâhil olduğu bu ortak besteleme fikri, müzik tarihinin en güzel dostluk ve oyun hikâyelerinden birini barındırıyor. Marvão’da ise bu müzik yalnızca tarihsel bir anekdot olarak kalmadı. Mönkemeyer’in yayı altında Schumann’ın Intermezzo’su gerçekten de ıslak gözleri çağıran bir lirizme sahipti. Brahms’ın Scherzo’su zarif ama güçlüydü. Dietrich ise bu iki dünya arasında bir köprü kuruyordu. Üç bestecinin birbirine bıraktığı müzikal cümleler, São Tiago Kilisesi’nin taş duvarları arasında sanki aradan geçen bütün yılları bir anda ortadan kaldırdı. Ardından Brahms’ın Mainacht’ı ve Max Bruch’un Eight Pieces Op. 83’ünden seçmeler icra edildi. Fakat programın asıl duygusal kırılma noktası Benjamin Britten’in Lachrymae, Reflections on a Song of John Dowland eseriyle geldi. Britten’in Dowland’ın yüzyıllar öncesinden gelen müzikal dünyasına verdiği bu cevap, festivalin bu yılki zamansallık fikrinin de özeti gibiydi. Geçmiş, bugünün içinden yeniden konuşuyordu. Rebecca Clarke’ın Viola Sonata’sı ise bu yolculuğu 20. yüzyıla taşıdı. Bir kadın bestecinin müzik tarihindeki yerini kendi sesiyle açan bu güçlü eser, festivalin yalnızca besteciler arasındaki kronolojik geçişlerle değil, müzik tarihinin görünmeyen hikâyeleriyle de ilgilendiğini hatırlattı.
 
Konser bittiğinde saat hâlâ sabahtı. Güneş Marvão’nun taşlarını yakmaya başlamıştı. Fakat kilisenin içinde başka bir ışık kalmıştı.


Sonsuz Yıldızların Altında – Gecenin ve Sessizliğin Müziği, Marvão Festival Korosu 
©️ Pilvax Films-Sara Timar

 
Müzik... Sonsuz Yıldızların Altında
Aynı günün ilerleyen saatlerinde Nossa Senhora da Estrela Kilisesi’nde bambaşka bir dünya açıldı. Sob Estrelas Infinitas – Música da Noite e da Quietude, yani Sonsuz Yıldızların Altında – Gecenin ve Sessizliğin Müziği, Marvão Festival Korosu, Rodrigo Gomes’in piyanosu, Inês Montoia’nın perküsyonu ve her zamanki gibi Pedro Teixeira’nın yönetiminde gerçekleşti. Britten’in The Evening Primrose’u ile başlayan program, Rheinberger’in Abendlied’inden Fernando Lopes-Graça’nın Dormi, menino, dormi eserine, Eric Whitacre’ın Waternight ve The Seal Lullaby çalışmalarından Morten Lauridsen’in Sure on This Shining Night’ına, Ešenvalds’ın Stars eserine kadar gecenin, uykunun, yıldızların ve sessizliğin farklı hâllerini bir araya getirdi.
 
Lopes-Graça’nın bu uluslararası programın içine yerleştirilmesi özellikle anlamlıydı. Portekiz, Avrupa klasik müzik haritasında çoğu zaman hak ettiği ağırlıkta görünmeyebilir. Marvão ise uluslararası repertuvarı kendi ülkesinin sesiyle yan yana getirerek buna incelikli bir cevap veriyor gibiydi. Bir Portekiz bestecisinin, Britten, Whitacre, Lauridsen ve Ešenvalds gibi isimlerle aynı programda yer alması, festivalin “uluslararası” olmayı yerel kimliği silmek olarak görmediğinin de güzel bir örneği.
 
Bu festivalin alametifarikalarından Pedro Teixeira’nın koro üzerindeki hâkimiyeti, müziğin gerektirdiği duyarlılığı hiçbir zaman gereksiz bir romantizme dönüştürmeden korudu. Perküsyon ise sessizliği kırmaktan çok onu parçalara ayırıyor, genişletiyor, başka bir rüyanın içine taşıyordu.


Marvão Uluslararası Müzik Festivali ©️ Pilvax Films-Sara Timar

Kalenin Avlusunda Modernin Sesi
Marvão’da koro müziği, taş duvarların arasında ister istemez başka bir anlam kazanıyor. Müzik neredeyse dua hâline geliyor. Akşam 19.30’da sahne bu kez Marvão Kalesi’nin avlusundaydı. ENSEMBLE TIMF, Soo-Yeoul Choi yönetiminde Jean Françaix, Unsuk Chin ve Arvo Pärt’tan oluşan bir program sundu. Programın merkezinde Unsuk Chin’in Puzzles and Games from Alice in Wonderland ve Gougalōn – Scenes from a Street Theater eserleri bulunuyordu.Unsuk Chin’in müziğinde Alice’in dünyası çocukça değil; çocukluğun bitmeyen sorularının dünyası. “Ben kimim?”, “Nereye gidiyorum?”, “Neden buradayım?” gibi sorular, müziğin içinde oyunbaz ama aynı zamanda huzursuz bir biçimde dolaşıyor. Bakın şöyle söyleyeyim: Aklımı kaçırdım! Bu nasıl kıvrak, esnek, yaman bir bestecilik ve icracılık böyle. Soprano Sumi Hwang ve piyanist Tae-Hyung Kim’in ışıldadıkları bu konser, festivalin esasında bir hayli risk alarak çağdaş müziğin en uç noktalarına kadar erişebilme cesaretini açıkça gösterdi. Ardından Arvo Pärt’in Fratres’i geldi. Chin’in renkli, parçalı ve hareketli dünyasının ardından Pärt’ın müziği sanki bütün sesleri geriye çekerek yalnızca özünü bırakıyordu. Ve sonra yeniden Chin: Gougalōn. Sokak tiyatrosu, halk dansları, pazar yerleri, grotesk karakterler ve hareket... Kalenin avlusunda akşam ışığı yavaşça kaybolurken müzik de kendi tiyatrosunu kuruyordu. Marvão’nun en sevdiğim özelliklerinden biri tam da bu: Gün batımı yalnızca konser öncesindeki doğal bir manzara değil, programın bir parçası. Saat 19.30’da başlayan müzikle birlikte ışık değişiyor, taşların rengi değişiyor, gökyüzü değişiyor. Ve siz, farkında olmadan müziği yalnızca kulaklarınızla değil, gözlerinizle de dinlemeye başlıyorsunuz. Bu konser özelinde zihnimin de ne kadar çalıştığını fark etmek ayrıca iyi geldi. Bilmem, izleyicinin kaçı benimle hemfikirdi...


Marvão Uluslararası Müzik Festivali ©️ Pilvax Films-Sara Timar
 
Gece Yarısı: Müziğin Nereye Gideceğini Bilmemek
Saat 23.00, São Tiago Kilisesi
João Barradas ve Solo III

Günün tüm konserlerinden sonra, Marvão bu kez bizi müziğin kontrol edilemeyen tarafıyla buluşturuyor. João Barradas sadece klasik müziğin değil; caz dünyasının da ihtişamından gözünü alamadığı bir genç müzisyen ve üstün yeteneğini buluşturduğu sahne aurası onu benzersiz bir alanda konumluyor.
 
Solo III, özgür doğaçlama ile klasik müzik festivali atmosferini aynı potada eritiyor. Birkaç dakika önce dinlenmiş konserlerden gelen fikirler, yeni bir müzikal jestin başlangıç noktası olabiliyor. Greg Osby’nin bir eseri de bu programın içinde yer alıyor. Fakat nerede başlayacağınızı, nereye varacağınızı ve hatta nasıl sona ereceğinizi bilmiyorsunuz. İşte tam bu noktada müzik, anlatılan bir şey olmaktan çıkıyor. Yaşanan bir şeye dönüşüyor. Barradas’ın akordeonu, klasik müziğin disiplinli dünyasıyla cazın özgürlük alanı arasında dolaşırken, dinleyici de güvenli zemini bırakmak zorunda kalıyor. Çünkü doğaçlama, müzisyenden olduğu kadar dinleyiciden de cesaret istiyor. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz ve belki de müziğin en özgür hâli tam olarak burada başlıyor.
 

2 Ağustos: Tarihin Sessiz Kadınları
Festivalin son günü, 2 Ağustos sabahı Raphaela Gromes ve Julian Riem’in Fortissima başlıklı konseriyle başladı. Programın merkezinde, müzik tarihinin erkek bestecilerinin gölgesinde kalmış kadınların sesleri vardı: Hildegard von Bingen, Maria Szymanowska, Luise Adolpha Le Beau, Rebecca Clarke ve Nadia Boulanger. Bilindiği üzere Raphaela Gromes bu konuda söyleyecek en çok sözü olan müzisyenlerin başında gelir. Dolayısıyla incelikle seçilmiş bu besteciler arasına Lera Auerbach’ın prelütleri yerleştirilmiş, Bach’ın prelütleriyle çağdaş bir karşılaşma yaratılmıştı. Bach ve Auerbach’ın aynı program içerisinde yan yana gelmesi, aslında Marvão’nun müzik felsefesinin küçük bir özeti. Geçmiş ve bugün birbirinin alternatifi değil, birbirlerinin devamı.
 
Marvão sahnesinin unutulmaz isimlerinden Gromes’in çellosunda bu müzik bu sefer de doğrudan ve son derece kontrollü bir karakter kazandı. Julian Riem ise piyanodan neredeyse bir orkestra çıkararak bu anlatının diğer yarısını oluşturdu. Fortissima yalnızca kadın bestecilerden oluşan bir seçki değil, bir hatırlamaydı. Müzik tarihinin kenarında bırakılmış seslere yeniden merkez vermenin, onları “kadın besteciler” kategorisine sıkıştırmadan yalnızca besteci olarak dinlemenin gerekliliğini hatırlatan bir programdı.


João Barradas ©️ Pilvax Films-Sara Timar

Üç Yüzyıl, Üç Kuartet
Saat 16.00’da Novus String Quartet sahnedeydi. Güney Koreli topluluk Haydn, Şostakoviç ve Dvořák’ı aynı programda buluşturdu. Haydn’ın Si minör Op. 33 No. 1 kuartetiyle başlayan konser, klasik dönemin zarif mimarisinden Şostakoviç’in karanlık dünyasına geçti. Şostakoviç’in 8. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nün beş bölümü ve tekrar tekrar karşımıza çıkan Largo’ları, dinleyiciyi bambaşka bir psikolojik alana taşıdı. Ardından Dvořák’ın Sol Majör Op. 106 kuarteti geldi. Üç besteci. Üç farklı dönem. Üç farklı dünya. Fakat yaylı çalgılar dörtlüsünün temelindeki o şaşırtıcı yakınlık duygusu hiç değişmedi. Dört müzisyen, tek bir nefes gibi. Kendi içinde minik sürprizlerle dolu, birinci ve ikinci kemanlar bir bakmışsıniz hop diye yer değiştirmiş. Novus String Quartet’in performansında teknik mükemmellik elbette vardı, fakat asıl etkileyici olan, bu tekniğin hiçbir zaman müziğin önüne geçmemesiydi.
 

Ve Sonra Veda
Akşam, Marvão Kalesi’nin avlusunda festivalin kapanış galasıyla geldi. Hong Kong Sinfonietta, Christoph Poppen yönetiminde; Juliane Banse, Valentin Lee, Martin Mitterrutzner, Rafael Fingerlos, Ruifeng Lin, Nils Mönkemeyer, Raphaela Gromes, Horácio Ferreira, Reinhold Friedrich ve Cy Leo gibi festival boyunca farklı konserlerde dinlediğimiz sanatçılarla yeniden aynı sahnede buluştu. Heyecan dozu yine zirvedeydi.
Marvão kapanış konserleri hep çok neşeli ama benim için her zaman biraz da hüzünlüdür.
Çünkü artık bitmek üzeredir.
 
Birkaç gün boyunca hayatınızın parçası olmuş müzikten ayrılma zamanı gelmiştir. Ama Marvão’dan ayrılırken insanın dimağında yalnızca anların lezzeti kalmıyor. Bir Schumann cümlesi, Britten’ın içe dönük sesi, Lopes-Graça’nın akan Portekizcesi, Unsuk Chin’in kendimi bulduğum huzursuz dünyası, Pärt’ın sessiz derinliği, Barradas’ın içinde kaybolmaktan sonsuz keyif veren doğaçlaması... Tüm bunların üzerinde ise Marvão’nun yıldızları. İşte bu yüzden bu festivalin gerçek başarısını yalnızca kaç sanatçı ağırladığı, kaç konser verdiği ya da uluslararası festivaller arasında aldığı ödüller üzerinden değerlendirmek bana eksik geliyor. Marvão, müziği bir etkinlik olmaktan çıkarıp bir karşılaşmaya dönüştürüyor. Tüm bunlar, küçük bir Alentejo kasabasının taşları arasında gerçekleşiyor. Bu nedenle Marvão benim için yalnızca bir festival değil. Bir hatırlatma. Müziğin hâlâ sınırları aşabildiğinin, insanı insanla buluşturabildiğinin, farklı kültürlerin aynı cümlede konuşabileceğinin ve sanatın gerçekten de ortak bir insani alan yaratabileceğinin hatırlatması.
 
25 yılı aşan müzik gazeteciliği yolculuğumda çok sayıda festival gördüm, çok sayıda sahnede çok değerli sanatçıları dinledim. Ama Marvão’da her defasında başka bir şey hissediyorum. Belki de bunun nedeni çok basit. Burada müzik yalnızca çalınmıyor. Burada müzik yaşanıyor. Gecenin sonunda, müzik sustuğunda bile, Marvão’nun sessizliği hâlâ bize bir şey söylemeye devam ediyor. Müzik burada gerçekten de bir mucize ve bazı mucizeler, insanın yeniden inanması için yalnızca bir kez değil, tekrar tekrar yaşanmalı. Özellikle bu inanca her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğum bir dönemde kalbime el, ruhuma omuz verdiniz sevgili Diva Banse, değerli maestro Poppen, canımın içi Daniel, birbirinden harika müzisyenler ve siz canım Marvão insanları...

Eray Aytimur

 

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20