SÖYLEŞİ

Tanımlanamayan O Büyülü Dokunuş: Emre Şener

31.10.2026


Paylaş:

London Contemporary Soloists’in sanat direktörü, genç besteci Emre Şener ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Festival Radio France’ta seslendirilen On Parmağım ve Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası ile buluşan Şeytan Tüyü (Je ne sais quoi) eserlerinin doğuşunu konuşuyoruz. Klasik müzikten elektroniğe ve cazdan halk müziğine uzanan geniş estetik dünyasını samimiyetle açan genç yetenek, kalıplara sığmayan üretim sürecini paylaşıyor. Çağdaş müzik kulvarında kendi yolunu çizen besteci, sanat yolculuğundaki heyecanları, ilham kaynaklarını ve zorlukları aşma yöntemlerini Andante okurları için yanıtlıyor.
 
2026 yılı sizin için oldukça yoğun geçiyor. Bu seneki Festival Radio France’da On Parmağım isimli eseriniz, Debussy, Faure ve Chausson eserleriyle birlikte Montpellier’de çalındı. Çok değişik bir program bu, sizin eserinizbu romantik empresyonist skalada nereye oturuyordu? Eserden ve konserden bahsedebilir misiniz?
Öncelikle sizinle müzik konuşmanın benim için ne kadar büyük bir zevk olduğunu bilmenizi isterim. Festival Radio France benim şu ana kadar gördüğüm hiçbir festivale benzemiyor diyebilirim. İki hafta bile sürmeyen bu festivalin programı dünyanın en iyi sanatçılarıyla o kadar yoğun ki birçok defa hangi konsere gideceğimi seçmeye çalışırken ayaklarım birbirine dolandı. Beni beş günlüğüne misafir ettiler ve bu beş günün sonunda festivale kattığımdan daha çok kültürel değer kazandığıma, bunu daha birçok davetli sanatçıya da yaşattığına eminim. Bu bir festivalin başarısını anlatmıyorsa ne anlatır bilmiyorum.
 
Bu muhteşem festivalin bir parçası olmayı hakkımla kazandım diyemeyeceğim. Ben New York’tayken bir gün telefon çaldı ve Fransa’nın en önde gelen genç müzisyenlerinden (en yakın arkadaşlarımdan) Emmanuel Coppey ve Arthur Hinnewinkel bu festivale davet edildiklerini, benden bir parça seslendirmek istediklerini, hatta yönetimi yeni bir parça sipariş etmeye ikna ettirdiklerini, benim de festivale davet edileceğimi söylediler. Tek yapmam gereken festival programı için bir an önce yeni parçaya bir isim vermekti. Böylece On Parmağım oluştu. Sanki bitmiş gibi duran, websitelerinde beliren, aylarca içi bomboş kalan bir kapak. Tabii ki parçayı ilk adlandırdığımda yazmak istediğim müziğin bir kısmını hayalimde duymuştum, ama bunu anlatmadan araya hemen bir programdaki diğer bestecilere olan izlenimim hakkında bir parantez açmak isterim, aynı dönemde yaşamış olsalar da çok farklı bakış açıları olduklarını düşünüyorum. Bana kalırsa Fransız müziğinde Faure ve Chausson ağır, yoğun, birbiri içinde kaybolan esntrümental dokuları temsil eden bestecilerden ve bunlar benim romantik akımla bağdaştırdığım özellikler. Debussy ise aynı dönemde taze bir bakış açısıyla çıkagelmiş. Romantizm’den özellikler taşısa da o kadar diğer bestecilerden ayrışmış ki biz onu bir görsel sanat akımıyla tanımlamayı daha doğru bulmuşuz. On Parmağım’ın ismini verirken, Emmanuel ve Arthur’un da eline çok rahat oturacağını bildiğim, Faure’ye, Chausson’a ve kendi içimdeki romantiğe de atıf yapan, birbiri içinde kaybolan iki enstrüman hayal etmiştim. Ancak bu ideal yavaş yavaş köreldi ve bambaşka bir parçaya dönüştü. Parçayı bestelemeye başladığımda ise her yazdığım notada o Debussy’de bulduğum tazeliği aradım. 
 
Konser ise bir besteci olarak bana verilmiş en büyük hediyelerdendi. Emmanuel ve Arthur kendi derin yorumlarını katarak parçayı benim hayalimdekinin ötesine taşıdılar ve heybetli Le Corum konser salonunda onları dinlemeye gelen yüzlerce seyirciyle paylaştılar. Bir bestenin (özellikle prömiyerinde) nasıl karşılandığı o beste hakkında pek az bilgi verse de Montpellier seyircisinin o sahnede beni tutku ve beğeniyle karşılaması da unutulmaz hatıralarımdan olacak.
 
Esasında bu parçanın kaydını paylaşmak için en doğru zamanı arıyordum ve bana bu söyleşi fırsatını sundunuz. Andanteokurları YouTube kanalımdan On Parmağım kaydının ilk dinleyicisi olabilirler…
 

Daha sonra da Cem Mansur yönetimindeki Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası dilimize, Şeytan Tüyü diye çevrilen Je ne sais quoi isimli eserini hem İzmir hem İstanbul’da seslendirdi. Bu eser nasıl doğdu ve dinleyiciye geçirmek istediğin duygudan veya hikâyeden bahseder misin? Eserinin hem içi hem de finali sürprizlerle dolu!
Cem Mansur ile olan ilişkim müzik hayatımın büyük mutluluklarından. Ben besteci olmaya 17 yaşımda karar verdim diyebilirim. Ailem beni Cem Mansur yönetiminde bir orkestrayı ilk dinlemeye götürdüğünde ise bundan çok daha gençtim. Yani ben müzisyen bile olmak istediğimden emin değilken Cem Mansur bana bir şeyler katıyordu. İki sene önce beni arayıp Gedik Filarmoni’nin sezon açılış konserinde seslendirebilecekleri bir parçam olup olmadığını sorduğunda tepkimi anlatmayayım, siz hayal edin. Cem Mansur sayesinde viyola konçertom For 4 ilk defa orkestra ile seslendirildi ve ardından Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’na yeni bir beste hakkında konuşmaya başladık. 
 
Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’nı ise ilk defa 2017’de dinlediğimi hatırlıyorum. Büyülenmiştim. Beraber büyüdüğüm orkestraya bir beste yapmak hiç de kolay değildi, ama bunun herhangi bir beste olamayacağını, her notasının Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası’na ithafen yazılmış olması gerekeceğini biliyordum. Yine parçayı yazmadan ismini vererek, kendime zor bir hedef koydum. Bu parça je ne sais quoi hakkında olacak, o anlatamadığımız çekici özellik. Türkçe Şeytan Tüyü ismini Cem Mansur taktı ve onun da parçaya böyle özel bir katkı yapması beni çok mutlu etti. 
 
Büyüyerek dinlediğim orkestranın canlılığını yansıtan bir eser yazmak isterken, gençlik kavramının müzikal biçime nasıl çevrilebileceğini de düşünmeye başladım. Tatmin olur olmaz yön değiştiren bir merak duygusu ilgimi çekti. Bu içgüdüde son derece gençliğe ve yaratıcılığa özgü bir şey görüyorum. Genç olmak demek, biraz da bir dürtünün peşinden onu açıklayabildiğimiz için değil, o tarif edilmesi güç je ne sais quoi’ya sahip olduğu için gitmek demektir. Bestemde, her yeni fikir, başka bir fikir bu niteliği daha güçlü biçimde taşıyormuş gibi göründüğünde yerini ona bırakıyor. Bu anlamda je ne sais quoi arayışı hem müzikal malzemeyi hem de eserin biçimini yönlendirdi benim için. Bence sizin parçayı sürprizli bulmanız bundan kaynaklı, çünkü bazen ben bile neye varmak istediğini bilmiyorum, sadece bir açgözlülükle yazıyorum, siliyorum… ta ki o je ne sais quoi’yı bulana kadar.


Emre Şener
 
Çağdaş bir besteci olarak kendinizi herhangi bir akım veya tarzın devamı veya etkisinde olarak görüyor musunuz? Bu soruyu maksatlı soruyorum zira müziğiniz şaşırtıcı değişimler içeriyor, sınırlar ve türlerle kısıtlanmamış gibi duruyor ve kalıplara sokması zor gibi ama sizin nasıl baktığınızı merak ediyorum.
Bu soruyu çok düşünüyorum, ama kesinlikle beste yaparken değil, yoksa işin altından kalkamam! Beste yaparken belki de sinir bozucu miktarda kendi içime kapanık olurum ve her şeyi kendi perspektifimden görme huyum vardır. Ancak kafamı bu çukurdan kaldırdığımda çok şeyi sorgulamaya başlarım. Kısa cevabım: Böyle düşündüğünüze çok sevindim, çünkü müziğim ile karşıya geçirmek istediğim duygu tam da bu. Ben müzik dinlerken hep o müziği eşsiz yapan özellikleri keşfetmeye çalışırım. Bu özellikler bazen çok barizdir, bazen çok saklı. Bazen hemen âşık olurum onlara, bazen uzun bir süre bu özelliği aramanın keyfini yaşarım bazen de hiç sabrım olmaz. Ama benim için besteci olmak demek her zaman müziğimde dinleyecinin bu özelliği bulabileceği dünyalar yaratmak demektir. O yüzden bir devamlılık oluşturmaktan ya da kendimi bir estetik, tür veya sınırlamalarla bağdaştırmaktansa beni asıl heyecanlandıran, müziğe âşık eden özelliğin peşinden arkama bakmadan koşmayı tercih ederim. Ancak bu demek değil ki ben izole bir sanatçıyım. Devamlılıktan bahsediyorsunuz, ben son altı yılımı çok seçkin (ve hatta dışlayıcı) bir devamlılığı omuzlarında taşıyan dev kurumlarda eğitim gördüm. En çok vakit geçirdiğim, bana en yakın olan insanlardan çoğu klasik batı müziği üzerine hayatını kuran insanlar. Gittiğim, keyfine doyamadığım klasik müzik konserlerini sayamam. Bunun dışında kendi başıma en çok dinlediğim şey envai çeşit elektronik müzik türüdür. Yıllarca caz, blues ve rock parçaları çaldım İstanbul’da, klasik müzik olmadan önce bunlar vardı benim için. Kulağımda bir türkü dolanır hep, saz çalarım, şarkı söylerim. Yani ister istemez kendi içimde farklı yollarla birleşen ve devamlı şekil değiştiren tüm bu müzik türlerinin devamlılığı değil midir müziğim? Şundan eminim ki bunların hiçbiri karşıma çıkmamış olsa da müzik yazardım, ama müziğim bambaşka olurdu. Yani ister istemez ben bir şeyleri devam ettiriyor olmalıyım.
 

Günümüzde çağdaş müziğin üretimine dair onca sıkıntı ve zorluk varken siz çok faalsiniz. Besteciliğin dışında, London Contemporary Soloists isimli çağdaş müzik topluluğunun sanat direktörüsünüz ve bunların dışında çoksayıda uğraşınız var. Çağdaş müzik üretimine, bunun size verdiği heyecan ve zorluklara dair ne söylemek istersiniz?
Sanırım benim heyecanım o kadar büyük ki bu zorlukları çoğunlukla örtüyor. Kariyerimi de müziğimi yaptığım gibi hayal kurarak, başkasına benzetmeyip kendi yolumu çizerek oluşturmaya gayret ediyorum. Çok fazla kişinin yol göstermesi sayesinde bu kadar mutlu bir hayatım, sarılarak yaptığım bir mesleğim var. Ancak yine de belki aynı sıklıkta “bunu yapamazsın”, “bu böyle olmaz” dedi etrafımdaki insanlar bana. Bir bir bu sesleri göz ardı etmeyi öğrendim, hâlâ öğreniyorum. Kendime hata yapma, yeni şeyler deneme, risk alma ayrıcalığını tanıdım başkaları bana bunu tanımazken. Tabii ki bu bir süreç, kendime yerine getirmediğim sözler de veriyorum çoğu zaman ve bu bahsettiğin zorluklar altında ezilecekmiş gibi hissediyorum. Ama günün sonunda herkesin, dolayısıyla kendimin de birbirimize katacağı çok şey olduğuna; sanatımı dürüstlükle, istikrarla ve anlayışla yaptığımda bu zorlukları aşabileceğime inanıyorum.
 

BENZER HABERLER


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20