08.05.2013
Saat gece 2'ye doğru bir dostumdan uyarı geldi: ‘Seninki iki gündür hazırlık yaptığı yazısını facebook'ta tefrika halinde paylaşıyor, bir bak istersen...' ‘Hele şükür yahu, bakalım neler yazmış Kemal Küçük yine çalakalem' diye açıp baktım. Okuduklarıma hiç şaşırmadım. Temcit pilavı gibi aynı şeyleri, bu kez biraz daha süsleyerek, aramızda yaşananları (her zaman ustaca yaptığı gibi) nalıncı keseri gibi kendine yontarak, argümanlarını güçlendirmek için bile isteye saptırarak ve elbette yalan söyleyerek anlatıyordu. Onunla geçirdiğimiz 9 yıllık dönemin özellikle son birkaç yılında şahit olduğumuz bu hal ve davranışlarına o kadar alışkındık ki, şaşırmadım, dediğim gibi. ‘Ben buna sabah kalkınca cevap veririm, şimdi iyisi mi yatayım' deyip vurdum kafayı.
Her şeyden önce, Küçük'ün üslubuna, meramını anlatış tarzına dikkatinizi çekerim. Tefrikasını okuyan biri, Andante Dergisi ve bizlerin toplumda ayıplanacak, yüz kızartıcı bir eylemde bulunduğumuzu sanır, öyle değil mi? Sanırlar ki, biz düzenlediğimiz bu organizasyonla yüzlerce, binlerce insanı haksızlığa sürükleyip mağdur etmişiz, insanların paralarını mallarını çalıp çırpmışız, kişi ve kurumların onur ve haysiyetleriyle oynamışız... Hey bir dakika! Biz burada adı üstünde bir klasik müzik ödülleri organizasyonu düzenliyoruz yahu! Ne yapıyoruz, tekrarlayayım müsaadenizle. Klasik müzik camiamızda başarılı işleriyle öne çıkan kişi, topluluk ve kurumları her yıl ödüllendirme yoluna gidiyoruz. Yani onları bir kez daha kuvvetlice alkışlatıyoruz. Kime? Onları sahneden, kayıttan, mikrofondan dinleyen, izleyen insanlara değil bu kez sadece. Çok daha büyük bir kitlenin önüne getiriyoruz onları. Ne yoluyla? Görkemli olması için elimizden geleni yaptığımız ödül törenimiz ve bu törenin basına her yıl cömertçe yansıyan izlenimleri yoluyla.
Maksadı üzüm yemek değil...
Küçük iyi niyetli ve yapıcı bir insan olsa, bu organizasyonda hatalı olduğunu iddia ettiği, düzeltilmesi gerektiğini düşündüğü noktaları, hepimizin saygı duyacağı bir üslupla, iyi niyetinden şüphe edilmeyecek bir tarzda anlatır, bir gazeteci-yazar olarak bizleri eleştirme ve uyarma görevini yerine getirirdi. Ama öyle yapmadı (Ne kadar şaşırdık!) Malum dergideki ilk yazısından tefrikasına kadar sergilediği niyet, yaklaşım ve üslup hiç değişmedi. Çünkü onun niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. Küçük'ün yegane emeli, bu organizasyonun önce camiamız nezdinde yıpratılması ve derken hiç yapılamaz hale gelmesiydi. Küçük'ün amacı, ilk yıllarında omuz omuza çalıştığı, nice anılar ve sofralar paylaştığı ama 9 yılın ardından sırtını döndüğü (Bu kısım son bölümde ama sakın atlamayın, Kemal Küçük sen de atlama!) meslektaşlarına kara çalmaktı.
İlk olarak, Küçük'ün seçim ve oylama süreçleriyle ilgili iddialarını masaya yatıralım. Evet, iddia ettiği gibi, Donizetti'de büyük jürinin oylayacağı adayları tespit eden komitedeki kişilerin sayısı fazla değil. 2010 ve 2011'de düzenlenen ilk iki yarışmada adayların teklif ve tespiti alanında komitenin en faal biçimde çalışan üyeleri Kemal Küçük, Şefik Kahramankaptan, Ayşe Öktem, Ersin Antep ve bendenizdi. Aramızdaki diğer birkaç arkadaşımızın da adaylık tekliflerini ve bizim tekliflerimiz konusundaki eleştirilerini dinler ve bir ortak karara varırdık. Yine ilk iki yılımızda Mutlu Tanberk ve Selen Yılmaz bale-dans kategorilerinde aramıza katılıyorlardı. Komitenin aktif isimlerinden Küçük, Antep ve Tanberk zaman içinde ayrıldılar. Geçen yıl dergimizin editörlüğünü kendisine devrettiğim Ahu Ünalp komitemize girdi ve şu an toplam 4 kişi yolumuza devam ediyoruz.
İşi hiç de kolay olmayan bu komitenin işlevi, ülkemizdeki klasik müzik sanatçılarının yurtta ve dünyada ortaya koydukları tüm işleri an be an gidip yerinde izlemek değildir. Hiçbir komite böyle bir işlev yüklenemez, eşyanın doğasına aykırıdır. Bu komitenin üyeleri, hayatlarının ve mesailerinin nerdeyse tamamını, klasik müzik dünyasında olup biten gelişmeleri, kaydedilen başarıları- başarısızlıkları, yenilgileri-zaferleri, mezuniyetleri, yarışma ödüllerini, prömiyerleri, yeni kitapları, kayıtları, verilen konserleri takip etmeye ayırırlar. Yani bizler ‘profesyonel izleyicileriz'. ‘Aaa bak akşama güzel bir konser varmış meğer, hazırlan da gidelim' demez komitemizin üyeleri. Bizler burada, bırakın o konserin duyurusunu herkes gibi orada burada görmeyi, daha kamuoyuna duyurulmasını beklemeden, aylar öncesinde, hazırlık aşamasında haber alır, ajandamıza yerleştirir, tanıtım bültenleri yoksa hazırlar, zaman-mekan kısıtlarını aştığımız anda sanatçılarıyla röportajlar yapar, dergide, internet portalımızda, gazetelerdeki sütunlarımızda, yahoo ve facebook gibi ortamlarda zamanı geldiğinde herkesle paylaşırız. ‘Ayaklı konser-opera ajandası' gibidir bu komitedeki kişiler.
Kaçırılmaması gerektiğini bildiğimiz bir etkinlikse ve etkinliğin yapılacağı şehirde güvenebileceğimiz bir yazarımız yoksa aramızda konuşur ve mümkünse davetle, mümkün olmuyorsa da cebimizden para vererek gidip o etkinliği yerinde izler ve üzerine yazarız, tanıtırız, eleştiririz. Senenin her günü kulaklarımız telefonda, gözlerimiz bilgisayarda, bizler gibi yurtta ve dünyada bu işe gönül vermiş müzik tutkunu amatör ve profesyonel dostlarımızla fikir alışverişlerinde bulunur, yeniliklerden çok geçmeden haberdar olur ve haberdar ederiz.
Tüm bu profesyonel çabaya karşın elbette bizzat yerinde takip edemediğimiz sayısız konser-opera, CD-DVD kaydı, kitap, yarışma kalır geriye. Bu noktada teknoloji imdadımıza yetişir. Kişisel web sayfaları, facebook ve tabii youtube... Bizlere bulunduğumuz her mekanda istediğimiz her şeyi ve herkesi izletme, dinletme imkanı sunan mucizevi araçlar... Ama Kemal Küçük aramızda bulunduğu yıllarda teknolojiye ayak uydurmayı başaramamış gazetecilerden biri olarak kaldığı için (Ondan daha kıdemli olan Şefik Kahramankaptan iletişim teknolojisini çok iyi kullanır mesela, Ayşe Öktem de öyledir) bu yöntemler ona uzak kalır (Küçük'ün bilgisayarından 9 sene içinde posta kutuma düşen e-posta sayısı, dergiye basılması için gönderdiği metinleri saymazsak eğer, toplasanız herhalde 10'u geçmez!) Küçük uzakları yakın eden teknolojiye böylesine Fransız kalınca ne olur? Adayları tespit eden ve büyük jürinin oylarına sunan komite üyelerini tıpkı kendisi gibi 50 yıl öncesinin olanaklarıyla yaşıyor sanır. Küçük bu anlattıklarımı çok iyi bilir ama işine gelmediği için söylemez ve onun yerine 9 sene aynı amaç uğruna birlikte omuz omuza çalıştığı insanlara kara çalmaya çalışır.
Kimler ayrılmış kimler? Andante batıyor galiba!!!
Küçük diyor ki tefrikasında, ‘Ahmet Makal ödül jürisinden ilk üç senede gelen seçim eleştirilerinin içinde olmamak için ayrıldı.' Küçük'ün artık alıştığımız yalanlarından biri daha. Sonra, Ersin Antep ve Mutlu Tanberk de ayrılmış hem jüriden hem dergiden. Andante çatırdıyor görüyor musunuz! Ahmet Makal üniversitedeki idari ve akademik görevlerinin yoğunluğundan dolayı hem dergideki yazılarını çok azalttı hem de komitedeki görevinden bir süreliğine affını istedi. Küçük Ankara'ya pek sık gider gelir, gıyabında adını kullanacağına, Makal'ın kendisine sorsun da gerçeği bir de onun ağzından öğrensin. Hem gitmişken müjdesini de alır: Ahmet Makal seneye yine aday seçici komitemizde olacak! Ersin Antep'in dergiden ve ödül jürisinden ‘geçici bir süre için' ayrılması benim bir unutkanlığıma dayanıyor. Derginin 10. yılı için hazırladığımız retrospektifte Antep'in adını birkaç önemli kişiyle birlikte daha anmayı unutunca, motivasyonunun düştüğünü söyleyerek benden bir süreliğine müsaade istedi. Onun da yine en kısa zamanda aramıza katılacağına inanıyoruz. Mutlu Tanberk hikayesi ise aralarında en trajikomik olanı. Saygın bir özel bale okulumuzun sahibiyle röportaj yapmamızı protesto eden Tanberk'e yaptığımız işi savunup, bir sonraki sayıda Tan Sağtürk ile de röportaj yapacağımızı söyleyince Tanberk Andante'nin ticari bir yayına dönüştüğünü söyleyerek dergiden ayrıldı. Tanberk sonrası Selen Yılmaz ve Simge Burhanoğlu'nun aynı nitelikteki bale-dans yazıları ve iki yazarımızın da ödül seçici komitesindeki varlıklarıyla yolumuza sağlam ve huzurlu biçimde devam ediyoruz.
Kemal Küçük tefrikasında BBC Music dergisinin ödül töreninin nasıl da sade, küçücük bir salonda yapıldığını söyleyip bizi ödül törenimizde gösteriş yapmakla suçluyor. Aydınlandık sağolsun. Küçük, yurtdışındaki her türlü klasik müzik etkinliği hakkında oldum olası o kadar az bilgi sahibidir ki, bu haliyle nasıl da kimseden çekinmeden malumatfuruşluk yapabildiğine, onu çok iyi tanımama rağmen, hala şaşırıyorum. BBC her zaman tasarruf yapmayı sever Kemal Küçük. Andante'nin de üyesi olduğu ICMA'nın her yıl bir başka şehirde büyük bir senfonik konser eşliğinde verilen ödüllerini, yine bir ICMA üyesi olan İngiliz Opera dergisinin bu yıl vermeye başladığı ödülleri Londra Hilton'da gösterişli bir törende dağıttığını, Almanya'nın ECHO ödüllerinin nasıl da bir pop müzik konseri renkliliğinde geçtiğini, Amerika'nın Opera News ödüllerinin New York'un meşhur Plaza otelinde yemekli törenle verildiğini bilmez Kemal Küçük ama malumatfuruşluk yapmaya bayılır. ‘Donizetti' ismini, Beyoğlu Belediyesi'nin ödül sahiplerini limuzin minibüslerle göndermesi karşılığında kabul ettiğimizi iddia etmesine ne demeli? Bizim töreni, Menderes Türel dönemindeki Antalya Piyano Festivali'yle karıştırdı galiba. Ne çabuk unuttu Türel'in o limuzin minibüslerinden birine de kendisinin kurulup oturduğunu...
Aday tespit komitesinin üye sayısını elbette yeterli görmüyor ve aramıza yeni isimler almak amacıyla etrafımızı sürekli kolaçan ediyoruz. Ama aramıza buyur edeceğimiz kişilerin de yukarıda özetlediğim hasletlere sahip; arzulu, tutkulu, bilgili, görgülü, adanmış, mekan-zaman kısıtları olmayan, ekip çalışmasına uygun (Kemal Küçük deneyiminden sonra bu konuda daha dikkatliyiz) kişiler olmaları gerekiyor. Bu olaydan sonra bir kıstas daha ekliyorum: Öncelikle iyi niyetli ve yapıcı olması şart bu kişinin. Ümitsiz değilim. Kafamda komitemize buyur etmeyi düşündüğüm birkaç potansiyel isim var, umarım onları da önümüzdeki sene aramızda görebileceksiniz.
Tümdengelim metodu uygulayarak, Andante/Donizetti Ödülleri'nde ilk 3 yıl içinde hangi kişi, kurum, kuruluş ve çalışmalar ödül almış diye listelerimiz incelendiğinde, ödül takdim edilmiş 90'a yakın isimden hangileri için ‘ödül almaya layık değil' yakıştırması yapılabilir? (İlk 3 yılın listeleri donizetti.andante.com.tr sitesinde incelenebilir). Burada özellikle isim zikretmekten imtina ederim. İncelendiğinde, hepsinin ödüllerini sonuna kadar hak etmiş isimlerden oluştuğu görülür. Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorum? Çünkü, öncelikle her kategori için seçtiğimiz 3 adaya güveniyorum da ondan. Komite olarak, birtakım gizli hesaplar içine girip ‘şu güçlünün yanına şu iki zayıf gözükeni koyalım da güçlü olan jürinin oylarını silip süpürsün' hesabı yapmadık hiçbir zaman. Çok sayıda kategori açtığımız için geçmiş yıllarda bir veya iki kategorinin adaylarında eksik-hatalı değerlendirme yaptığımızın sonradan farkına vardık. Sonuçta hepimiz insanız ve hata yapmak da insana mahsus. Ama şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, sonradan hatalı olduğunu düşündüğümüz o bir iki adayın hiçbirinin kategorilerinde birinci gelmemiş olması, bu noktada büyük jüri heyetini seçerken harcadığımız dikkat ve özenin de ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. Her zaman ısrarla yinelediğim gibi hatalarımızdan ders çıkarmasını biliyoruz.
Komitemizi kendince aşağıladıktan sonra oklarını geniş tutulmuş jüri heyetimize çeviriyor Kemal Küçük. Bu kişileri konsermiş, operaymış, kayıtmış, kitapmış, festivalmiş hiçbirinden anlamayan oradan buradan toplama insanlar olarak lanse etmeye çalışıyor. Son derece hassas fikir yürütmelerle tespit etmeye gayret ettiğimiz bu kişilerin ülkemizin klasik müzik camiasının farklı alanlarında aktif olarak çalışan profesyonel insanlar olduklarını hep söyledik. Zaten aynı adresteki jüri üyeleri listelerimiz incelendiğinde, bu titizliğimiz ve seçilen kişilerin yetkinliği ne kadar tartışılabilir, kararı sizlere bırakıyorum.
Buradan geliyoruz, Küçük'ün ‘jüri heyetini oluşturan bu insanların hepsi kategorilerinde sunulan adayları nasıl oluyor da yerinde bizzat görüp, izleyip değerlendirebiliyorlar' sorusuna. Öyle ya, 100-150 kişilik jüri heyetimizi her ay otobüslere bindirip o konser senin bu opera benim şehir şehir gezdirmeyi veya hepsini bir araya toplayıp toplu izleme-dinleme seansları düzenleyecek halimiz yok. Ama böyle tuhaflıklara girişmeye de zaten hiç gerek yok. Neden biliyor musunuz? Çünkü, Küçük'ün diline doladığı ‘yerinde izleme-görme kıstası' ödüllerimizin sadece ve sadece ‘opera yapımı' ve ‘bale-dans yapımı' kategorilerinde söz konusu olabilir de ondan. Bakınız, opera yorumcusu, opera rejisörü, bale-dans koreografı kategorileri bile demiyorum. Nedenine geleceğim.
Sanıyor ki, Donizetti Ödülleri'nde her jüri üyesi her kategoride oy kullanıyor. Hayır, ne biz onlara böyle bir şart öne sürüyoruz ne de onlar kendilerini her kategoride yetkin olarak değerlendirip seçim yapıyorlar. Jüri üyelerimizden gelen oylara baktığımızda her birinin --şahsi izlenim ve gözlemlerine dayanarak- en iyi seçim yapabileceğine inandığı kategorilerde oylarını kullandıklarını görüyoruz. Her yıl öyle jüri üyelerimiz de var ki, belli bir fikrinin oluştuğu sadece 1 hadi bilemediniz 3 kategoride oylarını kullanıp listesini bize yolluyor. Sayıları her yıl 150'ye varan jüri üyelerimizin bugüne kadar en az oy kullandığı kategoriler arasında ‘yerinde izleme-görme kıstası'nın en fazla geçerli olduğu opera ve bale-dans kategorilerinin başta geldiğini söylersem, yukarıda verdiğim bilgiler ışığında şaşırmazdınız, öyle değil mi? Elbette biz de isterdik jüri üyelerimizin her birine bu aday yapımların videolarını gönderelim, izleyememiş olanlar da izlesinler ki çıkan karar sayısı daha fazla olsun. Ama bu önleme de artık gerek kalmayacağını sanıyorum. (Nedenini açıklayacağım ama az sonra!)
Opera yapımı ve bale-dans yapımı kategorilerinin dışında, 100-150 kişilik jüri heyetimizin ‘yerinde izleme' kıstasıyla hareket ederek karar vermesini gerektirecek başka bir kategorimiz yoktur. Sitemiz incelendiğinde görülecek diğer tüm kategoriler, profesyonel uğraşları gereği her yıl alanlarında pek çok etkinliği izleyen ve/veya bu etkinlikleri gerek müzisyen gerekse organizatör sıfatıyla bizzat gerçekleştiren jüri üyelerimiz tarafından üzerinde yetkinlikle değerlendirme yapılabilecek kategorilerdir. Oscar Ödülleri'ni düşünün. Oscar'da da her sene adaylar, akademi üyeleri adı verilen, ülke sathına yayılmış binlerce sektör insanı tarafından oylanır (Oscar bir film yarışması olduğu için elbette jüri üyelerinin tüm filmleri görmüş olması gerekir ki bu noktada Donizetti'den ayrılır. Donizetti Ödülleri bir önceki yılın tümüne yayılmış performans düzeyi ve genel sanatçı liyakati gibi iki belli başlı kritere dayalı bir ödül organizasyonudur).
Şimdi söyler misiniz? İçinde 30'a yakın kategori bulunan bir ödül organizasyonunu sözde zor duruma düşürmek amacıyla ona ‘en yumuşak karnı olduğu zannıyla' bu iki kategoriyi kullanarak vurmak, akıl ve insaf ölçülerine sığar mı? Büyük meşakkatlerle hazırlanan bu organizasyonu böylesine ucuz yöntemlerle eleştirmek hangi aklın ürünüdür? Küçük ne sanıyor bu jüri üyelerini? Ama öyle ya, en iyi bilen daima kendisidir (Kemal Küçük üzerine bir karakter tahlili denemesi için yazımızın sonuna gidiniz, ama atlamadan lütfen). Keşke jüri üyelerimizin yaptıkları seçimleri sizlerle paylaşabilseydim de şahit olsaydınız anlatmaya çalıştığımı ama etik kurallar gereği bunu elbette yapamam.
Küçük, ‘tanınmış olanın yanında daha az tanınmış olan harcanıyor' diyor. Yine geçmiş yıllardaki oylamalar incelendiğinde görece tanınmış isimlere rağbet olduğunu görüyoruz ki böyle olması çok doğaldır. Her ödül organizasyonun doğasında vardır bu olgu. Ama burada işte emniyet subabı kabilinden gerekçelerimiz devreye giriyor. Siz öyle bir gerekçe yazarsınız ki, kategorisinin en iddialı adayı oylama sonunda bakmışsınız ki son sıraya düşmüş (Elbette böyle bir şey yapmıyoruz, anlaşılsın diye yazıyorum). Biz geçmiş yıllarda, yazmış olduğumuz isabetli gerekçelerin pek çok görece tanınmamış adayı kategorilerinde iddialı duruma soktuğunu, onları daha tanınmış adaylarla burun buruna getirdiğini hatta öne geçirdiğini gözlemledik (Bu yıl da bir kategoride yaşadık bu öne geçme olayını, yeri gelirse sonraki bir tarihte değiniriz). Küçük, mektubunda, gerekçelerin hepsinin (aynı zamanda CD kitapçığı notları yazdığını -yine bizleri zor duruma sokma gayesiyle-özellikle vurguladığı) Şefik Kahramankaptan tarafından yazıldığını söylüyor ki bu da doğru değil. Gerekçeler ilk yıllarımızda, aralarında Küçük'ün de olduğu komite üyeleri arasında paylaştırılırken geçen yıl ve bu yıl Kahramankaptan ve bendeniz arasında paylaşılmıştır.
Küçük'ün ve onun gibi düşünenlerin gözden kaçırdıkları bir diğer nokta şu: Adaylarımızın hepsi, gözettiğimiz kıstaslar ışığında, başarı ve liyakatlerini kanıtlamış isimlerdir. Yani aslında onların hepsi potansiyel olarak ödüllük isimlerdir ama bu tip organizasyonların mantığı gereği bu isimlerden her yıl sadece birkaçı ‘Donizetti Ödüllü' payesi kazanıyor, geri kalanı ise ‘Donizetti Adayı' olma gururu yaşıyor. Çünkü o yıl ödülü alamayan biliyor ki, aslında kendisi de kategorisinde ödülü alan isim kadar veya ona yakın ölçüde başarılı ama somut ve/veya psikolojik düzlemdeki birkaç sebepten dolayı o değil de meslektaşı o yıl için ödüle uzanmış oluyor. Gelişmiş ülkelerde düzenlenen ödül törenlerinde meslektaşlarının sevincine ortak olan sanatçıların sergiledikleri manzarayı çok görmüşüzdür ama bizde durum bu anlamda pek iç açıcı değil (Bkz: Aşağıda, Türk müzisyenlerin ödülle imtihanı bahsi).
Öte yandan, biz aday tespit ve oylama sistemimizin insan eliyle gerçekleştirilmesi mümkün olan en iyi sistem olduğunu iddia etmiyoruz. Nasıl ki, demokrasi de ideal olandan hala uzak ama sonuç itibariyle ehveni şer kabilinden bir rejim ise, Donizetti Ödülleri'nin oylama sistemi de, Küçük'ün eksik olmasın bize tavsiye ettiği, 10-15 kişilik seçiciler kuruluna dayalı, oligarşik bir yapı arz eden kapalı ve dar anlayışlı sistemden çok daha demokratik ve tabana yayılmış bir sistemdir.
Ama bu süreçte gözlemlediğimiz bir olgu bize son aylarda daha büyük bir rahatsızlık vermeye başladı. Ülkemizde opera kurumlarında ve senfoni orkestralarında görev yapan müzisyenlerin bir kısmında gördüğümüz ‘garip' tavırlardan bahsediyorum. İyi niyetle çıktığımız bu yolda, çok ince ve hassas düşünülmüş detaylarla ördüğümüz ve ‘başarılı olan alkışlansın' temel inancıyla hareket edilen ödül törenimiz ülkemizin devlet eliyle işletilen sanat kurumlarında çalışan müzisyenlerimizin bir kısmı tarafından olmadık tepkilere maruz kaldı. Bu sanatçılarımızın yüklüce bir kısmı ne yazık ki Türk insanının milli hastalığıyla malul: ‘O listede ben yoksam o da olmasın'. Camiamızdan şu sözü dolaylı ve dolaysız yollarla çok işittim: ‘Neden adaylarınız arasında falanca var?' Soruyu sorduktan sonra sazı bırakmayıp, gelsin o falanca hakkında salvolar... Dikkat ediniz, sorunun biçimi ‘ben niye yokum' değil, ‘o niye var?' Çok tanıdık değil mi?
Devlete ait operalar ve senfoni orkestraları ne yazık ki büyük oranda, liyakatin ve çok çalışmanın arka sıralara atıldığı, memur zihniyetinin iliklere kadar işlediği, dedikodunun tavan yaptığı ‘sanat' kurumları haline geldi. Dünyayı da biliyoruz, her sanat kurumunda acımasız rekabetler yaşanır ama gelişmiş ülkelerin sanat kurumlarındaki rekabet ‘daha da çok ve hırsla çalışma' mantığı üzerine kuruludur, bizdeki gibi ‘ben oldum' deyip çalışmaktan kaçınarak, meslektaşlarının arkasından türlü Bizans entrikaları çevirmekle, onların başarısızlığından haz duymakla değil.
'Çok eski' senfoni orkestrasından külhanbeyi tavrı
Geçmiş yıllardaki bir oylama sırasında, sevilen ve tanınan bir opera solistimizin aynı kurumun çatısı altında birlikte çalıştığı meslektaşlarının büyük oranda kendisine oy vermeyip başka kurumlarda çalışan rakiplerine oy verdiğini görmek yüreğimizi acıtmış ve bizi sanat kurumlarımız hakkında bir kez daha ümitsizliğe sürüklemişti (Küçük'ün bu cümlemi okuyunca, ‘ben demedim mi işte geniş jüri heyetine güvenmeyeceksin diye, oluşturacaksın 10 kişilik seçiciler kurulu, verdireceksin onlara oyları' dediğini duyar gibiyim. Peki o seçiciler kurulu dediği oluşum nihai çözüm müdür? Elbette değildir. O tip yapılanmalarda da ne dolaplar döndüğünü, gizli kapaklı ne kayırmalar yapıldığını, çıkan sonuçların kamuoyu nezdinde nasıl da ağırlıktan yoksun olduğunu birlikte gördük, yaşadık öyle değil mi Kemal Küçük?) Hele bu yıl yaşadığımız bir olay var ki, ibreti alem için bizden sonraki nesillere saklıyorum. Törene katılım davetimize ‘çok eski' bir senfoni orkestramızın yönetim kurulundan gönderilen cevaba bakar mısınız: ‘Aday bile göstermediğiniz etkinliğe utanmadan ... davet etmeniz hayret verici. Lütfen kendinize gelin ve listeden ... silin.'
Sadece bir iki örneğini verdiğim bu garip tepki ve davranışlar, bize böyle bir ülkede ve onun sanat ortamında neden bu kadar meşakkatli bir organizasyonu sırtlandığımızı artık daha da sorgulatıyor. Hem birkaç ay öncesinden başlayıp törene doğru iyice ivme kazanan hazırlıklarıyla yorulacaksın, gerekçeleri dikkatlice hazırladıktan sonra 150 kişiye varan jüri heyetine tek tek aday listelerini göndereceksin, onların cevaplarını tek tek alacaksın ve onları çizelgeye işleyeceksin. Bunlar, tören öncesi yapılması gerekenler. Bir de tören organizasyonu var ki o başlı başına bir yorgunluk ve stres. Tüm bu hazırlıklar sırasında dergimiz, eklerimiz, web sitelerimiz ve konserlerimizi de devam ettiriyoruz tabi... Yeri gelmişken, Donizetti Ödülleri'nin her etabında canla başla, herhangi bir karşılık beklemeden, salt sanat aşkı ve yurtseverlik duygularıyla hareket edip çalışan mesai arkadaşlarıma buradan bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
O yüzden, gelecek yıldan itibaren Donizetti Ödülleri kategorileri arasından orkestra, opera, bale-dans ve koro kategorilerinin hepsini kaldırmamızın gerekli hale gelip gelmediği konusunda komite üyeleri olarak aramızda şu sıralarda görüş alışverişinde bulunuyoruz. Onuru ve haysiyetiyle çalışan bizler yaşamlarımızın değerli günlerini, haftalarını ipe sapa gelmez seviyesiz mesajlar okumak, 3. dünya ülkesi kaprisleri çekmek için harcamak niyetinde değiliz. Kimi sanatçılarımızın seviyelerinin son derece düşük olduğu ve çeşitli platformlarda sergilediklerini ibretle izlediğimiz tavırları, Donizetti Ödülleri türünden, alanında başarılı addedilmesi gereken bir organizasyonun varlığını Türkiye için aslında lüks kılıyor. Halkın genel seviyesinden çok daha yüksek ve rafine bir düzlemde olması beklenen klasik müzik camiamızın özellikle devlet kurumları kanadındaki bazı temsilcilerinin Donizetti Ödülleri organizasyonu özelinde billurlaşan çirkin tepkilerini buradan bir kez daha kınıyorum. Demek ki diyorum, henüz yeterli algı ve bilinç gelişmişliği düzeyine ulaşabilmiş değiller.
Klasik müzik camiamıza çatmaktan Kemal Küçük'ü ihmal ettik... Küçük, Andante Klasik Müzik Ödülleri'nin, Beyoğlu Belediyesi ile girdiğimiz işbirliğinin çapının artırılmasıyla adının Donizetti Klasik Müzik Ödülleri olarak değiştirilmesine de fevkalade içerlemiş. Bu değişikliğin, sonuçları itibariyle, özellikle ödül törenimizin çapı ve etki alanının genişleyip, hitap ettiğimiz kitlenin büyümesi anlamında, amacımıza uygun faydalı bir iş olduğunun herkes bilincindedir. Küçük'ün içi rahat olsun, bu isim değişikliği ve kapsam büyümesinden Andante'nin cebine beş kuruş girmiş değildir. İlk yılından itibaren törenimizi tam bir STK ruhuyla, özveriyle, maddi karşılık beklemeden gerçekleştiriyoruz; Beyoğlu Belediyesi ile işbirliğimiz devam ettiği sürece de öyle olacak. Küçük'ü -sonradan içine dahil olduğu bazı çevrelerin de tesiriyle- Belediyenin AKP'li olması rahatsız etti. Tıpkı 2010 yılında Yılın Erkek Opera Yorumcusu kategorisinde ödülümüzü alan tenor Bülent Bezdüz'ü rahatsız ettiği gibi (Internet ortamında nedenini hala çözemediğim bir biçimde şahsım, Andante Dergisi ve Donizetti Ödülleri aleyhinde daimi surette negatif paylaşımlar ve çirkin yakıştırmalarda bulunan Bezdüz'e bu yaklaşımının doğru olmadığını ve bu şekilde düşünüyorsa eğer ödülünü iade etmesinin en doğru karar olacağını söyledim, kendisi de teklifimi kabul ederek ödülünü geçenlerde dergimize iade etti). Andante Dergisi olarak, klasik müzik sanatının aşkın güzelliğini ve taşıdığı evrensel nitelikteki mesajı tüm insanlık ama elbette öncelikle yurttaşlarımız arasında yayabilmek gayesini güdüyoruz yıllardır karınca kararınca. Bu uğurda, Mustafa Kemal Atatürk'ün açtığı yoldan ilerleyerek, çağdaş bir ülke olma ortak hedefini benimsediğini gördüğümüz tüm paydaşlarla bu tip organizasyonları yaparız ve yapmaya da devam edeceğiz.
Kemal Küçük her yıl törenimizde ağırlamaktan şeref duyduğumuz bir kesimi ‘seçkinler' nitelemesiyle küçümsüyor. Bu kesimle yıllardır derdi vardır Küçük'ün. Sırf bu ‘seçkinci' sınıfın varlığı yüzünden İstanbul Müzik Festivali'ndeki hiçbir konsere adım atmaz mesela. Bizim törenlerimizde de gördüğü için bu sınıfa dahil insanları, bir de bunların üzerinden vurayım hem töreni hem de Serhan Bali'yi, diye düşünmüş olmalı. Kapımızın herkese açık olduğu iyi bilinir. Müzisyeninden ‘sosyete'sine, Andante okurlarından klasik müzik profesyonellerine uzanan geniş bir aileyi kucaklarız her sene. Başından beri söylüyoruz: Donizetti'nin bir amacı da klasik müzik yorumcularını toplumun farklı kesimleriyle buluşturmaktır. Bu buluşmalardan her yıl o kadar güzel ve verimli sonuçlar çıkıyor ki! Şahit olmak isteyen herkese kapılarımız açık.
‘Seçkinci' festivalin sanat yönetmeni Kemal Küçük
Klasik müzik için ‘yüksek sanat' vurgusu yapmamı da aklı sıra eleştiriyor. Geçmiş çağların bu aristokrasi sanatının çağımızda nasıl da toplumsallaştığını irdelediği yazılarını hiç okumamış mıyım? Sanki bu gerçeği görebilmek için yazılarını okumam gerekiyormuş gibi. (Pardon, Kemal Küçük'ün yazılarında değinmediği ve bizim de okuyup feyiz alamayacağımız hiçbir konu yoktu öyle değil mi?) Ama Küçük'ün kabullenemediği gerçek, iğrendiği bu kesime tüm dünyadaki klasik müzik kurumlarının muhtaç olmalarıdır. Sanat hamiliğinde -devlet sübvansiyonunun yanı sıra ve bazı ülkelerde onu da aşacak biçimde- dünün aristokrasisinin yerini bugünün çok uluslu şirketlerinin ve yine o ‘seçkinci' kesimlerin içinde fink attığı vakıfların aldığını bilmiyor herhalde. Ülkemizde de bu gelişme son 10 yıldır canlı biçimde yaşanıyor. Kemal Küçük, burjuvazimizin sanata verdiği desteğin son yıllardaki en görkemli örneklerinden biri sayılabilecek olan D-Marin Klasik Müzik Festivali'nin sanat yönetmenliğini yaptı 4 sene boyunca. ‘Ülkemizde maalesef ‘statü' kazanmak ya da göstermek için sadece kokteylli, pahalı biletli konserlerde, festival açılışlarında, en önlerde oturmak için davetiye isteyen, ama sezon içi konserlerde hiç göremediğimiz bir seçkinci kesim vardır. Bu kesimler üstelik eser bölüm aralarında da alkışlarını esirgemeyen bir kesimdir!! Ve Serhan Bali ve Andante bu dar kesimle de çok iyi ilişkiler kurmanın kendi statüsü için de önemli olduğunun bilincindedir!' diye yazarken tefrikasında, acaba beni mi kastediyorsun yoksa bir zamanların en hızlı festival yönetmenlerinden Kemal Küçük'ü mü? Ben ‘aralarda alkışlayan seçkin insanlar'dan çok gördüm senin düzenlediğin festivallerde ama hiçbirini kınamadım.
Onlarsız bu ülkenin klasik müzik dünyasında yaprak kımıldamayacağını anlayamıyorsun. Küçümsediğin hatta nefret ettiğin o insanlar Türkiye'de bugün devletin başıboş bıraktığı klasik müzik alanının yegane sponsorları. Orkestraları da onlar kuruyor, festivalleri de onlar yapıyor, gençleri de onlar destekliyor, eserleri de onlar sipariş ediyor, konser salonlarını da onlar işletiyor. Bu ‘aralarda alkışlayan seçkin insanlar' dergine reklam vermek için seni arasalar (‘seçkin' deyip küçümsediğin insanların bir an için hakikaten klasik müzikten anladıklarını düşünelim) işte o zaman onlara ne cevap vereceğini çok merak ediyorum. Ben ‘statü' peşinde koşmuyorum Kemal Küçük; projelerim ve yazılarımla her kesimden insana klasik müzik yoluyla ulaşabilmenin yollarını arıyorum yıllardır. ‘Sahici' kalmaya gayret ederek yapıyorum bunu, senin gibi etrafta binbir maskeyle dolaşarak değil!
‘Her iki kesime de göz kırparak popüler olmanın yolunu iyi bulmuştur' diyor benim için. Yaptığı işlerle popüler olmak bir suçsa, evet suçluyum Kemal Küçük. 2000 yılından beri aralıksız olarak radyo programları, gazeteler ve dergiler için köşe yazıları-makaleler-röportajlar üreten, web siteleri kuran, müzik konulu sohbet programları düzenleyen, ödül organizasyonları-anma geceleri-klasik müzik konserleri düzenleyen, yabancı festivallere turlar çıkaran, Andante adında bir popüler klasik müzik dergisi kuran birinin her kesimden takipçisi olması kadar doğal bir şey olabilir mi? Ben bugüne kadar ortaya koymuş olduğum bu ve daha burada saymadığım işlerle popüler olmuşumdur eğer olmuşsam, yoksa ona buna göz kırparak değil.
Küçük'ün, Türkiye'nin hala yapısal ve pratik sorunlarla dolu, yeterince gelişememiş klasik müzik ortamı hakkındaki düşüncelerinde gerçeklik payı olmakla birlikte, bu düşüncelerinden yola çıkarak bu ülkenin Donizetti Ödülleri ayarında geniş kapsamlı bir klasik müzik ödülleri törenini kaldıramayacağı yolundaki savlarının hiçbir geçerliliği yoktur. Verdiği ve hepimizin gayet iyi bildiği rakamların kafanızı bulandırmasına izin vermeyin. Şu çok iyi bilinmelidir ki, Türkiye'de sahneler açık kaldıkça ve bu sahnelerde her gün konserler, operalar sahnelendikçe, her yıl yeni yarışmalar açılıp yeni yetenekler o platformlarda kendilerini gösterdikçe, hocaları eğittikleri başarılı öğrencilerin sayılarını günden güne katladıkça, ülkemizin yurtdışındaki kurumlarda ve sahnelerde çalışan lejyonerlerinin sayısı her yıl gitgide arttıkça, Türkiye'de festival olgusunun artık İstanbul Müzik Festivali'nden ibaret olmayıp yaz ayları boyunca pek çok sanat festivali düzenlendikçe, her yıl ortaya çıkan yeni bestecilerin üretimleri icra ortamları buldukça, genç ve orta yaşlı müzisyenlerimiz oda müziğinin sunduğu güzellikleri nihayet keşfederek gruplar kurup konser teklifleri aldıkça, kayıt teknolojisinin son derece geliştiği günümüzde hemen her sanatçının gerekli olan makul rakamı bulup kaydını yayınlaması nerdeyse çocuk oyuncağı haline geldikçe ve böyle daha nice sayamayacağımız gelişme yaşandıkça bu ülkede Donizetti Ödülleri gibi bir organizasyonun düzenlenmemesi için hiçbir geçerli sebep yoktur. Küçük ve onun gibi düşünenler, yaşadığımız sorunların altında ezilip çaresizlikten ellerini kavuştursalar bile, bu sorunların varlığına inanmakla birlikte bunların nasıl düzeleceği üzerine kafa yorarken aynı zamanda yapılmakta olan sayısız iyi şeyin de mutlaka mükafatlandırılması gerektiğini savunan bizim gibi aktivistleri yollarından çeviremezler, buna ne kadar uğraşsalar ve çamur atmaya kalkışsalar da güçleri yetmez. Serhan Bali kendisini Viyana'da yaşıyor sanmıyor ama bir organizasyon yapacaksa eğer, klasik müzik piyasalarını çok iyi bildiğine inandığı gelişmiş Avrupa ülkelerini kendisine örnek almayı istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Andante dergisinin kuruluşu da bu türden bir örnek almanın sonucudur.
Küçük'ün, yazarımızın bir yabancı bale topluluğunun İstanbul'daki performansını eleştirdikten sonra izleyicilerin de bu düşük seviyeli gösteriyi ayakta alkışlamalarını gerekçe göstererek Donizetti'nin ‘halk jürisi ayağı'nı eleştirmesi ise, tekrar ediyorum, ‘elitist bir tavır'dır. Küçük, demagoji yapıyor her zaman olduğu gibi. Küçük, ‘aralarda alkışlayan seçkin insanları' tu kaka ettikten sonra ‘yetersiz performansı ayakta alkışlayan izleyicileri' de siliyor bir kalemde. Geriye kim kalıyor?
Teknolojiyle arasının (Facebook kullanıcılığı dışında) iyi olmadığını söylediğim Kemal Küçük bizim adayları tespit ederken, onların yaptıkları CD kayıtlarını da hesaba katmamıza laf atıp bizi Batı özentiliğiyle suçluyor (Zaten Küçük'e en ufak surette yaranmak mümkün değildir. Her şeyi en iyi bilen odur, onun dışındakiler de zır cahildir. Çok iyi biliyorsan, sen yapsana biraz da bu işleri kardeşim? Eleştirmenler hakkında çok meşhur bir söz vardı, neydi o?) Komite üyelerimizden Şefik Kahramankaptan'ın aynı zamanda CD yapımcılığıyla uğraştığını ve CD'lerini yaptığı sanatçıları aday gösterttiğini söylüyor. Küçük'ün bu mantığına göre, örneğin benim röportaj yaptığım veya dergimize kapak olmuş bir kişinin de ödüllerde asla aday olmaması gerekir. Hepsi reklama girer sonuçta. Bu nasıl bir mantıktır? Küçük'ün hazmetmekte zorlandığı gerçek, seçici komite üyesi olan tüm arkadaşlarımızın klasik müziğin farklı alanlarında adeta soluksuz biçimde çalışıyor ve ortaya sürekli somut projeler koyuyor olmalarıdır.
Ele verir talkını kendi yutar salkımı
Küçük'ün bana yönelttiği ‘hem dergi yönetiyorsun hem de menajerlik yapıyorsun' suçlamasına gelince. Ben dergimin genel yayın yönetmenliği görevini bu yılın başında Ahu Ünalp'e devrederek, BaliÜnalp adlı markamızın yönetimini Ünalp'den devraldım. Yani aramızda bir görev değişikliği yaşandı. Bu değişiklikten, önceki yazılarımda bahsettim ama Küçük belli ki bunları okumamış. Bu görev değişikliğinin nedenini yine klasik müzik alanında kalmakla birlikte editörlük dışında daha farklı işler yapmak isteğiyle açıklayabilirim bir kez daha, Küçük ve duymayan herkes için. Ama bir yandan da derginin yayın koordinatörlüğünü yürütüyorum. Güncel editoryal içeriğe müdahale etmeden, derginin tasarım-finans-reklam-dağıtım meseleleriyle ilgileniyorum. Yani dergiyle bağımı koparmış değilim, hala sahibiyim; kendime uygun gördüğüm alanlarda yazı-makale-röportajlar yazıp yayımlamaya devam ediyorum.
BaliÜnalp'in öncelikli faaliyet alanı, klasik müzik alanında konser projeleri geliştirmek ve danışmanlık faaliyetleri yürütmek. Web sitemiz incelendiğinde bazı sanatçıların portföyümüzde oldukları görülür ama bu sanatçılar firmamıza özel anlaşmayla bağlanmış sanatçılar değildir, hepsiyle proje bazlı çalışıyoruz. Küçük merak buyurmasın, bendeniz bugüne kadar edindiğim ulusal ve uluslararası boyuttaki tecrübelerim ışığında bu alanda hangi davranışın etik hangisinin de etik dışı olarak kabul edileceğini gayet iyi tespit edebilirim.
Ama Küçük madem etik konularına bu kadar meraklı, genel yayın yönetmeni titri taşıdığı dönemde, hakkımda asılsız dedikodular üretmek suretiyle yönetimine yanaştığını ‘içeriden' bildiğim Pera Müzesi'nde neden geçen sezon boyunca oda müziği konserleri düzenlediğini açıklamalıdır. Madem yayın yönetmenisin, her sanatçı ve topluluğa eşit mesafede durman gerekmez mi? Bir sanatçıyı konserin için angaje etmen yani emprezaryoluk yapman onu diğer sanatçılara tercih ettiğin anlamına gelir, bu da senin savunduğun gibi adaletli bir duruş sayılmaz öyle değil mi? Aynı ‘seçkinler' dediklerine bakışı ve festival sanat yönetmenliği yapmasındaki ikilem gibi. Klasik bir Kemal Küçük davranışı işte, ele verir talkını...
Kemal Küçük ile nasıl tanıştık?
Evet, gelelim bu kutlu ve mutlu olayın nasıl cereyan ettiğine... Küçük ile yazdığı gibi 2002 yılı sonbaharında İstanbul'da ilk kez buluştuğumda aklımdaki dergi projesini kendisine açtım ve yazarlık teklif ettim, olurunu aldım. O tarihten önce Cumhuriyet gazetesiyle ilişkisi bitmiş olan Küçük o sıralarda sadece Milliyet Sanat dergisine her ay yazı veriyordu ki kendisini bu sayede tanımıştım (Tanışmamıza vesilen olan dergiye yıllar sonra yaptığımız işi kötüleyen bir yazı yazması da kaderin cilvesidir). Biz onun deneyiminden yararlandık, o da dergimizin gitgide genişleyen çevresi ve etki alanından. Yani kazan-kazan türünden bir işbirliği yaşadık. Tabi bu alışverişin ötesinde, omuz omuza çalışan iki dosttuk.
Lakin Küçük 2010-2011 döneminde Andante'de kendisine artık daha fazla idari görev verilmesi ve yazı işleriyle redaksiyondan sorumlu olması gerektiği konularında benden ısrarlı taleplerde bulunmaya başladı. Ben Küçük'e dergide köşe yazarı-yayın danışmanı ikilisinden daha fazla bir sorumluluk yüklemeyi uygun görmüyordum çünkü her ne kadar dergiye o güne kadar değerli katkılarda bulunmuş olsa da çalışma alışkanlıkları ve iş disiplini öteden beri benim tarzıma uymayan KK ile büyük sorumluluk ve yakın çalışma gerektiren pozisyonlarda sıkıntı çekeceğimizi ve yıpranacağımızı öngörebiliyordum. Öte yandan, Küçük, benden bu talebinin dışında, dergimizin önemli yazarları ve içlerinden özellikle biri hakkında sarf ettiği sözler ve takındığı tavırlarla bir süre sonra ekip çalışması şartlarını fevkalade zorlayıcı, uyumu zedeleyen hal ve davranışların içine girdi. Öyle bir an geldi ki, Küçük ile ne zaman bir araya gelsek söz dönüp dolaşıp bu yazarımız ve yazılarına geliyor ve Küçük ona etmediği lafı bırakmıyordu. Takıntı halini alan ve canımı çok sıkan bir haleti ruhiye oluşturmuştu onda bu yazarımız.
Küçük'ün Andante'den kopuş süreci, bir opera yapımı üzerine hem kendisinin hem de takıntılı olduğu diğer yazarımın gönderdiği eleştiri metinlerini aynı sayıda yayımlamamla birlikte başladı. Derginin çıkmasının ardından 8 Mart 2011 sabahı beni hışımla arayan Küçük telefonda o güne dek kendisinden duymadığım kabalıkta bir ses tonu ve tavırla bu yaptığımı kendisine karşı hakaret olarak kabul ediyor ve beni protesto ediyordu. Ne söylesem kesinlikle dinlemediği için çareyi telefonu suratına kapatmakta bulmuştum.
Aynı günün akşamı kendisine yolladığım e-postada ‘her ne olduysa oldu, aramızda geçen tatsızlığı unutalım' mesajı vermişim. Küçük bu e-postama yanıt verdi ama ne zaman? Ta 16 Haziran 2011 tarihinde. Şöyle diyordu giriş satırlarında: ‘Bu mektubu yazmak için epeyi bekledim. Nedeni, kırgınlığımın biraz geçmesi ve maksadını aşan bir sözle ağabey-kardeş ilişkimizin zedelenmesini önlemekti. Aradan 3 aydan fazla zaman geçti, araya ödül töreni girdi ve ben şimdi salim kafayla, sana olan sevgimi de katarak aşağıda bana yolladığın mesajın (‘Aramızda geçenleri unutalım' mesajımı kastediyor-SB) ışığında düşüncelerimi söylemek istiyorum.'
Bu ayrıntıları neden veriyorum? Çünkü Kemal Küçük geçen pazar gecesi gönderdiği mektupta, derginin künyesinden isminin çıkarılmasını talep ettiği tarihi, 2011 yılı Mayıs ayında düzenlediğimiz (ve ilk kez Donizetti adını alan) ödül töreninden 1-2 hafta sonrası olarak açıklıyor. Haklı, yukarıda giriş satırlarını verdiğim Haziran mektubundan bahsediyor. Ama aslında niyeti, kamuoyunda törenimizin Beyoğlu Belediyesi işbirliğiyle aldığı yeni format ve sunumu daha o dönemde reddettiği ve bu konuyu bir ayrılık meselesi haline getirdiği imajını çizmek. Halbuki Küçük, yeni bir dergi kuracağı haberini verdiği ve ‘doğal olarak temmuz sayısından itibaren adımı künyeden çıkartman doğru olacaktır' notuyla bitirdiği 4 sayfalık uzun mektubunda Donizetti Ödülleri aleyhinde en ufak bir yorumda bile bulunmamıştır. Madem ayrılışına sebep olan en önemli hadiseydi, o halde birkaç sözcükle de olsa bu ayrılık mektubunda Donizetti'ye de yer vermek icap ederdi öyle değil mi? Ama hayır.
Hakikat şudur ki, Kemal Küçük Donizetti Ödülleri'nin kendisinin de aktif olarak katıldığı ilk iki yılında, bugün bize yöneltmiş olduğu eleştirilerin binde birini bile yöneltmemiştir. Elbette hemen her zaman tartışmalarımız olmuştur ama sonunda uzlaşmaya varmışızdır. İnsan şimdi yazdıklarına bakınca, ‘acaba 2-3 yıl önce başka bir Kemal Küçük mü bizimle çalışıyordu' diye sormadan edemiyor. Bugün bu kadar canhıraş biçimde eleştirdiğin ödüllerin seçim ve oylama süreci o gün de aynı bugün de. Neden o zaman ayrılışının sebebi Donizetti olmadı da, Andante dergisinde daha etkin sorumluluk alma isteğinin reddi, yazarlarımızla geçinememe ve bir yayınevinden aldığın teklif oldu?
Kemal Küçük'ün ince hesabı
Küçük'ün niyeti çok açıktır: Donizetti Ödülleri üzerinden Andante dergisine saldırmanın taktiklerinden biri olarak, dergimizden bu organizasyondan duyduğu sıkıntılar sebebiyle ayrıldığı yalanına kamuoyunu inandırmayı ve ödüllerimize baştan beri muhalefet ettiği yolundaki argümanını güçlendirmeyi istemektedir. Ama sunduğum yazışmalar, kazın ayağının öyle olmadığını gösterir niteliktedir.
Kemal Küçük, 2011 yılında ismi Andante'den Donizetti'ye çevrilen ödül törenine katılmak istemediği için o yılın Mayıs ayındaki törene katılmak istemediğini ama benim telefonla arayıp ısrar etmem üzerine geldiğini söylüyor. Evet, iyi niyetini her zaman olduğu gibi bu olayda da korumaya gayret etmiş olan bendeniz önce Mart ayında yolladığım e-posta yoluyla, daha sonra da tören gecesi gelmediğini görünce telefonla arayıp ‘abi neredesin şu şu ödülleri vereceksin' deyip kendisini törene beklediğimi söylemiştim. Küçük o akşam törene Donizetti'den yana sıkıntı duyduğu için falan değil, benimle ve söz konusu yazarımla o dönemde yaşadığı sıkıntıların üzerine aldığı dergi çıkarma teklifini kabul etmesi nedeniyle gelmek istememişti. Olay bu kadar açıktır.
16 Haziran tarihli mektubunda, kulağıma zaten önceden farklı kaynaklardan gelmiş olan ‘dergi kurmak' düşüncesini bizzat kendisinden öğrenince, bir gün sonra yolladığım cevapta tebrik edip başarılar diledim. ‘Kemal abi dergi projeni nihayet senden duyduğuma memnun oldum' diye başlayan e-postam ‘Bu meşakkatli yolda sana ve ekibine başarılar dilerim' diye sona eriyordu. Postamda, Küçük'ü Andante'nin yazar kadrosuna dokunmaması konusunda nazikçe uyarmıştım. Ama bu, aramızdaki son mektuplaşma olmayacaktı.
2011 Eylül'ünde Küçük'ün, düzenli yazılarını dergimizde o sıralarda yayımlamaya başladığımız bir yazarımızın makalelerini basmaya başladığını öğrendim. Sırf bu da değil, Küçük bu yazarı sırf dergisine çekebilmek, onu bizden soğutmak için Andante'yi kötülemiş, bizlere asılsız iftiralarda bulunmuştu (Yazarımız bana bu sözlerin neler olduğunu tek tek anlattı). Kendisine 14 Eylül 2011 tarihinde çok sert bir mektup yollayarak bu yaptığının aramızdaki centilmenlik anlaşmasına aykırı olduğunu, dergi kurma fikrini başından beri desteklediğimi bildiğini, bu girişimini Andante'nin bu ülkede 10 yıl önce açtığı yolda atılmış güzel bir adım olarak gördüğümü ama tıpkı Andante'nin eskilerin yanında yıllar içinde yeni yazarlar ortaya çıkartıp onları camiamıza kazandırması gibi Opus'un da kendi yazar kadrosunu yaratıp yoluna bu şekilde devam etmesi gerektiğini sert bir tonda yineledim. Postamın sonunda Küçük'e Andante hakkında sistemli biçimde ürettiği yalan haberlere ve dedikodulara bir son vermesini de istedim. Küçük bir gün sonra bu mektubuma karşılık olarak, içinde biriktirdiği tüm hıncını çıkartmak amacıyla kaleme alındığı çok belli olan, terbiye ve düzey yoksunu bir mektup yolladı. Bu yazışmayla aramızdaki iletişim tamamen koptu. Küçük o tarihten sonra hem Opus'un ‘düzensiz aralıklarla çıkardığı' sayılarında hem de çeşitli ortamlarda Andante ve şahsım aleyhine yıpratıcı faaliyetler ve söylemlerde bulunmayı var gücüyle sürdürdü.
Ve hüsran...
Küçük'ün 2 yıldır çıkardığı Opus dergisini, artık uluslararası çevrelerde de tanınıp saygı duyulan bir süreli yayına dönüşen, dünyanın en önemli klasik müzik festivallerinden ve konser-opera salonlarından rahatlıkla akreditasyon alabilen, uluslararası ICMA ailesinin bir ferdi olan Andante dergisinin karşısına, sanki ona denk bir rakipmiş gibi sunma çabalarını gülümseyerek takip ediyoruz. Aslında Opus'u da takip etmek isterdik ama edemiyoruz zira Opus son 5 aydır çıkmıyor. Yayınına aylık frekansta başlayan bu dergi periyotlarını gitgide uzatıp sonunda 4-5 aylık bir inkıta döneminin içine girdi. Hala çıkmasını bekliyoruz. Ama mümkünse bu kez eksiksiz bir redaksiyondan geçmesi koşuluyla çünkü dergiyi tashih bolluğundan dolayı okumak hayli güçleşiyor. Yeni Opus dergisinin yükü hayli ağırdı çünkü Türkiye'nin klasik müzik alanındaki efsane markalarından biriydi eski Opus. Küçük akıllılık edip bu marka altında yeni bir dergi çıkardı ama olmadı, olamadı.
Bu yazdıklarım, ‘içeriksel' değil sadece ‘şekilsel' anlamda rakibimiz olarak görülebilecek olan bir dergi hakkında, sektördeki bir diğer derginin yayımcısı sıfatıyla söylememin ayıp kaçacağı sözler olarak görülüp etik bulunmayabilir ama bana kalırsa asıl ayıp olanı, bu şahsın söze ve yazıya da vakti zamanında pervasızca dökmüş olduğu müthiş bir iddiayla ortaya çıkıp sonunda vardığı noktayı insanların gözünden kaçırma gayretkeşliğidir. Küçük'ten öncelikle, şu anda yegane işi olarak gözüken dergi yayımcılığı ve genel yayın yönetmenliği görevlerini layıkıyla yerine getirmesi, okurlarına verdiği sözü tutup ‘2 yıl içinde sadece 8 sayı çıkarabilmiş bir dergi yayımcısı' ayıbından kurtulması beklenir. Küçük, Andante'ye bayrak açarak kurduğu, son derece sınırlı sayıda okura ulaştırabildiği Opus dergisini önce doğru düzgün çıkarmayı öğrenmelidir. Ancak ondan sonra Andante'ye dönüp bize neyi nasıl yapacağımız konusunda önerilerde bulunabilir.
Yaşananları bugün değerlendirdiğimde, Kemal Küçük'ün şimdi içine düştüğü fevkalade güç durumu, onun illüzyonlar içinde yaşama alışkanlığına bağlıyorum. Ben yukarıda sunduğum mektuplaşmalarımızda kendisine büyük bir iyi niyetle başarılar ve yol açıklığı dilerken meğer o sırada maskelerinden birini kuşanan Küçük benim ve dergimin altını oyma hazırlıkları yapıyormuş! Kemal Küçük ilk büyük illüzyonunu, Andante'den ayrılma sürecinde yaşamış. Geniş bir yazar ve okur kitlesine sahip olan dergimizi, okurları uzaklaşmış, yazarları soğutulmuş, içeriği tükenmiş, herkesle kavgalı ve alakasız işlerle uğraşan megaloman (!) bir yayın yönetmeni tarafından başıboş bırakılmış bitik bir dergi olarak hayalinde canlandırmış. (Eleştirmen olarak dergide sadece kendisi vardı zaten, başka hiç kimse dergide onun eleştiri yeteneği ve birikimiyle zinhar boy ölçüşemezdi. Ayşe Öktem, Şefik Kahramankaptan, Ahmet Makal, Can Denizci, Ufuk Çakmak, Feyzi Erçin, Üstün Akmen, Ersin Antep, Serhan Bali... Hiçbirimiz onun eline su dökemezdik. Kimdi acaba megaloman?) Etrafında, onun bu illüzyonuna su taşıyan küçük bir cemaati vardı, onlar da Kemal Küçük'ü mütemadiyen Andante aleyhine dolduruyor, haydi aslanım yapabilirsin diyorlardı. Yarattığı bu illüzyonun içine Ankara'daki ilk yayımcısını da sokmayı becermiş belli ki. Onlar da kanmışlar Küçük'e. Küçük, dergisini kurduktan sonra Andante'yi eritecek ve tüm yazarları kısa sürede Opus'ta toplayacaktı sözde ama öyle olmadığı görüldü. Bir illüzyonu daha buhar olup uçmuştu.
Şimdilerde Donizetti Ödülleri üzerinden Andante'ye bir saldırı denemesine daha girişen Küçük'ün aynı türden bir illüzyon dönemine girdiğini düşünüyorum. Huylu huyundan vazgeçmez çünkü. Sosyalleşme olanağı sunan Facebook sayesinde eskisinden daha iyi kullandığı internet teknolojisinin de yardımıyla hezeyanlarını alkışlayan küçük de olsa bir kitle yaratabildiğini görüp cesaretlendi Küçük. Etrafında toplanan kitleye bakıyorum da hepsi öteden beri Andante ile sorunu olan kişiler. Ama bu dergiyle neden ve nasıl sorun yaşadıklarını sorsanız dişe dokunur en ufak bir açıklama getiremezler. Ama Küçük için bu kadarı da yeterli çünkü o, bu müthiş illüzyon yeteneğiyle küçücük kitleleri bile gözünde büyütebilecek bir hayal gücüne sahip olduğunu geçmişte kanıtladı. Şimdi de, ah bir umut, diyor Küçük...
Şimdi soruyorum. Andante dergisi ile yakın dönemde ciddi problemler yaşayıp ayrılmasını takip eden dönemde, geçmişte birlikte çalıştığı dostlarına ve emek verdiği dergisine mütemadiyen asılsız suçlamalarda bulunan bir şahsın Andante'nin çok büyük emeklerle yaşama geçirdiği bir organizasyona sudan bahanelerle saldırması normal karşılanabilir mi? Yukarıda pek çok kişilik özelliğini örnekleriyle sergilediğim bu insanın özellikle bana hitaben yazdığı ikinci mektubundaki canhıraş çabalarının arkasında Andante dergisini yıpratmak amacı yatmıyor mu? Ne mutlu bizlere ki, Andante Dergisi ve Donizetti Klasik Müzik Ödülleri artık Serhan Bali'nin kimliğinden bağımsızlaşıp bu ülkenin kültür sanat dünyasının önde gelen kurumsallaşmış yapıları arasındaki yerlerini almış bulunuyorlar. Ülkemizde iyi yapılan işlerin hep yanında duran o büyük çoğunluğun bugün de Andante'nin yanında yer aldığını gördüğümüz için mutluyuz. Çevresinde toplandıklarını gördüğüm o bir avuç kişiden de niyeti ayan beyan ortada olan bir muhterisin dezenformasyon çabalarına kanmamalarını bir kez daha rica ediyorum.
Saygılarımla,
Serhan Bali