HABER

Verda Erman ile son söyleşi

09.08.2014


Paylaş:

Piyanist Verda Erman geçtiğimiz günlerde aramızdan zamansızca ayrılmadan önce son söyleşisini Andante dergisi yazarı piyanist Güray Başol ile yapmıştı. Dergimizde geçen yıl kısaltarak yayımladığımız bu söyleşiyi şimdi eksiksiz haliyle sizlere sunuyoruz.


Piyanoya nasıl başladınız? Ailenizde müzisyen var mıydı? 

İstanbul'da doğdum, müzisyen bir aile içerisinde dünyaya geldiğimi söyleyebilirim. Annem güzel keman, teyzem ise piyano çalar ve birçok opera aryasını ezber söylerdi. Babam da müzik aşığı bir insandı. Ablam Leyla Altuna ise soprano olarak konservatuarda şan çalışmalarına devam etmekteydi. Daha sonra Viyana'da da müzik eğitimini sürdürmüş, konserler vermiş ve sonra uzun yıllar boyunca İstanbul Devlet Operası sanatçısı olarak görev yapmıştır. Ablamla geniş bir opera ve lied repertuarı çalıştığımı, operaların ve rollerin içeriğini bilmeden, anlayamadan müzikal açıdan hemen hemen ezber bildiğimi hatırlıyorum. Çok genç yaşımda başlayan bu eğitim benim için çok faydalı olmuştur. Ayrıca, evde devamlı müzik yapılır ve dinlenirdi. İki, üç yaşımda iken Arthur Rubinstein, Alfred Cortot gibi piyanistlerin plâklarını dikkatle dinlermişim. Bu kadar müzikli bir yaşam içerisinde benim müzik yeteneğim keşfedilmedi. Aksine, diğer aile fertleri gibi müzik yapmak istedim ve 3 yaşımda iken son derece sabırlı ve çok iyi bir öğretmen olan teyzem ile kendi isteğimle piyanoya başladım. Kısa bir süre sonra özel bir yeteneğim ve kolaylığım olduğu belirginleşti ve çalışmalarım çok çabuk ilerledi.  

İstanbul Konservatuarı'nda sevgili öğretmenim büyük pedagog Râna Erksan ile piyano ve aynı zamanda Madame Arzumanova ile bale çalışmaya başladım. Hemen her gün bu derslere katılırdım. Râna Erksan ile dersler neşe içerisinde geçerdi. Öğrencileriyle oyunlar oynar, dersleri iyi hazırlanmışsa, sürprizler, küçük hediyeler verirdi. Piyanonun temel kurallarını Râna Hanım'dan öğrendim. Madame Arzumanova ise müstesna bir sanatçıydı. Rus ihtilâlinden sonra Türkiye'ye göç etmiş ve Türk bir beyle evlenerek İstanbul'a yerleşmişti. Kendisi St. Petersburg'dan geliyordu ve büyük bir bale ekolüne mensuptu. Kendisi kelimenin tam manasıyla büyük bir artistti, hayatımda tanıdığım en disiplinli, dürüst, çalışkan insanlardan biriydi. Aynı zamanda, hassasiyeti ve açık kalpliliği hepimizi kendisine hayran bırakmıştı. Kendisiyle sekiz yıl boyunca bale çalıştım. Bu çalışmaların müzik kavramımı da büyük bir şekilde etkilediğine inanıyorum.   

Eniştem Sadun Altuna ve ikiz kardeşi Feridun Altuna da müziğe çok düşkün kişilerdi. Çocukluğumda beni çok etkileyen bir devre ise Feridun Altuna'dan aldığım Wagner eğitimi oldu. Kendisi büyük bir Wagner hayranıydı ve Bayreuth'te Wieland Wagner ile çalışmış ve asistanlarından biri olmayı başarmıştı. Daha sonra İstanbul Devlet Operası'nda da rejisörlük yapmıştı. Feridun Altuna ve ailesinin oturduğu Arnavutköy'deki köşkün büyük bir odası Wagner'e ayrılmıştı. Resimler, kitaplar, Wagner büstleri, dekor ve köstüm maketleri, plâklarla dolu bu odada devamlı Wagner dinlerdi. Onlara gittiğimizde bütün gün boyunca bana operaları dinletir, hikâyeleri anlatır, resimler gösterir, beni hayal dünyasına götürürdü. Bu sayede ben de bir Wagner hayranı oldum. 

Daha sonra konservatuvarda Prof. Ferdi Ştatzer ile çalışmaya başladım. Bilindiği gibi Prof. Ştatzer İstanbul'da çok aranan bir piyano hocasıydı ve Viyana ekolünden aldığı tüm birikimlerle de büyük bir pedagogdu. Kendisi bana sadece müziği, piyanoyu öğretmedi. Kendisi son derece kültürlü, hayatı ve insanları değişik yönleriyle çok iyi tanıyan bir kişiydi. Bana müzik dışında pek çok şeyler öğretti, sahnede kendini kontrol etmenin, tevazünün ve çok çalışarak devamlı gelişmenin iyi bir icracı olmak için başlıca şartlar olduğunu söylerdi. "Öğrenmenin sonu yoktur" derdi. Ferdi Bey belki görünüşte biraz "sert" bir insandı, bütün öğrencileri ondan çok korkardı, bunun yanı sıra son derece hassas ve çok yönlü bir şahsiyeti vardı. Ferdi Bey'in hayat felsefesini seneler geçtikçe, daha da iyi anladım. Kendisine çok minnettarım.  

10-11 yaşlarıma geldiğimde müzik benim için doğal bir aktiviteye dönüşmüştü. Bazen başka bir eve gittiğimizde "neden onlarda piyano yok? Bir şey çalmıyorlar mı? Şarkı söylemiyorlar mı?" diye sorular sorarmışım. Zaten ilk olarak notaları sonra okuma-yazmayı öğrenmişim. İlkokula başladığım zaman, konservatuvarda ikinci yılımı tamamlamıştım. Annem her hafta okuldan izin alır, beni Saray Sineması'ndaki konserlere ve genel provalarına götürürdü. O devrin meşhur emprezaryosu Mösyö Franko'nun düzenlediği bu konserlerde dünyanın en büyük solistlerini dinlemek mümkündü. Cemal Reşit Rey yönetimindeki İstanbul Şehir Orkestrası (bugünkü İDSO) bu ünlü sanatçılara eşlik ederdi Walter Gieseking, Wilhelm Kempf, José Iturbi, Devy Erlich, Jeanne-Marie Darré, Pierre Fournier, Paul Tortelier, Nathan Milstein bunlardan birkaçıydı. İstanbul'da birkaç gün kalan bu solistlerin çoğu ile tanışma imkânımız olurdu. Bazıları beni dinlemiş ve muhakkak eğitimime devam etmemi tavsiye etmişlerdi, Samson François, Monique de la Bruchollerie, Nicole Henriot, Lazare Lévy (ki sonradan Pariste hocam oldu) gibi. 

İlk konserinizi hatırlıyor musunuz? 

5-6 yaşlarımdan itibaren katılmış olduğum öğrenci konserleri dışında, ilk konserimi 9 yaşımdayken İstanbul'da Saray Sineması'nda verdim. Birinci yarıda resital, ikinci yarıda ise Filarmoni Oda Orkestrası eşliğinde ve Ferdi Ştatzer'in yönetiminde Carl Ditters von Dittersdorf'un piyano konçertosunu icra etmiştim. 

Paris'teki ilk yıllarınızda kimlerle çalıştınız?  

Paris'teki ilk öğretmenim Lucette Descaves'a beni Ulvi Cemal Erkin götürmüştü. O gün son derece heyecanlıydım. "Ya beni beğenmezse?' diyordum. Ulvi Bey ise "Seni beğenmezse kıyameti koparırım, zaten Paris'te başka hocalar da var" deyip kapıyı çalmıştı. Madame Descaves çok güler yüzlüydü, kendisine hemen sempati duydum. Evine girerken ilk fark ettiğim şey duvarlardaki Picasso, Utrillo, Modigliani, Derain, Vlaminck gibi ressamların ilginç tablolarıydı. Bu ressamların bazıları da Mme.Descaves'in genç kızken portresini çizmişlerdi. Babası, gençliğinde yaşıtı olan ve o zaman pek tanınmayan bu ressamların tablolarını onlara yardım amacıyla almış ve sonradan arkadaş olmuşlardı. Madame Descaves ile görüşmemiz çok güzel geçmişti. Bana büyük ilgi göstermesi beni çok sevindirmişti. Kendisiyle ve asistanı ve aynı zamanda Alfred Cortot'nun bir öğrencisi olan Madame Louise Clavius-Marius ile çalışmak üzere bir program yapmıştı.  

1957-1958 ders yılında solfej sınıfından birincilik madalyası ile mezun olduktan sonra, 1958 Eylül ayında Paris Yüksek Millî Konservatuarının piyano sınavını kazandım. Sınav çok başarılı geçti ve yüksek bir notla kabul edildim. 1959 Haziran ayında ise 14 yaşımda iken birincilik ödülü alarak yüksek piyano bölümünden mezun oldum. Bu başarıyla Paris Yüksek Millî Konservatuarı mezunlar listesinde o yaşta piyano bölümünden mezun olan bir kaç piyanistten biri oldum. Sonra, Konservatuarda üç sene boyunca oda müziği, armoni, müzik tarihi, deşifraj derslerine devam ettim ve diplomalar aldım. Piyanoya ise özel olarak Madame Descaves ve onun hocası 
Marguerite Long ile devam ettim. Daha sonra "Marguerite Long Piyano Akademisinde" kendisiyle çalıştım ve iki yıl sonra o müesseseden de birincilikle mezun oldum. Madame Descaves çağdaş müziğe çok düşkündü, bestecilerle de iyi arkadaştı. Francis Poulenc, Henri Dutilleux, André Jolivet gibi birçok bestecinin eserlerinin ilk çalışını gençliğinde gerçekleştirmişti.  

Marguerite Long ise Ravel, Debussy, ve Fauré'nin öğrencisi olduğundan, bu bestecilerin birçok eserlerini ilk olarak kendisi çalmıştı. Onun dünyası "empresyonist" dediğimiz devirdi, devamlı olarak bu büyük bestecileri anlatır, onlarla olan hâtıralarıyla yaşardı. Edebiyata da çok ilgi gösterirdi, Marcel Proust'u iyi tanımıştı ve ona hayrandı. Zaten evi de Proust'un evine benzerdi. Marguerite Long piyano derslerinden ziyade "stil" ve "atmosfer" dersi verirdi diyebilirim. Her şey renk, zarafet ve incelik arayışı içerisinde geçerdi. Kendisi bambaşka bir dünyada yaşıyordu.   

Daha sonra, çok sevdiğim başka bir hoca da Lazare Lévy idi. Çok büyük bir piyanist ve çok iyi bir insandı, altın kalpliydi. İkinci Dünya Savaşı'nda büyük acılar yaşamış ve oğlunu kaybetmişti. Çok büyük bir kariyer yapmıştı fakat Mme. Long'un aksine kendinden hiç bahsetmezdi. Müziğe yaklaşımı Marguerite Long'un yaklaşımından çok farklıydı. Onun için her şey izafiydi, "Müzik en başta mutluluk kaynağı ve umut ışığı olmalıdır" derdi. Genç yaşıma rağmen M.Long ve L.Lévy ile çalışabilmek bir şanstı, aslında aramızda 70 yıldan fazla bir yaş farkımız vardı.  

Daha sonra Londra'da Peter Feuchtwaenger,  Cenevre' de Prof.Louis Hiltbrandt (Dinu Lipatti'nin asistanı) ve Paris ve Buenos Aires'de Bruno Leonardo Gelber gibi başka ünlü piyanist ve hocalarla da çalışma fırsatım oldu.  

Paris Konservatuarı'nda ve kültürel hayatı zengin bir şehirde küçük yaşta eğitim görmenin artıları veya eksilerini nasıl değerlendirirsiniz? O dönemden aklınıza ilk gelen anılarınız nelerdir?  

Küçük yaşta Paris'e geldiğimde ilk olarak yabancılık çekmiştim, şehri ilk gördüğümde pek sevmemiştim, hava soğuk ve karanlıktı, insanlar çok çabuk hareket edip, çok hızlı konuşuyorlardı. Fakat kısa bir süre sonra alıştım ve bu müstesna şehrin güzelliklerini keşfetmeye başladım. Fransızcam da çabuk ilerliyordu ve iyi arkadaşlarım oldu. Paris gibi kültürel hayatı çok zengin bir şehirde eğitim görmenin büyük bir şans olduğu kanısındayım.  

Long-Thibaud Yarışmasına katılmaya nasıl karar verdiniz? 

Madame Long kendi kurmuş olduğu Uluslararası Marguerite Long-Jacques Thibaud Yarışması'na katılmam için çok ısrar etmişti. Böylelikle ilk uluslar arası yarışma ödülümü 18 yaşıma basmadan kazanmış oldum. Théâtre des Champs Elysées'de gerçekleşen bir gala gecesinde Kültür Bakanı André Malraux, onur konuğu Maria Callas ve Emil Gilels gibi müzik dünyasının büyük simalarının huzurlarında, « Paris Şehri Ödülünü » almak en güzel hâtıralarım arasındadır.    

Bu yarışmada aldığınız derece ile kariyerinizin başladığını söyleyebilir miyiz? Sizce yarışmaların solist olma yolundaki önemi nedir?  

Bu ödülün ardından Théâtre des Champs Elysées, Palais de Chaillot ve Salle Gaveau gibi mekânlarda ve Fransa'nın değişik şehirlerinde konserler vermem mümkün oldu. Daha evvel Napoli - Alfredo Casella yarışmasında da bir ödül almıştım ve özellikle Türkiye'de konserler vermeye başlamıştım. İlk olarak Ankara, İstanbul ve İzmir'de resitaller verdim, ardından orkestra ile konserler başladı. İlk orkestra konserim Otto Matzerath yönetimdeki CSO orkestrasıyla Devlet Konser Salonu'nda gerçekleşti. CSO'nun solisti olmamda Mükerrem Berk'in yardımlarını unutamam. Rachmaninoff'un iki numaralı do minör piyano konçertosunu çaldım. Bu konçerto benim çok uğurlu saydığım bir eserdir, ilk çaldığım konçertodur, nitekim Paris'te de ilk olarak konservatuvar orkestrasıyla bu eseri icra etmiştim. 1974 yılında Güney Amerika da bir turne sırasında Santiago de Chile ve Valparaiso ‘da yine bu eser programdaydı. Şili asıllı eşim René Zapata ile bu konserler sırasında tanıştım, meğer onun da en sevdiği eserlerden biriymiş. 60lı yıllarda konser faaliyetlerim hızla gelişti, bir yandan da uluslararası yarışmalara katılıyordum, Long Yarışmasından sonra Montreal'da ikincilik ödülünü kazandım. Bu arada emprezaryom Ömer Umar'ın ilgi ve organizasyonları çok yardımcı oldu. Ömer Umar'a da çok şeyler borçluyum. Ayrıca, Kültür Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nın sanat hayatıma destekleri büyük olmuştur.                  

Yarışmalara katılmanın genç piyanistler için her bakımdan faydalı bir basamak olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte, kariyer yapmak için yarışmalara katılmak ve kazanmak bence yegâne şart değildir, zira bu mesleği sürdürebilmek birçok unsurun birleşmesine bağlıdır. Ancak, bir yarışmada ödül almak daha çok konser teklifleri almayı kolaylaştırdığını söyleyebilirim.  

Eser çalışırken hangi çalışma yöntemlerini uygularsınız? 

Yeni bir eseri çalışırken en başta eserin mimarisini, yapısını piyanosuz okuyarak anlamaya çalışırım. Sonra piyanoda yavaş yavaş okumaya başlarım. Bana en zor gözüken kısımları değişik teknik yöntemlerim ile ayrı ayrı çalışırım, fakat müziği düşünmek ve eseri müzikal açıdan ön planda tutmak çok önemlidir. En büyük zorluk ise bestecinin yazdığını ilâveler yapmadan yazılış şekline ve stiline sadık kalarak icra edebilmektir. Genelde eserleri bütünüyle pek çalmam, değişik kısımlar hazır olunca birleştiririm. Ancak, bu bir montaj değildir. Gerçek çalışma bundan sonra başlıyor diyebilirim, zira bir icracının besteciye olan saygı ve hayranlığı ne derece büyük olursa olsun kendine düşen pay tabi ki çok önemli ve anlatılması hemen hemen imkânsız bir olaydır. Şöyle ki icracı bir yerde çalmakta olduğu eseri, kendinde gereken kuvveti bularak tekrar canlandırmak ve o anda yaratmak durumundadır. Bu da her sanatçının değişik olan kendi iç dünyasına, hassasiyetine, zevkine, hislerine, birikimlerine ve karakterine bağlı olan bir şeydir. Tabi ki bütün bunlar büyük bir zihnî kontrol ve araştırma içerisinde gerçekleşebilmelidir. Kısaca, icracılık dediğimiz olay sadece yazılı olanı çok iyi « tercüme etmekle » bitmemeli ve her besteciye göre değişmelidir.  

Hangi piyanistleri dinlemeyi tercih ediyorsunuz? Örnek aldığınız icracılar var mı?  

Tabi ki çok sevdiğim ve örnek aldığım piyanistler var, fakat aralarında tercih yapmam çok zor, zira her birinin şahsiyeti ayrı. Meselâ Maurizio Pollini'nin icraları referans aldığım piyanistler arasındadır. Uzun kariyeri boyunca bestecilere olan saygısı, abartısız icrasının derinliği, 'egosantrik' olmayışı, sahnedeki mütevazi ve çok asil tavrı beni her zaman çok etkilemiştir. Son zamanlarda günümüz piyanistlerinden Radu Lupu, Nikolai Luganski, Arcadi Volodos, Daniel Barenboim'un güzel konserlerini dinledim. Referans açısından eski kuşağın büyük piyanistlerini dinlemek de çok önemli özellikle canlı konser kayıtları, örneğin Salomon, Hofmann, Rachmaninoff, Cortot, Lipatti, Backhaus, Richter, Gilels, Kempf, Haskil, Rubinstein, Brendel, Arrau, Michelangeli gibi. Zaten bazılarını konserde dinleme şansım oldu, Horowitz'in otuz yıl önce ABD'de dinlediğim olağanüstü bir resitali ise hâlâ kulaklarımda diyebilirim. Aslında senfonik müzik ve opera dinlemeyi tercih ediyorum. Bilhassa opera ve lied dinlemek bence çok mühimdir. Jonas Kaufmann, Nina Stemme, Waltraud Meier, Klaus Florian Voigt gibi daha pek çok büyük opera sanatçılarını dinleyerek çok şeyler öğrendiğimi düşünüyorum. Ayrıca, eşim ve kızlarımız Yasemin ve Sesil ile hep birlikte opera ve bale seyretmeyi ve dinlemeyi ve daha sonra, bazen saatlerce, gördüğümüz temsiller hakkında konuşup eleştiri yapmayı çok seviyoruz.    

Kariyerinizde oda müziği yerini nasıl değerlendirirsiniz?  

İyi bir müzisyen olmak için oda müziği yapmak bence şart ve apayrı bir mutluluk. Türkiye'de çok değerli sanatçılarımızla birlikte konser verme imkânım oldu. Yurtdışında da değişik partnerler ile oda müziği faaliyetlerimi fırsat buldukça gerçekleştiriyorum. Ayrıca çok genç yaşımda André Navarra, Reine Flachot, Ayla Erduran, Suna Kan, Vladimir Orloff gibi büyük sanatçılarla konser vermek bana oda müziğini herhalde daha da çok sevdirdi.  

Konser günü kendinizi konsere nasıl hazırlarsınız?  

Konser günü, fazla yorulmamaya dikkat eder, normal şekilde hareket ederim. Mutlak surette bir iki saat piyano çalışırım. Yapılması gerektiğine inanmama rağmen sabah orkestra provası yapmayı pek sevmem. Konserden bir kaç saat evvel yapılan provalar da genelde çok iyi sonuç veriyor. Konser saati yaklaştıkça kendimi büyük bir konsantrasyon ile hazırlar, başka hiç bir şey düşünmemeye gayret ederim.  

Hangi ülkelerde çaldınız? Konserler sebebiyle sürekli seyahat ettiğiniz oluyor mu?  

Birçok ülkede resital ve orkestra eşliğinde konserler verdim: Fransa, İngiltere, ABD, Almanya, İsviçre, İtalya, İspanya, Kanada, Rusya, Estonya, Litvanya, Letonya, Japonya, Avusturya, Norveç, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Romanya, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Sırbistan, Endonezya, Makedonya, Brezilya, Şili, Arjantin, İran, Hindistan, Tayland, Lübnan, Ürdün, Kenya, Habeşistan. ABD'de ise Lincoln Center, Kennedy Center, Philipps Gallery, Severance Hall, Isabella Stewart Museum gibi konser salonlarında ve New York, Washington D.C., Boston, Cleveland, New Orleans, Minneapolis, Phoenix, Charleston, Dallas, Seattle ve birçok şehirde yüzden fazla resital ve konserler verdim. Bazı devrelerde doğal olarak uzun ve yoğun seyahatlerim oluyor, fakat bu seneden seneye değişebiliyor. Zira havalimanları, uçaklar ve tren istasyonları ile aram pekiyi değil.                   

Ulvi Cemal Erkin'in müziğiyle tanışmanız ve sonrasında tüm eserlerini kayda alması sürecini bizimle paylaşır mısınız? 

'Konçertant Senfoni'yi Ulvi Bey'le uzun zaman çalışmıştık ve ilk çalışını da CSO eşliğinde ve G.E.Lessing yönetiminde Ankara'da gerçekleştirmiştim. Kayıtlar Macaristan'da Hikmet Şimşek yönetimindeki Budapeşte Filarmoni Orkestrası eşliğinde yapıldı. Ulvi Cemal Erkin'i çocukluğumda tanıdım, bana göstermiş olduğu ilgi ve yakınlığı hiç unutmuyorum. Üstün yetenekli çocuklar yasasından faydalanarak müzik eğitimime devam edebilmemde o zamanki Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Cevat Memduh Altar'la birlikte Sayın Ulvi Cemal Erkin'in rolü çok büyüktür, kendilerine çok şeyler borçluyum. Ulvi Bey ve Sayın Eşi Ferhunde Hanım da benim için daima örnek ve ilham kaynağı olmuşlardır. Müzik dünyamızın bu çok büyük iki simasına olan sevgi ve hayranlığımı burada bir kez daha tekrarlamak isterim.  

Başka hangi eserleri kaydettiniz?  

Brahms, Schubert, Berg, Haydn, Chopin, Beethoven ve Debussy'nin eserlerinden oluşan plâk ve kayıtlar yaptım. Bir konserde yaşananlar, salondaki atmosfer, dinleyiciyle çoğu zaman kurulabilen o güzel iletişim, tekrar geri gelmeyecek olan ve daima hatırınızda kalabilecek bazı anlar, sadece o zaman gerçekleşen bir olaydır. Onun için plâkları konserlerle kıyaslayamıyorum.          

Aklınızda önemli bir hatıra bırakan konserleriniz oldu mu?  

Paris'te Théâtre des Champs-Elysées de orkestra eşliğindeki Saint-Saëns'ın ikinci konçertosunu çaldığım ilk konserimi ve New York'ta, Lincoln Center'de verdiğim ilk resitalimdeki heyecanımı unutamıyorum. Bu resital Levintritt yarışmasından bir hafta sonraydı ve salon tümüyle doluydu. Beni çok etkileyen başka konserler arasında, Bonn'da Beethoven'in doğduğu evin bitişiğinde bulunan konser salonundaki resitalimde bestecinin eserlerini çalarken, büyük pencerelerden gözüken ışıklandırılmış kocaman heykelini ara sıra gördükçe tarif edilmez bir an yaşadım. Aynı şeyleri büyük konser salonu Beethoven Halle'de orkestra eşliğinde Beethoven'in üçüncü konçertosunu çalarken hissetmiştim. 

Katılmış olduğum değişik festivallerden de güzel hatıralarım var. Örneğin çok değerli orkestra şefimiz Rengim Gökmen ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde Tchaikovski'nin si bemol minör konçertosunu icra ettiğim 1987 İstanbul Festivalinin açılış gecesindeki sıcak ve güzel ortam... 

İlginç anılarım çok var ancak hepsini anlatmam mümkün değil. Birkaçını sıralamak gerekirse, on beş yaşımda iken Ankara Devlet Konser Salonunda ilk resitalimi veriyordum. Sayın İsmet İnönü ve Mevhibe Hanımefendi konseri şereflendirmişler ve her zamanki koltuklarında yer almışlardı. Konser çok güzel geçiyordu, ancak programda sıra Chopin'in si bemol minör Op.35 Sonatına gelince, üçüncü ve dördüncü kısımların arasında İsmet Paşa dinleme cihazının iyi ayarlanmadığını fark etmeden eşine dönerek "Acaba bu yaştaki bir çocuğa "ölüm sonatını' çalmayı kim tavsiye etti? Olacak şey değil!" demişti. İsmet Paşa'nın söylediklerini ben dahil bütün salon duyunca büyük bir sessizlik olmuştu. Ben ise bir an ne yapacağımı şaşırmış ve sonra hiç bir şey olmamış son bölümü çalarak sonatı bitirdim.  

Başka ilginç bir anım 17 yaşlarımdayken o devirdeki Cumhurbaşkanımız Sayın Cevdet Sunay'ın İran'a yaptıkları resmî ziyaret çerçevesinde bir resital vermiştim. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî ve İmparatoriçe Farah Diba'nın huzurlarında mum ışıklarıyla aydınlatılmış muhteşem salonda verdiğim resitali hiç unutmadım. Saray'daki aynalı kapılara yansıyan ve son derece şık davetlilerin inanılmaz bir pırıltı saçan mücevherleri ise çalarken hakikaten gözlerimi kamaştırmış ve başımı döndürmüştü. Şah ve İmparatoriçe büyük bir sadelikle beni tebrik etmişler, çalışmalarım ve hayatımla ilgili sualler sormuşlardı.  

Yeni Delhi'de verdiğim bir resitalin provası sırasında, tesadüfen emprezaryosu ile o konser salonunda bulunup, beni bir süre dinleyen ve tebrik eden ünlü sitar ustası Ravi Shankar daha sonra kim olduğumu ve nereden geldiğimi sormuştu. Birkaç gün sonra beni muhteşem gül bahçeleri ile çevrili evinde verdiği özel bir konsere davet etti. Yerde oturarak dinlenen ve en az 4 saat süren ve aralarda devamlı ikramlar yapılan bu çok ilginç ve güzel konseri hiç unutmadım. Dolayısıyla fırsat buldukça, bazen klasik Hint müziği konserleri dinlemek beni çok dinlendiriyor ve bambaşka bir dünyaya götürüyor.     

Müziğe yönelmenizde Dany Kaye'in etkisi oldu mu?  

Müziğe yönelmemde Danny Kaye'in direkt bir etkisi olmadı. Onunla karşılaştığım devirde Konservatuvar öğrencisiydim ve müziği ön planda tutmaya zaten karar vermiştim. Bununla birlikte klasik müziği çok seven ve iyi tanıyan Danny Kaye'in müziği meslek edinmemi ve bu yönde yılmadan çalışmamı ısrarla tavsiye etmesi bana cesaret vermişti. Paris'e gitmeden evvel, Danny Kaye ile Ankara'da karşılaşmıştım. Danny Kaye UNICEF'in Opera'da yapılacak olan bir galası için özel olarak Los Angeles'ten gelmişti. Bir başka konuk ta ünlü trompetçi jazz ustası Dizzie Gillespie idi. Her ikisiyle Sevda ve Cenap And'ın evlerinde verdikleri bir dâvette tanışmış ve benden bir kaç parça çalmamı istemişlerdi, hattâ Gillespie'nin piyanisti de benimle piyanoda doğaçlamalar yapmış, sonunda ise hemen ismimle hitap edip bana " Verda, you are a genius!" demişti. Doğru olmasa da hoşa giden bir şey, o yaşta bile. Ayrıca ilk defa büyük bir caz piyanistini bu kadar yakından dinliyordum ve parmaklarının çevikliğine inanamıyordum. Bu insanlara hayran kalmıştım, o derece güler yüzlü, samimî ve rahat hareketleri olan bu tip sanatçılar ile ilk defa karşılaşıyordum. Danny Kaye bana UNICEF'in bir kaç gün sonra gerçekleşecek galasına kısa bir resitalle katılmamı söylemişti. Gala gecesi Opera salonu son derece resmî ve önemli davetlilerle doluydu. Ben Bach ve Chopin'den bir kaç eser çaldıktan sonra Danny Kaye sahneye çıkıp beni tebrik etmiş, sualler sormuş ve sonra güzel bir dans orkestrası eşliğinde dansa davet etmişti. Bu olayı hiç beklemiyordum ve o dansları hiç bilmiyordum, nitekim sahneden kaçtım. Hemen gelip beni sahne arkasında ikna ederek tekrar geri getirmişti. En sonunda ise, uzun süren bir "selâm gösterisi" ile numaramız "Hollywoodvâri" bir şekilde sona ermişti. Salonda alkışlar bitmek bilmiyordu. Zaten Danny Kaye o sıralarda komikliği ile çok meşhur bir sinema yıldızıydı. İlk salon danslarımı da Danny Kaye ile birlikte Ankara'da Opera sahnesinde gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim.  

Türkiye'de düzenlenen yarışmalarda pek çok kez jüri üyesi olarak bulundunuz. Türkiye'deki genç piyanistlerin çalış kalitelerini sizin döneme göre nasıl buluyorsunuz?  

Bu son yıllarda ülkemizde dinlediğim yarışmacılar genellikle bende çok olumlu bir intiba yarattı. Çok genç ve çok yetenekli olan bu sanatçıların değişik müzikal şahsiyetleri şimdiden belli oluyor. Gelecek yıllarda, yeni kuşak piyanistlerimizin çok güzel konserlerini dinleyeceğimizden hiç şüphem yok. Onları daha iyi tanıyabilmemiz için orkestralarımızın ve konser salonlarımızın öncü olacaklarını ümit ediyorum.  

Sizce bir icracının rolü sahnede nasıl olmalıdır? Solist olma yolunda ilerleyen gençlere önerileriniz nelerdir?  

Bir solistin en başta kendi şahsiyetini muhafaza etmesi, başkalarına özenmeden kendi  'imzasını atabilmesi" şarttır. Bunun yanı sıra, dinleyiciyle iyi bir iletişim kurabilmek ve mesleğindeki "dürüstlük" çok mühim unsurlar, ayrıca çalış tarzlarına ve kendilerine uyan programlar seçmek önemlidir. Bir eseri çok seversiniz fakat size yakışmayabilir. Sabırlı ve alçakgönüllü olmak ve bu güzel meslekte bazen kaçınılmaz olan stresli durumlara da kendini alıştırmak önemlidir. Sahneye çıkarken, hocam Lazare Levy'nin dediği gibi "kendin ol ve yaptığın iş seni mutlu etsin".

Bu söyleşinin kısa versiyonu Andante dergisinin Mart 2013 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Fotolar:

1.Portre

2.Ferdi Statzer ile 1955 yılında

3.Salle Gaveau'da Resital, Paris

4.Soldan sağa: Cevat Memduh Altar, Danny Kaye, Verda Erman. Ayakta sağda Dizzy Gillespie

5.Mme. Descaves'in sınıfının ilk öğrenci konseri, 1958, Paris. Arka planda Marguerite Long ve Lucette Descaves, sağda besteci Tony Aubin.  

6.Dizzy Gillespie ile Ankara'da

YORUMLAR


Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1 Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20