HABER

İbrahim Yazıcı Verda Erman Hakkında Andante'ye Yazdı

28.01.2015


Paylaş:

Hayat ne tuhaf... Şu an Verda Erman'la ilgili bir yazıyı onun kaybından ötürü kaleme aldığıma hala inanamıyorum. Pekala, aldığı bir ödül için, ya kapağında yer aldığı bir dergide onunla ilgili yazılara ayrılmış bir kısım için yazıyor olabilirdim bu yazıyı. Ama... aması yok işte…


Verda Erman. Bu ismi çok işitmiştim, eşsiz bir piyanist olduğunu duymuştum ancak canlı dinlemek henüz nasip olamamış. Nihayet kendisini görme şansım oluyor. TRT'nin TRT olduğu yıllarda bir akşamüstü “Minik Konser” başlığı altında seslendirdiği Schubert Mi Bemol Majör ve La Bemol Majör empromptüleri ve Ulvi Cemal Erkin'in Beş Damlasıyla evimize misafir oluyor. Misafir ne demek efendim, evin bir ferdi adeta! Neden diye soracak olursanız anlatayım. Tam anlamıyla bir müzik tutkunuyum, daha konservatuarda bile değilim sanırım. Video oynatıcının içinde daima boş kaset var. Televizyonda bir konser çıkınca kayıt düğmesine basılıyor hemen. İşte Verda Erman da böylece bizim evde kasedi döne döne izlenilen, izlenmekten aşınan ama buna rağmen bir şeyler kaparım umuduyla tekrar tekrar izlenen sanatçılar kervanına katılıyor. Hala gözümün önünde: saçlar sıkı bir İspanyol topuzu. Kulaklarında Süryani işi olduğunu sandığım çok şık küpeler. Dekoltesini son derece zarif bir şekilde ortaya koyan sade, siyah bir tuvalet. Sağ el 4. parmağında pırlanta-safir bir mekik yüzük. Ama hiçbirisi onun tuşesindeki emsalsiz ışıltıyı gölgeleyemiyor. Adını koyamadığım bir şey var çalışında... Yıllar geçince öğreniyorum, “Touché perlé” dermiş buna Fransızlar, yani “İnci Dokunuşu”. Daha iyi hiçbir şekilde anlatılamazdı zaten. Aradan biraz zaman geçiyor. Bu kez Schubert'in demir leblebisi “Wanderer Fantasie” adlı eseriyle aynı şekilde TV'ye, oradan da video kasedine yerleşiyor Verda Erman. Artık konservatuarda ilk yılım, piyanoya başlamışım ama Verda Erman'ın çalışa pek aklım ermiyor. Hani izleyen herkesin “ne var canım bunda, ben de çalarım” diyeceği kadar kolaylık ve durulukla çalıyor. Onun gibi nasıl çalınır fikri kafamı iyiden iyiye meşgul etmekte. 


1988 yılı baharı. Ankara Müzik Festivali konserlerini öğrenci bütçemiz elverdiğince takip ediyoruz. Değerli keman sanatçımız Suna Kan yıllardır birlikte çaldığı rahmetli Gülay Uğurata ile resital yapacak. Ancak son dakikada öğreniyoruz ki Gülay Hanım rahatsızlığı sebebiyle konserde çalamayacak, yerine Verda Erman çalıyor. Konserden bir iki gün önce okulumuz keman hocalarından Prof. Leda Cenaz beni çağırtıyor. “Konserde Verda hanıma sayfa çevirir misin?” diye soruyor. ( o koca okulda neden beni çağırdığını kendi kendinize sorduğunuzu duyar gibiyim, söyleyeyim: ilk yılım olmasına karşın önüme gelene eşlik yapmakta olup ayrıca okulumuzun en kıdemli eşlikçisi Margit Olah'ın da gözde sayfa çeviricisiyim). Çevirmez olur muyum hiç, yakından göreceğim nasıl çaldığını Verda Erman'ın. Konser günü siyah takım elbisemi giyip gidiyorum CSO salonuna. Verda hanım tüm zarafeti ile karşılıyor beni, görseniz karşısında tıfıl bir öğrenci değil de sanki bir meslektaşı var sanırsınız. Zaten o sırada çalışıyor, fırsat bu fırsat ben de hem sayfa çevirme temrini yapıyorum, bir yandan da nasıl çaldığını gözlemliyorum. Hafif bir çekingenlik de yok değil hani ya iyi çeviremezsem diye, repertuvar gayet ağır: Mozart Si bemol Majör Sonat, Beethoven İlkbahar Sonatı, C.Franck Sonat. Çalışırken bakıyorum ki Verda Hanım zaten ezber çalıyor, yani nota orda ama belki koca sayfada bir kez dönüp bakıyor. Neyse şükür konserde çalış konforunu bozacak bir şey yapmıyorum. Hatta kısa bir süre sonra TRT bu konseri yayınlıyor. Tabi ki hemen kaydediyorum, benim için paha biçilemez bir anı.


Verda Erman'ın sonraki tüm konserlerine gidip imza almak ve sohbet etmek benim için vazgeçilmez bir hal alıyor. Bir konserinden 
sonra bitmek bilmez alkışlarımızı hiç kırmayıp 3 bis parçası seslendiriyor. Bach mi majör keman partitasının Saint Saëns aranjmanı, Scriabin Etüd ve Rachmaninov Prelüd. Bach çok ilgimi çekiyor, ama notasının bulunma ihtimali en azından Türkiye'de yok. Çok beğendiğimi anlayınca “ ben size yollarım” diyor. Hakikaten birkaç hafta sonra bakıyorum posta kutumuzda büyük bir zarf, o akşam seslendirdiği tüm bis parçalarının kendi çaldığı notaların fotokopisi, üzeri onun notları ile dolu. Ve bir kart, tam o sıralarda olan doğum günümü de kutluyor. Yeri gelmişken söyleyeyim ilk sohbetimizde o yaşta işte merak ediyorum burcunu, “yay burcuyum” diyor.” Aaaa” diyorum, “benimki de, hangi gün sizin?” “19 Aralık” cevabını alıyorum. “Benimki de 18 Aralık.” Beethoven da 16 Aralık, eh ben de belki Aralık ve yay burcu kontenjanından bir şeyler olurum bir gün diyorum kendi kendime... (Yıllar sonra doğum günlerimize denk gelen bir tarihte bir konser için Ankara'daydı ve büyük bir zarafetle burcumuzun şanslı rengi mor menekşe taşlı bir kol düğmesi armağan etmişti bana, hala özellikle de piyano çaldığım konserlerimdeki şanslı kol düğmem olarak takarım).


1991 yılında bir resital vermek üzere Ankara'ya geliyor Verda Erman. Program çok çekici: İlk yarı iki tane Beethoven sonat var, Op. 2 No.3 ve Pathètique Sonat. İkinci yarı ise Chopin dört Ballad birden. Artık korsan kayıtçılığı meslek edinmişim, gittiğim konserleri TRT'nin yayınlamasını beklemiyorum. Walkman'im cebimde, basıyorum düğmesine dünyalar benim oluyor. Gerçekten muhteşem bir konser dinliyoruz. Bu arada salonda geçtiğimiz ay kaybettiğimiz çok değerli hocam Nimet Karatekin ve onun da hocası Ferhunde Erkin var. Dinleyici ağır yani. Konserin sonunda da kokteyl var. Tebrik için Verda Erman'ın yanına gidiyorum. Her zamanki gibi samimi ve kibar. Kendimde bir cesaret bulup “ben de şu sıralar bir numaralı balladı çalışıyorum, size çalabilir miyim” diye soruyorum. Şanslıyım ki ertesi gün hala Ankara'da, “tabi ki de, zevkle”, diyor. “Ancak tek bir şartla: hocanızdan izin alın, çünkü bazı hocalar sorun yaratabiliyor maalesef” diye de ekliyor. Ben bir koşu hocanın yanına uçuyorum. Nimet hocamdan aldığım cevap: “Ah evladım, dinler mi ki, çok büyük piyanist, mahcup olmasak bari... , tamam, peki, tek şartla izin veriyorum, sana ne öğretirse sen de gelip bana öğreteceksin, olur mu?”. 70 yaşındaki hocaların hocasının cevabı öğrencilerini kat-i surette kimselere dinletmeyen yeni yetmelere ders niteliğinde. Hemen koşup Verda hanıma hocamın iznini iletiyorum. Kokteyl çok kalabalık, ama yavaş yavaş Verda hanım Ferhunde Erkin ve Nimet Hoca'nın olduğu yere doğru geliyor. Ferhunde hanım Verda hanımı içtenlikle tebrik ediyor, arkasından Nimet Hocam da “ Efendim naçizane ben de sizi tebrik etmek isterim” diye geveliyor. O sırada hemen yanımızda bulunan Ferhunde Hanım o incecik sesiyle araya giriyor: “ Hah, o senden de benden de çok bilir ama çalmadı işte çalmadı” diye okuldan mezun eder etmez evlenip çocuk sahibi olduğundan adına çıkan Paris bursunu reddeden ve önünde uzanan harika bir kariyere rağbet etmeyen öğrencisini 70 yaşına gelmiş olsa da azarlayıveriyor. Hocalık böyle bir şey işte...


Ertesi gün Verda Erman'ı Bulvar Palas otelinden alıyorum, birlikte CSO ya gidiyoruz. Akşam saat 8’den 12’ye kadar çalışıyoruz. Müzikle uğraşanlar bilirler, doğal kabiliyeti sayesinde kolaylıkla çalanlar genelde bunları nasıl yaptıklarını bilmediklerinden öğrencilere aktarmakta zorlanırlar, hatta çoklukla bu nedenle ders vermezler. Ama Verda Erman bu konuda tek kelimeyle bir istisna. Saatler boyunca büyük bir sabırla dinliyor ve öğretiyor. Kendisinin nasıl çalıştığını, eseri sıfırdan nasıl çıkardığını bile gösteriyor. Daha ne isteyebilirim ki? Saat çok geç olduğundan kendisine oteline kadar refakat ediyorum ve yanından adeta sevinçten uçarak ayrılıyorum. Söz verdiğim gibi ertesi gün ne öğrendiysem Nimet Hocama da anlatıyorum. Kendi deyimiyle çok “mütehassis” oluyor. O sıralar özellikle Verda Erman ve İdil Biret konserlerinin bize geri dönüşü zaten kılı kırk yarıp yaptığımızı nadiren beğendirebildiğimiz Nimet Hocanın karşısına her çıktığımızda “yapacaksan o kızlar ( İdil Biret-Verda Erman ) gibi yapacaksın” lafını işitmek olurdu. Bir süre sonra o “kızlar” kervanına Gülsin Onay da katılacaktı.


1993 baharında Verda Erman yine Ankara'ya geldiğinde kendisine bu kez 4 arkadaşımla beraber gittik. Hakan Ekmen, Elvan Alpagut, Demet Akkılıç ve Canan Kocaay. Yine hepimizi uzun uzadıya dinledi. Bu kez kendisine Mozart'ın K 570 Si bemol majör sonatını çaldım. Yine uzun uzun çalıştığımızı hatırlıyorum ama genel itibarı ile çok beğendiğini de hissetmiştim. O gün ilk defa kendisine orkestra şefi olmak istediğimi, hatta bir yandan da çalışmaya başladığımı söylediğimde “Aa, neden ama, fevkalade çalıyorsunuz” diye şaşırdığını hatırlıyorum. Tabi kendisine gerçek tutkumun hep şeflik olduğunu ve piyanoyu şefliğe giden bir yol olarak gördüğüm için üzerinde bu kadar ısrarla durduğumu belirttim. Bunun üzerine “Muhakkak iyi bir şef olursunuz ama piyanoyu da ihmal etmeyin, hep yanında daha kısıtlı bir  repertuvarla da olsa çalmaya devam edin” diye bana verdiği öğüdü hiç ama hiç unutmayacağım. Kendisine bu iki dalı bir arada nerde sürdürebileceğimi, çalışmalarıma nerde devam etmemin benim için daha faydalı olacağını sorduğumda bunu etraflıca araştırıp bana döneceğini bildirdi.


Bir süre sonra kendisinden teferruatlı bir mektup aldım. Mektupta müzikal şahsiyetimden övgü ile bahsediyordu ve “ kanaatimce İngiltere'de okumak sizin için daha uygun olacaktır, zira İngilizler müzikal şahsiyet sahibi olmaya büyük önem vermekteler, oysa Fransa'da bugün daha ziyade belli bir seviyeyi tutturan ama büyük bir yaratıcılık gösterme kaygısı olmayan çocuklar konservatuvarlarda başarılı bulunuyorlar” diyordu. İngiltere'de Manchester'da bulunan Northern School of Music ile bizzat görüştüğünü ve başvurumu beklediklerini söyleyerek mektubunu sonlandırmıştı. O zaman şimdiki gibi internet yok, her şey mektupla. Okuldan başvuru formu isteyip şartlarını öğrenmem zaman aldı tabi. Ama galiba bu nedenle pek çok şey daha kıymetliydi. Beklediğim form geldi. Bir kayıt istiyorlardı, üç ayrı stil ve dönem olması önemliydi. Hemen Mozart K 570 sonat, Debussy Prelüd “cathedrale engloutie” ve Rachmaninov Op.3 No.2 prelüdünü kaydedip yolladım ve beklemeye başladım. Beklemek çok zor tabi. Sonunda cevap geldi. Okula en yüksek diploma olan “Recital Diplome” için kabul edildiğim, bu süre zarfında hem piyano hem de şeflik çalışabileceğimi anlatan detaylı mektuba ek olarak detaylarıyla Manchester'da bir öğrenci olarak hayatımı nasıl geçireceğimi anlatılmıştı. İş geldi burs bulmaya ama yaşı yetenler hatırlayacaktır 5 Nisan 1993’te neler olduğunu. Türk Lirası o dönemki ekonomi profesörü sayın başbakanımızın müthiş para politikaları sayesinde tarihindeki en korkunç değer kaybına uğradı. İngiltere'de okul çok ama çok pahalı, burs olmadan okumak imkansız, bursu da bulmak o günün piyasasında imkansız. Rotamı ister istemez Fransa'ya çevirdim. Hep aklımda Verda hanımın bana dedikleri. Allahtan karşıma çıkan hocalar o dönemki tipik Fransız hocalarından değildi. 


Türkiye'ye dönünce bir yandan operada korepetitörlük yapıp bir şeflik pozisyonu yakalamaya çalışıyorum, bir yandan da konservatuar orkestrasının şefliğini yapıyorum. 1998 yılından itibaren sevgili hocam Rengim Gökmen de okula geldi, bazen onun asistanlığını yapıyorum, bazen da kendi konserlerim oluyor. O yıl British Council'in düzenlediği yılın genç müzisyeni yarışması piyano dalında. Konservatuvar orkestrası da finalde eşlik ediyor. Jüride kimler yok ki: İdil Biret, Verda Erman, Hüseyin Sermet, Rengim Gökmen ve tarihin cilvesi olarak Manchester'den Renna Kellaway var. Rengim Hoca kendisi jüride olduğundan finali benim yönetmemi istedi. Malum konçerto listesi kalabalık. Finale kim kalacak Allah bilir. Sadece 3 günümüz var ama bu arada başka konseri de var okul orkestrasının. Uzun lafın kısası biz iki günde finale kalan sevgili İris Şentürker ( Mozart K488) , Bora Ateşyakan ( Liszt No.1) ve Pınar Başgöze'ye ( Beethoven No.4) hiç de fena olmayan bir eşlik çıkardık. Hata jüri sözcüsü Hüseyin Sermet özel olarak teşekkürlerini iletti. Sonuç ilanından sonra herkes tebrik ediyor birbirini. Sağ olsun önce Rengim hocam gelip candan bir biçimde tebrik etti. Özellikle de Mozart ve Beethoven son bölümlerinde sen olmasan asla bu kadar birlikte gitmezdi dedi. Tam o sırada yanımıza Verda Hanım geldi ve çok içten bir şekilde tebrik ederken Rengim Bey araya girip “İbrahim aslında çok da iyi piyanisttir, biliyor musunuz?” dedi. Verda Hanım da “bilmez miyim, kaç kez dinledim” dedi. Rengim hocanın şaşkın bakışları altında ben hemen araya girip Verda Hanıma “peki değmiş mi hocam şefliğe geçtiğime” diye sorunca hiç tereddütsüz “kesinlikle” diye cevap verdi. “Ama piyanoyu da yine de ihmal etmeyin, orada da çok iyi şeyler yapacağınızdan eminim” diye de ekledi.


Aradan bayağı bir zaman geçti ancak bir türlü denk gelip birlikte konser yapamadık. Ancak Devlet Çoksesli Korosunun şefi olduğum sırada CSO ile Beethoven'in Korolu Fantezi eserini efsanevi şef Michel Tabachnik yönetiminde seslendirdiğinde koroyu hazırladım. Bu sayede sahnede direk beraber olamasak da yine bir araya gelmiştik. Neyse şeytanın bacağını Antalya Devlet Senfoni Orkestrası sayesinde kırıp kendisine 2006 Martında Saint Saëns'ın 2 numaralı konçertosunda eşlik etme şansım oldu. Antalya'nın piyanosu hiç de kolay değil, tuş ağılıkları çok dengesiz, buna rağmen teknik anlamda kusursuz bir Saint Saëns oldu. Provalarda da konserde de o kadar kaprissiz, o kadar rahattı ki, benim için büyük zevkti eşlik etmek. Seyircinin yoğun alkışını kırmayıp o zor piyanoda Liszt'in Paganini etütlerinden 2 numarayı adeta bir cambaz ustalığıyla seslendirmesini ise asla unutamıyorum. 


2007 yılı Bilkent Senfoni Orkestrası ile Fazıl Say'ın Fenerbahçe Senfonisini seslendirmek üzere Bodrum Antik Tiyatro’dayız. O eserde de bir sürpriz var, hikayesi uzun aslında ama neticede bir bölümde şeflik yapmayı bırakıp “Akılla bir konuşmam oldu” şarkısını solist olarak söylüyorum. Daha önce İstanbul'da da şaşırdı seyirci ama bu kez seyirciler arasında ağır toplar var: Verda Erman ve Gülsin Onay. İkisi de çok sempatik buluyorlar, Verda hanım şaşırıyor ve gülümseyerek “İbrahimcim, daha ne yönlerini keşfedeceğiz acaba senin” diyor.


İzmir Devlet Senfoni Orkestrasının şefi olduğumda orkestra idaresinin bana ilk sorularından biri “Verda Erman'la aranız nasıl?” oldu. “Gayet iyi, hatta beraber piyano bile çalışmışlığımız var, neden sordunuz ki?” dediğimde aldığım cevaba hala aklım ermiyor. Efendim, Verda hanımın İzmir'de bir konserinden sonra İzmir'li bir müzik eleştirmeni gerçeklerden öylesine uzak ve saldırgan bir yazı yazıyor ki gazetede Verda Hanım da İzmir'e darılış o darılış, bir daha asla gelmiyor. Benden arabulucu olmamı, bu beyin orkestra ile hiçbir alakası olmadığı, seyircinin ise Verda Hanım’dan mahrum kalmasının çok daha kötü olduğunu kendisine anlatmamı istiyorlar. Allah rahmet eylesin Verda Hanım’ın alınganlığı bana Suna Korad'ı hatırlatmıştı. Rahmetli Suna Korad da sahnelerdeki eşsiz sanatçılığının yanında tıpkı Verda Hanım gibi hanımefendiliği ile anılırdı. İkisi de çok naif, kırgınlıklarını da samimi şekilde hissettiren emsalsiz iki sanatçıydı. Verda Hanım’a sanırım iki yıl dile döktükten sonra, özellikle de Mersin Kamuran Gündemir Piyano yarışmasında birlikte jüri olduğumuz hafta boyunca yalvarmalarım neticesinde peki dedi. Ama prensip sahibiydi, bir şartla geliyordu, daha evvel İzmir'de hiç çalmadığı bir konçerto çalacaktı ve bu büyük eser olmalıydı. Düşündü taşındı Brahms No.1 olsun dedi. Hemen 2012 yılı Şubat ayına gün tespit ettik. Hatta okuldaki çocukların da böyle büyük bir sanatçı ve öğretmenden istifade edebilmesi için arkadaşım Şeniz Duru ile iletişime geçtim, Verda hanıma çocuklar için bir masterclass da yapıp yapmayacağını sorduk. Seve seve dedi, zaten bu benim vazifem. Şubat yaklaştıkça heyecanlanıyorduk ancak bu zevkimiz maalesef kursağımızda kaldı. Konsere bir ay kala Verda Hanım arıyor: “İbrahimcim, ne olur kusura bakma, yanlış anlamanı istemem ama evimizin üst katında bir yangın çıktı ve müdahale için gelen itfaiye su sıkınca evimiz mahvoldu, artık hiçbir şeyim yok diyebilirim geçmişe ait, ne fotoğraf, ne bir anı, hatta piyanolarım bile, şu an atölyedeler. Kat-i surette kafamı toparlayıp çalışamıyorum, ne olur beni affet”. O kadar fena oldum ki. Affetmek ne demek, o kadar ince ki, bu vaziyetteyken bile karşısındakini kırmaktan çekiniyor. Çok üzülüyorum, sağlık olsun, ne demek, daha genciz diyorum, elbet çalarız birlikte.


O yaz İzmir Senfonideki görevimden alındığımda ilk arayanlardan biri Verda Hanım. “Sizin gibi istidatlı, çalışkan, başarılı birine nasıl yapılır böyle şey, asla kendinizden zerre kadar şüphe duymayın” diyor. “ Başka orkestralarla devam edeceğinizden eminim sanat hayatınıza, oralarda beraber çalarız inşallah”. 


Hayat bu, neler planlıyoruz neler, ama olmuyor işte. Bazı hastalıklar genç yaşlı demeden amansızca alıp koparıyorlar sevdiklerimizi hayatımızdan. Geriye sadece belleklerimizdeki güzel anılar kalıyor.


Nur içinde yatsın dünyalar güzeli Verda Erman, huzur içinde. 


Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20