SÖYLEŞİ

Ayhan Baran ile bir akşamüzeri sohbeti

10.02.2015


Paylaş:

Ayhan Baran ile bir akşamüzeri sohbeti
 
2004’ün Aralık ayı, Türk operasının yaşayan en büyük değerlerinden Ayhan Baran için birbirinden güzel iki gelişmeye sahne oldu. Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, Baran’ı 2004 Yılı Onur Ödülü Altın Madalyası ile ödüllendirdi. Bir güzel haber de İngiltere’den geldi. Baran’ın yıllar önce, BBC için kaydettiği Les Vepres Siciliennes (Verdi), CD olarak piyasaya sunuldu. Baran’ın üç yıl boyunca öğrencisi olan Ali Pınar, hocasıyla Andante için uzun uzun söyleşti...
 
1996-1999 yılları arasında M.S.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda Ayhan Baran’ın öğrencisi oldum. Ne var ki, emekli olduktan sonra onu eskisi kadar sık göremez oldum. Annem Leyla Pınar'la birlikte kendisini birkaç kez ziyaret ettiysem de, baş başa oturup doya doya konuşma imkânı bulamamıştık. Neyse ki geçenlerde sevgili Serhan Bali beni aradı. Ayhan Bey'in, 1969 yılında Londra'da Mario Rossi yönetiminde BBC için kaydettiği Verdi’nin Les Vepres Siciliennes operasının, Opera Rara firması tarafından CD halinde yeniden piyasaya sürüldüğü müjdesini verdi. Bir güzel haberi daha vardı Bali’nin. Hocamın Sevda-Cenap And Müzik Vakfı'nın "2004 Yılı Onur Ödülü Altın Madalyası"na layık görüldüğünü söyledi. Bu güzel haberleri vermekle kalmayıp elbette benden hocamla bir röportaj yapmamı istedi. Çok sevindim ve derhal Ayhan Bey'e telefon açıp, haber verdim. Ardından, bir akşamüzeri randevulaştığımız saatte hocamı Gümüşsuyu’ndaki evinde ziyaret ettim. Bana fırında muhteşem bir balık pişirmişti. İkram ettiği şarap ile yemeğimizi yerken bir saat boyunca sohbet ettik... Yemeği bitirdik, tam röportaja başlayacağız...

 

Pınar: Hocam, isterseniz artık röportaja...
Baran: Eyvah! (bağırarak sözümü kesti) Geç kaldık!
Pınar: Nereye hocam? (şaşkınlıkla)
Baran: Boşver şimdi röportajı, Carmen’e ikimize yer ayırttım, giyin gidiyoruz. Bugün Efe (Kışlalı) ile Aylin (Ateş) söylüyor.
 
Böylelikle söyleşiye başlayamadan ara verip AKM'nin yolunu tuttuk ve Beppe De Tomasi’nin yorumuyla Carmen'i izledik. Temsil çıkışında röportaja iki gün sonra devam etme kararı aldık. İkinci gün, beni karşıladıktan sonra ivedilikle yine masaya oturttu Ayhan Bey. Masada genç bir öğrencisi vardı. Şan dersine ara vermişlerdi. Söyleşiden evvel, yeni öğrencisiyle yaptığı dersi bana dinletmek istediğini söyledi. "Hay hay" dedim. Frambuazlı pasta ve sevdiği şarabından koydu. Ardından piyanonun başına oturup derse devam etti. Ders boyunca şarabımı yudumlarken konservatuvar günlerimi andım. Ne güzel günlerdi... Sınıfa her girişimde: "Vay! Escamillo geldi" derdi. Eğer çok neşeliyse, "Yoksa Don Giovanni mi?" repliğini eklerdi. Belki de konservatuvarın en şen şakrak sınıfıydık. Ayhan Bey, bir hocadan ziyade bir ağabey, bir arkadaş gibi yaklaşırdı bize. Derslerde müzikle birlikte coşar, çalıştığımız aryanın rolüyle birlikte tüm içeriğini anlatır, zaman zaman bizlere piyanoda ya da düetlerde eşlik ederdi. Temsil günlerinde bile, dinleneceği yerde sabahtan akşama kadar bizlerle beraber şarkı söylerdi. Sınıfımızda kimler yoktu ki: Gökhan Ürben, Perihan Nayır, Çağrı Köktekin... Her biri bugün İstanbul Devlet Operası’nın başarılı solistleri. Ne zaman operaya gitsem onları heyecanla izlerim... Derken ders bitti, hoca öğrencisini uğurladı ve biz de başladık sohbetimize.
 
Baran: Nasıl buldun yeni öğrencimi? İyi değil mi?
Pınar: İyi hocam, tınısı yerinde.
Baran: Tabii zamanla daha çok gelişecek. Ya şarap?
Pınar: Nefis!
Baran: Ah! (Güldü)
Pınar: Ders biraz uzun sürmedi mi?
Baran: Ne o, sıkıldın mı yoksa? (Tepkili)
Pınar: Olur mu hocam, eski günleri andım (O sırada, TV’de Mezzo kanalını açtı ve sesini kıstı).
Baran: Ben öğrencimi öyle hemen bırakmam bilirsin.
Pınar: Bilirim hocam.
Baran: Haftada en az iki gün, iki saat ders şart.
Pınar: Hocam hazırsanız ben başlıyorum artık.
Baran: Buyur.
 
Kırklı yıllarda şancı olmak bir cesaret işiydi herhalde. Nasıl karar verdiniz?
O zamanlar Atatürk Lisesi’ne devam ediyordum. Radyoda dinletilen Gigli, Tibett gibi güzel seslerden etkilenmiştim. Liseyi terk ettim ve ailemden gizli olarak, kendi başıma bir sonraki senenin konservatuvar sınavlarına hazırlandım. Oysa annem, çok yaramaz olduğumdan beni askeri liseye yazdırmak istiyordu. Ona kalırsa ancak orası beni adam edebilirdi. İmtihana Reviens Mon Amour (Aşkım geri dön) adlı parçayla girdim. Parçanın sonundaki “désir” kelimesi tiz geldiğinden onu “de canto” diye değiştiriyordum. Nurullah Taşkıran: “Oğlum ‘de canto’ da neyin nesi? Sözleri mi unuttun?” diye sorunca, “Yok hocam, böylesi daha kolay” dedim. Hepsi de güldü. Sınavı kazanınca her şey ortaya çıktı. Annem kıyameti kopardı. Babam bir süre sonra kabullenerek hoş karşıladı. Rahat etmek için konservatuvara leyli olarak girdim. Zaten kardeşim İlhan da benim gibi gizli girmiş, benim bile sonradan haberim oldu.
 
Konservatuvardaki eğitiminizden biraz bahseder misiniz?
Ben şan çalışmalarımın yanı sıra özellikle piyanoya ağırlık verdim. Chopin hayranıydım. Notalarını edindim. Bazen piyano odasına girer, akşama kadar çalışırdım. Şan hocam Frieda Böhm çok müzikaldi ama teknik olarak bana pek bir şey kazandıramadı. Kısacası Ankara Konservatuvarı’ndaki eğitim beni memnun etmedi. Zaten Ankara Operası’ndan beklendiğim için bir an önce mezun olmaya çalışıyordum. Nitekim 1951’de sınıf atlayarak mezun oldum.
 
Sonra Ankara Devlet Operası’na girdiniz.
1952’de Menotti’nin Konsolos operası ile başladım.
 
Burada dönemin meşhur baritonlarından Apollo Granforte ile çalıştınız.
Bana hiçbir şey veremedi. Bence diğer örneklerde olduğu gibi şarlatandı. Gösteriş için tek ayak üstünde on kez inip kalkardı. Ondan sonra işi kendi kendime ele almaya karar verdim.
 
Peki ilk yurtdışı deneyiminizi ne zaman yaşadınız?
Uzun bir süre yurtdışına çıkmama izin verilmedi. Ankara’da bana ihtiyaç vardı. En sonunda sağlık sorunlarım nedeniyle, devletin sağladığı “bilgi görgü programı” ile Almanya’ya gittim. Ameliyat ve tedaviden sonra Münih Radyosu’nda bir odisyon yaptım. Beni dinleyenler, “Sizinle piyano değil orkestra ile bir konser yapmak istiyoruz dediler.” Benden bazı eserleri çalışmamı isteyip, beş ay sonrasına konser tarihi verdiler. Bunun sonucunda Münih’te, Bavyera Radyosu Senfoni Orkestrası eşliğinde bir konser verdim. Bunu Hannover’de Niedersächsich Senfoni Orkestrası ile bir konser takip etti. O tarihten sonra kariyerime, Türkiye’nin yanı sıra Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde devam ettim.

 

O tarihlerde verdiğiniz başka önemli konserlerden bahseder misiniz?
Londra’da iki yıl üst üste Gerald Moore eşliğinde iki resital verdim. Ciddi eleştirmenler hakkımda büyük şeyler yazdılar.
 
Ya ödülleriniz?
1961’deki Enescu ve 1963’deki Verviers şan yarışmalarında çeşitli ödüller aldım. Yine 1963’de Londra’da Harriet Cohen Altın Madalyası’nı kazandım.
 
Bende fazla hırs ve ihtiras yoktur
 
Neden kariyerinize Avrupa’da devam etmeyi düşünmediniz?
Bende fazla hırs ve ihtiras yoktur. Avrupa’da şartlar ağırdı. Ben ise Ankara’da rahata alışmıştım. Arada sırada dışarıya gidip temsiller ya da resitaller veriyordum. Açıkçası o zamanlar Ankara bana yeterli geliyordu. Yurtdışında kalmak bir bakıma beni korkutuyordu çünkü burada bir karım, iki de kızım vardı. Ne buradaki yaşantımdan ne de hobilerimden vazgeçebilirdim.
 
Hocam benim de sizi örnek aldığım bir özelliğiniz var: Çok yönlülüğünüz. Resim, heykel, mimari, reji... Nasıl oluyor da bu kadar çok yönlü olabiliyorsunuz?
Bir de afiş tasarımlarım var. Hatta Ankara Operası’na yaptığım afişlerle yeni bir anlayış getirdiğimi söyleyebilirim. Bunların hepsi benim için hobiydi. Müziğe de hobi olarak bakıyordum. Yalnız son dönemlerde tamamen bel canto’ya şartlandığım için dikkatimi sadece şana yoğunlaştırdım. Diğer sanatlarda olduğu gibi müzik ve şan ifadesinde de çok yönlülük var. Şan girift bir konu. Çok yönlü düşünmek lazım. Ben şarkı söylerken bütün sanatları ya da enstrümanları görebiliyorum. Mesela, bir viyolonsel üzerinde yay çekiyormuş gibi şarkı söylemeli. Ben pozisyonumu düşünürken hep “grandioso” (devasa, A.P.) ifadeler kullanmak gerektiğini düşünürüm. Hayalimde imgesel olarak, büyük yapıların kubbelerinden faydalanırım mesela.
 
Siz aynı zamanda bu çok yönlülüğünüzle hayattan keyif almasını da biliyorsunuz ve bu özelliğiniz müziğinize de yansıyor.
Gayet tabii çünkü hayat bir bütün. Mesela Ankara’da dağ evi yaparken taş ustası ile akşama kadar duvar örer, şömine yapardım. Akşam da operaya zor yetişir, Faust oynardım.
 
Ya arkeoloji ve koleksiyonculuk merakı nasıl başladı?
Çocukluğumda hep arkeolojik yapıların resimlerini yapardım. Mesela İskender’in heykelinin bir eskizini yapmıştım. O zamanlar toplamak serbestti. İlk başta ucuzlarından aldım. Bu merakım zamanla gelişti ve her topladığımı Kültür Bakanlığı’na deklare ettim.
 
Ben küçükken Brüksel’de annemin resmini yapmıştınız. O resim yıllarca odamda durdu. Annemle bazen haftalarca ayrı kalırdım. Özlediğimde hep o resme bakardım. Annemin karakterini çok güzel bir şekilde ortaya çıkartmıştınız.
Heykel ya da resim yaparken, operada olduğu gibi karakteri ortaya çıkarmaya dikkat ederim. Son noktayı koyarım (Gülüyor).
 
Ayrıca müzikte de çok yönlüsünüz. Piyano çalıyorsunuz; eşlik ediyorsunuz; beste, düzenleme ya da transkripsiyon yapabiliyorsunuz. Repertuvarınız da çok geniş. Barok dönemden, klasik ve romantik opera aryalarına, lied’lerden modern eserler ve Türk bestecilerine kadar uzanıyor. Herkes sizin yaptığınız gibi, birbirinden farklı üslupları söylemeye cesaret edemiyor.
Bunlar zamanla sebat ederek öğreniliyor. Devamlı surette ve detaylara dikkat ederek çalışmak, müziği iyi bilmek ve hep bir arayış içinde olmak lazım. Mesela Çaykovski’nin şarkılarına tuttum bir viyolonsel solo ekledim. Onun müziğini iyi bildiğim için, Çaykovski tarzında yazabildim.

Annemle Brüksel’de verdiğiniz son konserde, kardeşiniz İlhan Baran’ın Ferâyi’sini seslendirmiştiniz. Kardeşinizle başka hangi ortak çalışmalarda bulundunuz?
İlhan’la zamanında çok çalıştık ama bana kâfi gelmedi. Söylemek istediğim daha çok eseri vardı ama ona maalesef bir türlü orkestrasyonlarını yaptıramadım. Dolayısıyla pek de ilerleyemedik.
 
(Bu arada Mezzo kanalından, Brahms’m Üçüncü Senfonisindeki meşhur korno solosu yükseliyor. Ayhan Bey sesi açıyor ve sesiyle eşlik ediyor)
 
Brahms’ın senfonilerini ezbere bilirim.
 
Bilmez miyim! Hocam, sizin bir de kendinize has bir söyleyiş tarzınız var.
Evet, bel canto söylüyorum. Ama 50 yıl boyunca, üzerinde devamlı surette çalışarak, kendime has bir renk ve yorum geliştirdim. Şanda koyuluğu seviyorum.
 
Fischer-Dieskau’yu kendime örnek aldım
 
Peki en çok beğendiğiniz şancılar kim?
Eskilerden Richard Tauber, George London ve Lawrence Tibett’a bayılırım. Diğer bilinenleri saymama gerek yok herhalde. Ama yenilerden ilk aklıma gelenler, Reneé Fleming, Béatrice Uria-Monzon, Cecilia Bartoli ve bir de Rolando Villazòn. Gerçi ben üne çok dikkat etmem. Bütün doğru şan yapanları severim. Mesela dünya genelinde barokta çok güzel performanslar çıkarılıyor. Bir sürü isimsiz şancı var, hem de çok iyiler. Tabii bu bir ekol meselesi, bizde maalesef daha ekol yok.
 
Fischer-Dieskau’ya da hayran olduğunuzu biliyorum.
Evet, Amerika’dan bütün plaklarını getirttiğim için ellilerden beri sanat hayatını takip ediyordum. Sonra Münih’te kendisini daha yakından tanıma imkânı buldum. Tam bir müzik adamıydı. Deutsche Gram- mophon’un hissedarlarındandı. Ayrıca ressamdı da. Düsseldorf’ta sergisini gezmiştim. Çok sigara içerdi, buna rağmen sesini uzun yıllar muhafaza etmeyi başardı. Onun mükemmeliyetçiliğine kimse ulaşamadı. Kötü alışkanlıkları haricinde onu daima örnek aldım.
 
Ya Türkiye’den?
Bütün operalarımızda bel canto söyleyen çok güzel kadın sesler var. Ayrıca La Traviata’da dinlediğim, Ankara Devlet Operası’ndan Eralp Kıyıcı benim için büyük bir sürpriz oldu.
 
Yeni projeleriniz var mı?
2001’de Çaykovski şarkılarımın CD kaydı çıkacaktı ancak Şubat krizinden dolayı bu proje ertelendi. Birkaç yıldır bu şarkıları yeniden ele alıyorum. Bir iyileştirme, doğru yorumlama yaptığıma inanıyorum. Bu bir bilinç meselesi. Şimdilerde Çaykovski’lerin yanı sıra Cana Gürmen ile başka bestecilerin romantik lied’lerini ve Türk eserlerini yeniden kaydedeceğim.
 
Bir de sizin, Hikmet Şimşek yönetimindeki Budapeşte Filarmoni Orkestrası ile kaydettiğiniz Saygun’un Anadolu Türküleri’ni tamamlama isteğiniz vardı?
Evet, pek çok şef arkadaşımla bu konuyu konuştum. İlk başta fikir hoşlarına gitse de hepsi sonradan bu konuyu geçiştirdiler. Maalesef bu projeyi gerçekleştiremedik.
 
Yazık, halbuki o kayıt Fransız Plak Akademisi Ödülü’nü almıştı.
İşte Türkiye’nin zavallılığı burada. Kendi bestecisine önem vermiyor, çalmıyor.
 
Hocam size bir de orkestra eşliğinde söyleyeceğiniz bir “ünlü bas aryaları” kaydı yakışmaz mı?
Kesinlikle. Şu anki tecrübemle bambaşka olur.

Sizin Osmin’inizi, Don Giovanni’nizi, Don Garlos’unuzu, Köroğlu’nuzu unutmak mümkün değil.
Herkesin geçmiştir, bitmiştir dediği zaman ben formumu koruyorum.
 
Siz dinçliğinizi hep koruyorsunuz. Bunu neye borçlusunuz?
Soğuk duş yaparım. Bir Japon doktorun kitabında okumuştum. Bunu her şartta devam ettirdim. Daima faydasını gördüm. Bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor.
 
Peki klasik müzik dışında başka müzikler de dinler misiniz?
Tabii, klasik dışında dinlenecek o kadar çok müzik var ki. Caz var mesela; Ella Fitzgerald’a bayılırım.
 
Son sorum şu: Opera Türkiye’de ve dünyada nereye gidiyor?
Son yıllarda pek çok ilimizde opera açıldı. Konservatuvarlarda verilen eğitim ve dışarıdan gelen seslerin de etkisi oldu tabii. Bana göre ülke genelinde seviye yükseldi. Ama bu abartılmamalı. Seslerde çok çeşitlilik olmakla birlikte bütün dünyada olduğu gibi bizde de bel canto’ya bir yöneliş var. Bu iyi çünkü bel canto seviyeyi her zaman yükseltir. Yalnız şu da var, bu işi bilmeyen insanların ders veriyor olmaları, operanın gelişimine çok zarar veriyor.
 
Ödül ve CD bir arada geldi
 
Hocam, gelelim güzel haberlere. Biliyorsunuz Mario Rossi yönetiminde BBC için yaptığınız Verdi’nin Les Vepres Siciliennes operası kaydınız, meşhur Opera Rara firması tarafından CD halinde yeniden piyasaya sürüldü. Bu proje nasıl gerçekleşmişti?
O sıralar İrlanda’da Belfast ve Wexford festivallerine katılmış, Londra’da resitaller vermiştim. BBC’nin bir organizasyonunda, İtalya ve Fransa’dan solistler ve benim katılımımla bir kadro oluşturuldu. Albert Hall’da konsertant bir temsil yaptık. Sonra da Camden Theater’da kaydını gerçekleştirdik. O zaman plağı yapılmıştı.
 
Bir de geçtiğimiz günlerde bir Onur Madalyası aldınız.
Açıkçası benim için sürpriz oldu. Bir buçuk ay önce Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’ndan beni aradılar ve bu ödüle layık görüldüğümü söylediler. Çok mutlu oldum tabii.
 
Törende madalyayı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in elinden aldınız. Eski bir röportajınızdan hatırlıyorum, devletin opera sanatına eskisi kadar ilgi göstermediğinden yakınmıştınız.
Eskiden opera sadece Ankara’da olduğundan dolayı bir övünç kaynağıydı. Bu sanat, Atatürk’ün yarattığı kültür devrimlerinin bir devamı olduğu için hep yaptığımız işin karşılığını görüyorduk. Bakanlar şimdikinden daha fazla ilgi gösterirdi, temsillere gelirlerdi. Üstelik milletvekillerinden daha fazla maaş alırdık.
 
Gelelim konservatuvardaki şan hocalığınıza...
Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın açılışında bir yıl, M.S.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda da beş yıl hocalık yaptım. Sen de biliyorsun, sınıfımda çok güzel sesler vardı: Berran, Şule, Şeniz, Ayşegül, Perihan, Elif, Çağrı, Gökhan...
 
Her zaman şunu fark etmişimdir, siz öğrencilerinizi çok seviyorsunuz.
Şan söz konusu olduğu zaman evet. Dediğim gibi, benim iyi bir hocam olmadı. Elli yıl boyunca hep başkalarına ders vererek tekniğimi geliştirmeye çalıştım. Çünkü onları yetiştirirken ben de şanla haşır neşir oluyordum. Bir de çok dinledim tabii.
 
Peki ya şimdiki öğrencileriniz?
Şimdiki talebelerimin çoğu başka mesleklerden ama açık konuşmak gerekirse konservatuvardakilerden daha hevesliler. On yıldır birlikte çalıştığım, 75 yaşında koloratür soprano bir öğrencim var mesela. Mimar emeklisi bir bayan, kendisi için şan her zaman ön planda olmuş. Üç yıldır bel canto söyleyebiliyor. Apartmanda sesini duyan komşular, genç kız olduğunu sanıyorlar (Gülüyor). Genç öğrencilerim de var tabii.

 

Baran’dan gençlere tavsiyeler
 
Öğrencilere ya da genç opera sanatçılarına neler tavsiye edersiniz?
Bol bol müzik dinlesinler. Sadece opera değil aynı zamanda oda müziği, senfoniler, konçertolar da dinlesinler. Ayrıca piyano çalışsınlar. Şana gelince ben, bel canto geleneğini benimsiyorum. Zaten dünyanın genelinde bel canto giderek daha fazla benimseniyor. İnsanın kafasında bir sürü rezonans boşlukları var. Bunlar şancılar için hazırlanmış adeta birer nimet. Bunların tamamını müzikal ve teknik olarak kullanmak şart. Şarkı söylerken bol ifade ile birlikte iyi artiküle etmek lazım. Büyük ses vermeye çalışıp, bağırmak değil, bol tını ve şaşaa ile söylemek gerekir. Özellikle tizlerden korkmaya gerek yok. Ben mesela bel canto gereği olarak, tizlere çıktıkça sesimi koyulaştırarak “poze” ediyorum. Doğruyu buluncaya kadar çok emek verdim. Ama bu şekilde olduğu zaman, muazzam şeylerin yapıldığını gördüm. Tabii bunları sözle anlatmak mümkün değil, örnek vererek olur.
 
Kısa bir süre önce ellinci sanat yılı konserinizi verdiniz. İstanbul Operası sanatçısı olduğunuz halde neden Ankara’yı seçtiniz?
Ankara ilk operam olduğu için hemen kabul ettiler. Güzel bir akşam oldu. Aynı programı İzmir’den istediler. Üçüncüsü de şan semineri için gittiğim Mersin’de gerçekleşti.
 
İstanbul’da neden olmadı?
İstanbul’dan ne zaman teklif yapılacağını merak ediyorum doğrusu!
 
Hocam bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Asıl ben size teşekkür ederim.

Söyleşi: Ali Pınar

Editörün Notu: Andante’nin Ocak-Şubat 2005 tarihli 14’üncü sayısında yer verdiğimiz bu söyleşiyi geçtiğimiz yılın Temmuz ayında yitirdiğimiz bu büyük sanatçımızın anısına portalımızda yeniden yayımlıyoruz. Andante’nin ‘Ayhan Baran Ardından’ özel dosyasını ise dergimizin Ocak 2015 tarihli sayısında okuyabilirsiniz.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1 Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20