25.02.2015

Beethoven ile Goethe'nin arkadaş oldukları, birlikte sohbet ederek gezintilere çıktıkları bilinir. Bilinen yaygın bir hikâye de şudur: bu gezintilerden birinde, önlerinden geçen soylu bir saltanat büyüğü karşısında, Goethe, saygı gereği şapkasını çıkartıp yerlere kadar eğilerek selam verir, Beethoven'ı ise son görüşü olur.
Sahne sanatlarını diğer sanat dallarından ayıran özellik, yorumlanarak ortaya çıkıyor olmasıdır. Bir resim, heykel ya da şiir, onu yaratan kişinin verdiği biçimle son hâline kavuşur. Sahne sanatlarında ise yaratı süreci iki bölüme ayrılır; yoktan var edilme ve var olanı canlandırma. Eser yoktan yaratıldıktan sonra devreye dördüncü bir boyut girer; kağıt üzerindeki mürekkep izleri, yorumlayıcı sanatçılar tarafından somutlaştırılır, canlandırılır, hayat bulur. Müziği ele alırsak; müziğin dinleyicide uyandırdığı estetik bilinç aşikardır. Titreşimlerin, dinleyen kişi üzerinde yarattığı etkileri, daha önce ele almıştım. Peki yorumlayan kişilere kattıkları? Yorumcu, geleneksel tanımıyla, besteci ile dinleyici arasında bir köprü görevi görür. Bir gözün, görüntüleri beyne aktardığı gibi müziği dinleyiciye ulaştırır. Peki müziğin, onu yorumlayan kişi üzerinde nasıl bir etkisi vardır?
Yorumcu, meslek hayatı boyunca kendisinden yüzlerce yıl önce yaşamış kişilerle iletişim hâlindedir. Bunu kitap okumaya benzetebiliriz; okuyucu ile kitabın yazarı arasında nasıl bir bağ oluşuyorsa, besteci ile yorumcu arasındaki iletişimde de benzer bir bağ oluşur. Müzik, özellikle yorumculuğu bir meslek gibi gören ve zihninin müziğe açılan kapılarını, konserden konsere aralayan kişiler için değil de hayatın bir parçası olarak yaşayan, müziği bir düşünme biçimi, bir bakış açısı olarak özümsemiş kişiler üzerinde varlığını şekillendirici etkier bırakmaktadır. Zaman geçtikçe, insanın, işiyle kişiliği arasındaki çizgi silikleşir. Sözgelimi, nasıl ki bir dedektif, edindiği alışkanlıkların sonucu olarak, bir süre sonra istem dışı bir şekilde çevresindeki herkese şüpheyle bakmaya başlarsa, yorumcu da zihninde eğip bükerek şekillendirdiği müziğin kendisine kattıklarıyla yaşamını sürdürür.
Bu etki, kullandıkları müzik diline göre, besteciler üzerinden de şekillendirilebilir. Örneğin, Sebastian Bach, yorumcuya mütevazılık getirir. Ego dürtüsüyle gelen gösteriş yapma hevesini kırar, müziğin kendisine hizmet etmesini sağlayarak, aşırıya kaçma eğilimini dizginler. Bestecilerin bestecisi Beethoven ise; cesarettir, dürüslüktür. Sağlam bir karakter katar insana ve yenilikleri kucaklayan bir bakış sağlar. İlk başta anlattığım, Goethe ile aralarında geçen olaydaki gibi, prensiplerinden ödün vermeyen, tüm dünyaya karşı çıkmak pahasına doğru bildiğinden vaz geçmeyen bir yapıdaki insanın kişiliği, müziğine yansıttığı bu ateş, yorumcunun da hücrelerine işler, ruhunu şekillendirir. Ancak besteci detaylarına girmek, esas noktayı kaçırmamıza neden olur: müzik sanatının, genel olarak yorumcuya kattığı etmenler, bestecilerin özel olarak kattıklarından farklıdır.
Bir müziği yorumlamak, onu kağıt üzerindeki mürekkep izlerinden çıkararak müziği doğurmak, yorumcunun tüm hayatını kaplayan bir iştir. Yolda yürürken, kitap okurken, hattâ uyurken, beyin çalışır. Yorumlanacak eserin temposunun, nüanslarının, yavaşlamaların, temaların karakterinin ve müziği oluşturan pek çok unsurun "dozunu" ayarlar. "Hakkını vermek" meselesidir bu, müziğin kendisine olan borcudur yorumcunun, onu hakkıyla yapmak. Böyle bir sorumluluk da, yorumcunun günlük yaşamdaki kişiliğine cesaret, alçakgönüllülük ve dürüstlük katar. Yorumcu, müziğin örgüsündeki matematiği ne kadar sağlam kurgularsa; örneğin, süresi bir saatle yakın bir eserin başındaki bir müzik cümlesiyle sonundaki bir fikri bir arada tutacak yorum iskeletini ne kadar güçlü oluşturursa, aynı ölçüde, hayatta da olayların gideceği yeri önceden tahmin edip, ona göre sağlam kararlar alabilen, detaylı düşünen, anlık heveslerine kapılmadan mantığının peşinden giden, içten, doğal ve dürüst bir kişilik yapısına sahip olur.
"Yarınların insanı" olarak, yeniliklere açık bir bilinçe, kendinden önce konulan kilometre taşlarına bir yenisini ekleyebilmek için çalışır. Beethoven, Goethe'nin tam aksi bir davranış sergileyerek sadece Fransız Devriminin açtığı kapıdan girmiş olmakla kalmamış, aradan iki yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, henüz bizim için bile gelecekte olan bir dünyayı; sınıf ayrımcılığının olmadığı bir yaşamı müjdelemiştir.
Orçun Orçunsel