SÖYLEŞİ

Bestecinin ve müzisyenin dostu bir şef: Naci Özgüç

19.11.2015


Paylaş:

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin yanı sıra Türkiye’nin dört bir yanındaki orkestralara eli değmiş, tecrübeli şef Naci Özgüç ile Cebeci yıllarından tarihî Osnabrück kaydına doğru uzandık; şeflik felsefesi, Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakış açısı ve daha ötesi üzerine dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 
Hazırlayan: Sanat Deliorman
 
Opera sanatçısı anneniz Müfide Hanım’ın eğitiminiz üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Babam Akgün Özgüç, Devlet Operası’nda koro sanatçısıydı, annemse solistti. Yaklaşık 4 yaşındayken müziğe yeteneğimi keşfetmişler. Nitekim daha ayaklarım pedala değmezken, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın değerli hocalarından Nimet Karatekin’le özel piyano derslerine başladım. Doğal olarak da, bir sanatçı nasıl yaşar, kendisine nasıl bakar, uyku düzeni nasıldır, temsillerine nasıl hazırlanır, nasıl bir disiplinle çalışırı her gün gördüğüm bir evde büyüdüm ve yoğruldum. Bakıcım da yoktu, o yüzden anne ve babamın aynı anda sahnede olduğu zamanlarda, kuliste, kondüvit kulübesinin altında ya da orkestra çukurunun bir kenarında oynar ve orada uyuyakalırdım. Sanırım sahne tozu dedikleri şeyi çok küçük yaşta böylece yutmuş oldum.
 
Siz de Cebeci’de eğitim almış kuşaktansınız…
Evet, ilkokul bittikten sonra Cebeci’nin piyano bölümüne girdim. Cebeci’nin Cebeci olduğu zamanlardı. Adnan Saygunlar’ın Necil Kâzım Akses’lerin, Nevit Kodallı’ların, Mithat Fenmen’lerin eğitim verdiği dönemdi. O bina özellikle konservatuvar olması düşünülerek yapılmıştı. Hem Atatürk’le ilgili tarihî bir anlamı vardı hem de bir sanat yuvası olarak ilk neferler oradan çıkmıştı. Bambaşka bir atmosfere sahipti.

Nimet Hanım’ın ardından Mithat Fenmen hocam oldu. Diğer bir hocam da büyük bir teorisyen ve kompozisyon hocası olan Erçivan Saydam’dı. Bir gün beni ders arasında boş gezerken görmüş olsa gerek, hemen, “Git bana şu kitapları bul getir, sana şunları öğreteceğim” demiş ve armoni/kontrpuvan’a ilk adımlarımı attırmıştı. Hem de resmî olarak hiç bir sorumluluğu yokken. Bizler hepsinin öğrencileri, hepsinin çocuklarıydık, böylece birçok ustadan farklı detaylar öğrenme şansımız oldu. Yani adeta bir “eğitim kabilesinin”, bir ailenin içinde büyüdük.

7 yıl Cebeci’de 6 yıl da yeni konservatuvar Hacettepe’de okumuş biri olarak Cebeci dönemine yetiştiğim için açıkçası kendimi şanslı hissediyorum. Eğitim sistemi oldukça disiplinliydi. İlk dönem arapçasında ihzari denen hazırlık dönemine 30 kişi başlamıştık. O dönemin sonunda aramızdan yeteneğinin ya da gelişiminin yeterli olmadığına karar verilen 10-15 kişi elenmişti. Aynı şekilde birinci yılın sonunda bir 5-6 kişi daha elenmişti. Yani hepimiz seçmeydik.

Kısacası hedef, benim şu an da sonuna kadar karşısında durduğum “kişiye göre ürün” değil, sanatta “olmazsa olmaz”ların baştan kabul edildiği bir sistemdi.

Yazılmış oyun kurallarını esneterek seviyenize indirme yanlışı halen yapılıyor. Mecaz yaparsak: futbol oyununun süresini futbolcunuzun seviyesine göre ayarlayamazsınız, 90 dakika koşamayan başka spor seçmeli. Sanat böyle bir disiplindir.

 
Müziğe dönüşüm Rengim Gökmen sayesinde oldu
Orkestra şefliğini seçmeye nasıl karar vermiştiniz? Akıl hocanız kim oldu?
Piyano bölümünü bitirdikten sonra tamamen müziği bıraktım. Tam buluğ çağımdaydım. Her şey kötüydü gözümde. Aile kötü, okul kötü, dünya kötü, hayat kötü…

 
Galiba her sanatçı hayatında belli bir dönem böyle bir noktaya geliyor.
Yok aslında her genç geliyor (kahkaha atar). İşte tam da o sıralar, CSO’nun Cuma akşamı 8’de ve Cumartesi sabahı 11’de konserleri olurdu. Cumartesi sabahındaki konserler de hıncahınç dolardı. Salon yetkilileri konservatuvar öğrencileri olduğumuzu bildiklerinden, yer olmadığında bizi orkestranın içine yerleştirirlerdi. Pek çok konseri değerli hocalarım Halil Ekseriyet’in ya da Metin Yalçın’ın yanında izlemişimdir.
 
Seyirci sizin orada oturduğunuzu fark etmiyor muydu?
Fark ediyordu. Ama bizi oraya oturturken sessiz durmamız, kimsenin dikkatini dağıtmamamız konusunda uyarırlardı.
İşte orkestra şefi olmaya bu konserlerden birinde karar verdim. Rengim Gökmen’in büyük başarılar kazandıktan sonra Türkiye’ye döndüğü yıldı ve CSO ile konseri vardı. Biz de her zamanki gibi orkestranın içinde oturuyorduk. O gün ilk defa bir orkestra şefini canlı, karşıdan izleme şansı buldum. Akşam eve gittim ve şöyle dedim: “Bir tek şartla okula geri dönerim, ancak orkestra şefi olursam.” Annemin uzun süre akan göz yaşları nihayet dinmişti.

Rengim Bey’in annesi çok ünlü bir şan pedagogu olan Muazzez Gökmen’di. Muazzez Hanım da annemi Müfide Özgüç yapan hocaydı. Hemen beni Rengim Bey ile tanıştırdılar. Dediğim gibi, kendisi yurt dışından yeni gelmişti. Son derece titiz ve disiplinliydi.

Bana “Şef olmak istiyorsan hemen kompozisyon eğitimine başlaman gerek, yoksa olmaz bu iş.” dedi. Bu şekilde kompozisyon bölümüne Nevit Kodallı’nın öğrencisi olarak başladım. Bir yandan da Rengim Bey’le özel şeflik çalışmalarımıza başladık. “Bak Naci bu sopa. Bunu böyle tutacaksın, 1, 2, 3, 4 böyle vurulur…” şeklinde bana her şeyi sıfırdan o öğretti, kendisine minnettarım.

Bu arada Rengim Bey’le sadece şeflik değil, orkestrasyon, enstrümantasyon, partisyon okuma da çalışıyorduk. Evlerine sabah 10’da girer, yemekler, çaylar dahil tam pansiyon çalışıp, akşam 8’de çıkardım (gülümser). Rengim Bey sonraki hayatımda da hem öğretmenim, hem genel müdürüm, hem de bir ağabeyim olarak bana hep destek olmuştur. Halen de kendisiyle büyük bir dostluk içinde çalışıyoruz ve halen çok şey öğreniyorum ondan…
 
Hacettepe’den, Indiana, Siena ve Roma’ya uzanan bir eğitim hayatınız var. Haritada geniş bir yay çizmişsiniz.
Keman çalan biri konservatuvara başlamadan önce, eğitimi ve hayatı boyunca hep kemanıyla yaşar ve dilediğinde, istediği kadar pratik yapma şansına sahiptir. Bir şeflik öğrencisininse enstrümanı orkestradır, ama bir enstrümancı kadar şanslı değildir. Sözgelimi, ehliyet sınavına girmeden defalarca otomobil kullanma şansı bulabilen keman sanatçısının yanında, orkestra şefi sürücü koltuğuna ancak ehliyetini aldıktan sonra oturabilir. Bir piyanist gece 3’te, durmaksızın 24 saat piyanosuyla çalışabilir, orkestra şefinin bu olanağı da yoktur. Neyse ki bu konuda şansım yaver gitti.

Konservatuvarın yetenekli yaylı çalgı öğrencileri kendi aralarında bir oda orkestrası kurmuşlardı ve bu orkestrayı Gürer Aykal hocam yönetecekti. Gürer Hocam da o sıralar çok meşguldü. Sürekli CSO ile konserleri vardı, Amerika’ya gidip geliyordu ve eşi Duygu Hanım rahatsızdı. O yüzden “Ben gelip sizinle ilgilenirim ama provalarınızı yapacak bir asistan bulmanız gerek,” deyip beni önermiş. Böylece kendisi bana çok büyük bir olanak sunmuş oldu.

Ancak konservatuvar üniversiteye bağlanınca şeflik yüksek lisans bölümü açılmadı ve Türkiye’de lisansı bitirdikten sonra bu eğitimi alabileceğim bir okul kalmadı. Sürekli olarak Millî Eğitim Bakanlığı’nın burslarını araştırıyor, yurt dışındaki okulların dil sınavlarına giriyordum. Bu arada, 1987’de Devlet Opera ve Balesi’ne koro şefi yardımcısı kadrosundan giriş yapıp, orada stajımı tamamladım. Bir gün Gürer Bey Amerika’dan aradı ve Indiana Üniversitesi’ndeki 2 yıllık orkestra ve opera şefliği yüksek lisans bölümündekilerle konuştuğunu, beni oranın sınavına hazırlayacağını söyledi.
Nitekim okulun sınavını kazandım ve 1988’de devletin Bilgi-Görgü Arttırma Kanunu ile Indiana’ya gittim. Orada Thomas Baldner ve Bryan Balkwill’in öğrencisi oldum. Indiana’dan döndükten sonra beni Devlet Opera ve Balesi’nde tüm gün süren son derece ağır bir sınava aldılar. Bu sınavı geçerek orkestra şefliği kadrosuna alındım.

Gürer hocamın da Rengim hocam gibi üzerimde emeği çoktur, birçok zor zamanımda beni içinde bulunduğum zorluklardan çekip çıkarmıştır. Hele Indiana’daki final sınavım öncesi Texas-Indiana arası telefon görüşmemizde, 45 dakika ders yaptığımızı hiç unutamam.
 


Fotoğraf: Ceren Aksan


3 büyük şeflik kampından geçti

 
Sonra Siena ve Roma’ya gitmeye nasıl karar verdiniz?
Siena’daki Chigiana Müzik Akademisi belirli bir seviyenin üzerindekiler için hazırlanmış, öğrencilerini iki aşamalı bir sınavla seçen 3 haftalık bir yoğunlaşma kursudur. Oradaki eğitmenim eski tarz ancak çok deneyimli bir Alman şefi olan Ferdinand Leitner’di. Gürer Bey ve Rengim Bey’in de öğrenciyken gittikleri, bildikleri bir kurs burası. Zamanında onların hocası Franco Ferrara da burada eğitmenlik yapmış. Siena’da Avusturyalı, İtalyan, Alman ve Amerikalı şeflerin arasından önce 20’den ilk 9’a, sonra da ilk 5’e seçilerek final konserini yönetme şansı bulmuştum.

Operada’ki ilk yıllarım üst üste eserler yöneterek geçiyordu. Acemiliğin verdiği zorluklar vardı; bir tür gelişme dönemindeydim. Halen öğrendiğim bilgiyi senelerdir o eserleri çalmış orkestra üyelerine ve şarkıcılara aktarma/sunma metodları konusunda eksiklikler yaşadığımı hissediyordum. Bir gün bir eserin prömiyerinden önceki genel prova sonrası, solist sanatçıların protestosuyla karşılaştım. Benimle sahneye çıkmak istemiyorlardı. Onları konsere hazırlama şeklimi beğenmiyorlardı ve beni yeterli görmüyorlardı. Hayatımın en zor temsillerinden biriydi o prömiyer. Bir Cumartesiydi, sabaha kadar uyuyamamıştım ve bir karar verdim: Roma’da çok usta bir opera şefi olan Bruno Aprea ile çalışmaya gitmeliydim. Opera repertuvarının en büyük çoğunluğunu oluşturan İtalyan geleneği ve stilini öğrenmek ve kendimi geliştirmek zorundaydım.

Aprea Ankara’ya sık sık gelip opera yönetmiş, annemle de çok çalışmış, beğenilen bir şefti. Kendisini büyük bir heyecanla aradım. Bana ders verdiği Roma’daki akademinin telefon numarasını verdi. Bu, iki haftada bir, haftanın 4 günü toplanan; Bellini, Donizetti, Verdi, Puccini ve buna bağlı tüm stillerin, kısaca bütün İtalyan opera repertuvarının, tüm gelenekleriyle, eski şeflerden alıntılar ve örneklemelerle işlendiği son derece yoğun bir programdı. Roma’ya gidip geldiğim o bir buçuk yıl boyunca hem çok şey öğrendim, hem de Roma’nın şehir kültürünü soludum. Roma benim için tarihin, sanatın ve aşkın iç içe geçtiği şehirdir.

 
Hacettepe’deki öğrencilik yıllarınızda Fazıl Say’la birlikte Mithat Fenmen’in Konçertino adlı eserini yapmıştınız. Bu sizin ilk şeflik deneyiminiz miydi?
Aslında ilk yönettiğim konser Cebeci’de sahnelenen Peter ile Kurt idi. Ama en ilk deneyimimi Rengim Hoca’nın bana yaptığı bir sürprize borçluyum.

Bir gün Mozart’tan Figaro’nun Düğünü Uvertürü çalınacaktı. Prova sırasında “Naci orkestrayı iyi duyamıyorum. Az uzaktan dinlemek istiyorum. Biraz sen yönetebilir misin?” dedi. Korkudan bacaklarım zangır zangır titremişti. Hani paraşütçüler atladıkları ilk 4-5 saniyeyi hatırlamazlarmış ya, ben de o sırada ne yaptığımı hiç hatırlamıyorum.

Sonra, Mithat Fenmen’in vefatının 2. ya da 3. yıldönümüydü. Fazıl 8-10 kişilik bir oda orkestrası toparladı ve Mithat Hoca’yı anmak için onun bildiğimiz tek bestesi Konçertino’yu çaldı. Ben de onun isteği üzerine konseri yönettim.

 
Fazıl Say ile olan müzikal birlikteliğiniz o zamandan beri sürüyor. Kendisi hakkındaki görüşlerinizi öğrenmek isteriz.
Fazıl ile Mithat Fenmen’e geçtiğim dönem tanıştık. Aynı dönem okuduk. Art arda piyano derslerine girerdik; ikimiz de aynı hocanın sınıfında, aynı ortamda büyüdük.

Babası Ahmet Bey çok saygı duyduğum büyüğümdür. Ankara’daki evlerinde çok zaman geçirmişimdir. Sonra Fazıl ile ben yüksek lisans için farklı ülkelere gittik ve Fazıl tüm dünyada konserler vermeye başladı, o yüzden çok uzun yıllar birbirimizden koptuk.

Derken 2001’de, Aspendos’ta Devlet Opera ve Balesi’nin Aspendos Festivali Genel Koordinatörüyken, Kültür Bakanlığı Müsteşarı Yardımcısı, daha önce de genel müdürümüz olan, Hasan Hüseyin Akbulut aradı. Fazıl’a Kültür Bakanlığı olarak Nâzım yılı için ısmarladıkları oratoryoyu benim yönetmemi istediğini söyledi. Fazıl da 11 Eylül saldırılarının ardından tamamen İstanbul’a yerleşmişti. Onunla (şimdi olmayan) İstanbul AKM’nin piyanolu bir odasında buluştuğumuzda oratoryosunu bana baştan sona çaldı. Henüz orkestrasyonu ya bitmiş ya da bitmek üzereydi.

Düşünsenize, yıllardır görmediğim arkadaşım Fazıl ile, CSO, Devlet Çoksesli Korosu ve TRT Çoksesli Korolarının da katılımı ve de saygı duyduğum büyük sanatçı Genco Erkal’ın anlatıcılığıyla, Nâzım Hikmet gibi büyük bir şairin anısına yazılmış böylesine bir eserin dünya prömiyerini yapacaktık. Böylesine bir sorumluluk bana verildiği için hem duygulandım, hem heyecanlandım, hem de onur duydum. Nitekim CD kaydını Ankara’daki büyük stüdyoda, 3 günde bitirdik. Eseri önce iki defa Ankara’da,ardından iki defa İstanbul Açıkhava’da, sonra da Efes’te yaptık.

Fazıl’a gelirsek… Benim için iki Fazıl var. Biri arkadaşım, dostum Fazıl. Bir de besteci, piyanist Fazıl.
Mesela buz gibi bir Ocak ya da Şubat gecesinde, evinin bahçe kapısı açık bırakıp, yere leğen leğen sular, köpek ve kedi mamaları koyup, soğukta kalan sokak hayvanlarını içeri alıp, “Varsın biz paltoyla oturalım,” diyen Fazıl’ı da çok iyi tanıyorum. Onun bu insan tarafını hiçbir şeye değişmem.

Fazıl ile yakın dostluk kurup onunla vakit geçirmemiş insanların onu anlaması biraz zor farkındayım. İnanılmaz bir vicdanı ve çok değişik bir adalet duygusu vardır (hepimizin gözünden kaçan küçücük detayları görür), ama bunu çok fazla göstermez. Çok yakından tanıdığınız ve sevdiğiniz biri size kötü konuştuğunda “Bana neden küfür ediyorsun?” değil, “Bana neden sinirlendin?” dersiniz. Empati kurarsınız, onu yargılamazsınız. Benim Fazıl’la olan dostluğum da işte bu tabanda. Ama çok büyük kavgalar da ettik zamanında, dünyanın en güzel kavgalarını… (gülümser)

Piyanist ve besteci Fazıl hakkında benim yorum yapmama bile gerek yok. Fazıl’ın farklı şehirlerdeki konserlerinde denk gelip 5 defa arka arkaya kendisinden Beethoven Ayışığı Sonatı’nı dinlediğimi biliyorum. Kendini tekrar etmemek için, o ânı, tarihi, saati, dakikayı yaşamak ve yaşatmak için neler yaptığını gördüğümde öğrenilmesi gereken daha ne kadar çok şey olduğunun farkına varmışımdır. O gerçekten bu toprakların sanatçısı, öğrenilecek çok şey barındırdığını düşünüyorum.
 

İşimiz bir tür ebelik

 
Dünya prömiyerini yaptığınız diğer Türk eserleri arasında Turgay Erdener'in İstanbulnâme adlı operetini, Sabri Tuluğ Tırpan’ın 2007 Mevlana yılı için bestelediği MEVLANA – SİMYACI’yı sayabiliriz. Şimdiye dek sizi bir şef olarak en heyecanlandıran konser projelerinden bahsetmenizi istesek.
“İlk seslendiriliş”lere hazırlanırken, aslında bir çocuğun doğumuna tanık olursunuz. Yani yaptğınız iş bir tür ebelik. Somra, annesi babası size emanet ediyor çocuğunu. Şansıma prömiyerlerini yaptığım Türk besteciler aynı zamanda fikir alışverişinde bulunduğum, ne düşündüklerini çoğunlukla bildiğim arkadaşlarımdı. Besteciyi tanımayınca yazılı notaya bakıp, o bestecinin duygusunu aktarmak çok zordur. Ama besteciyi tanımak da yetmeyebiliyor. Aynı zamanda bestecinin duyguyu aktarma şeklini bilmeniz, şivesini çözmeniz, onunla kesişmeniz lazım. Yorum bence buradan çıkar ve tekrar buraya döner.

 
Sırada başka hangi prömiyerler var?
Bu yıl herkes Brahms’lar Çaykovski’ler çalarken, ben programıma genç Türk bestecilerden iki yeni eser koydum. Mesela yakında okuldan arkadaşım Onur Özmen’e ait bir eserin dünya prömiyerini, Deniz Sever’e ait bir eserinse Türkiye prömiyerini yapacağız. İkisinin de 1. Senfoni’leri.

 
2011 Yunus Emre Oratoryosu Osnabrück kaydı da sizin için başka bir milat noktasıydı sanırım…
O kaydın hikâyesi de şöyledir: Almanya’daki o konseri bir kilisede İzmir Devlet Opera ve Balesi Orkestrası ve solistleriyle gerçekleştirmiştik. Saygun’un müziği aslında bizimle birlikte Batılıların da içinde bir şeyler bulabileceği bir yapıya sahip. Bir de Yunus Emre gibi olağanüstü bir âlimin böylesine evrensel sanatı işin içine girince, konser Almanya’da inanılmaz bir etki yaptı.

Türkiye’ye döndükten bir ay kadar sonra beni Almanya’daki menajerler aradı ve eseri kaydedip CD yapmak istediklerini söylediler. Bize kendi orkestralarını ve Osnabrück kenti Gençlik Korosu’nu tahsis edip, “Sadece solistlerinizi alın gelin,” dediler. Koro amatör bir kilise korosu olmasına rağmen, o kadar iyi çalışmış ki tüm oratoryoyu Türkçe sözleriyle olağanüstü başarılı söyledi. Hem genel provayı hem de orada verdiğimiz konseri kaydettiler.

Almanya’da Noel günü radyolardan hep Bach’ın Christmas Oratoryosu yayınlanır. Bizim Almanya’daki kaydımız Noel günü her zamanki Christmas Oratoryosu’yla beraber tüm Almanya’da yayınlandı. Ardından bu konser tüm Alman radyolarında yayınlandı ve orada CD olarak piyasaya çıktı. 2015 yazı sonundaysa A. K. Müzik bu CD’yi Türkiye’de raflara sundu.

 
Lütfi Kırdar’daki Çetin Emeç’in ölümünün 25. yıldönümü, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası - Maxim Vengerov konserinize gelmiştim… Vengerov’un şefliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Vengerov şeflik eğitimini yeni bitirmiş! Onun gibi aynı zamanda orkestra şefliği yapan büyük isimler arasında tenor Placido Domingo ve José Cura’yı sayabiliriz. Benim inandığım şu: Bu insanlar virtüozitelerinin de ötesinde aynı zamanda birer büyük müzisyen. Bana öyle geliyor ki çalabilecekleri her şeyi çaldıktan ve birlikte çalabilecekleri tüm orkestralarla çalıştıktan sonra yaratıcılığa devam edebilmek ve içlerinde kalanları aktarabilmek için başka kulvarlar seçiyorlar.
Vengerov’u provalarda da konser sırasında da izledim. Öylesine derin bir müzisyen ki sahneye çıktığında ona orkestra şefi olarak bakamıyorsunuz. Çünkü ortaya öyle bir sinerji çıkıyor, işin mayası öyle güzel tutuyor ki herkes bambaşka bir deneyim yaşıyor, bu deneyim de doğal olarak seyirciye geçiyor.

Aynı şekilde Fazıl da provalarımda işimin büyük yükünü üzerimden alır ya da Gülsin Onay Saygun Konçerto provamızda orkestra davulcusuna öyle iki şey söyler ki, kırk yıl düşünsem benim hiç aklıma gelmez. Öğrenciler böyle bilgiler edinebilmek için para verip Avrupa’da ustalık sınıflarına gidiyorlar. Biz ise elimizdekinin değerini bilmemekle ünlüyüz.
 

Sizin de beğeniyle takip ettiğiniz şefler olmalı.
Hep bir Claudio Abbado hayranıydım, halen de öyleyim. Müthiş bir müzisyen. Bir tür ermiş. Hele o Lucerne’de yönettiği son konserlerde sanki birazdan kanatlanıp gidecek gibi bir hali vardı. Ayrıca yeni nesilden Dudamel gibi ilgimi çeken ve merak ettiğim ezberbozan şefler var.

Karajan ve çağdaşları “Beethoven budur, Brahms şöyle çalınır,” diyen gelenekselci bir tarafı temsil ediyorlar. İkinci bir taraftaysa “Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz, aslında bu müzik zamanında şu enstrümanlarla böyle tınlıyordu” diyen büyük araştırmacı, müzikolog şefler var. Ama bir taraftan da Bernstein gibi adamlar var. Bernstein’dan bir Mahler dinlediğinizde o eser ne kadar Mahler ise bir o kadar da Bernstein’dır ve ne kadar Bernstein kokarsa koksun, Mahler eksilmez. Bernstein aynı zamanda büyük bir caz bestecisi ve bu tarafını onun yönettiği, örneğin bir Bahar Ayini’nde hissedebilliyorsunuz. İşte Latin kökenli Dudamel de aynen öyle bir şef. Ezberbozanları oldum olası sevmişimdir, size ayna tutarlar.
 

Orkestra-şef ilişkisi tangoya benzer

 
Peki Naci Özgüç nasıl bir şeftir? Prensipleri nelerdir?
Bence birer içki söyleyelim önce (kahkaha atar).
Bir liderin en büyük düşmanı egosudur. Aslında eğitimin yüzde 80’i egoyu eğitmektir. Egoyu eğitebildiğinizde önünüzde yaratıcılık ve samimiyet içeren büyük yollar açılır. Bir sanatçının olmazsa olmazlarındandır bu iki öge. Eleştiriye açık olmak ve bunun “tarzına” değil “içeriğine” odaklanabilmek erdemdir, özgüven göstergesidir. En büyük ve güçlü liderler bile korkarlar ve zayıf noktaları fark edildiğinde egoları onları “söylenen”den uzaklaştırıp “söyleyen”e düşman eder. “Söyleyen”le uğraşan da kendini yinelemeye mahkumdur. Üzgünüm çok örnek var. Şahsen ben, beni en ağır eleştirenlerden öğrendim en çok şeyi, onlarla kavga edeceğime egomla ettim, halen de sürüyor bu kavgam.
Çalıştırma yöntemlerine gelince: Bu orkestraya ve esere göre çok fark ediyor. Demin de dediğim gibi, eski usülden gelen büyük şeflerin izlediği yol şuydu: Önce bir eseri çok iyi hatmedecek, onun bütün detaylarına hâkim olup bunları gidip orkestraya öğretecektiniz. Müzisyenlerin sizden daha az şey bildiğini, o yüzden onların bilgi eksiklerini kapatmak gerektiğini varsayan bir yaklaşımdı bu. Ama ben hiçbir zaman bu yaklaşımdan yana olmadım, çünkü benim için bir orkestra zaten tek başına potansiyel bir yorumcudur. Karşınıza bir sürü deneyimli orkestra çıkıyor ve bu orkestraların o eserler hakkında en az sizin kadar bir fikri oluyor, belki de sizden fazla… Oradaki her üye tıpkı sizin gibi birer müzisyen. Bir kere bunu kabul etmek gerekiyor. Bunu kabul ettiğinizde protokol farklı gelişiyor.

Yorum sözkonusu olduğunda, benim burada yaptığım karşımdaki insana bir dil öğretmek değil, zaten o dili bilen birine bir şive/bir diyalekt öğretmek. “Ne” söyleneceğini besteci yazmıştır, biz yorumcuların işi “nasıl” söyleneceğine varmaktır. Tabii işin içine insan psikolojisi ve daha bir sürü faktör de giriyor: O eseri sezon açılışında mı çalıyoruz, ortasında mı, yoksa havaların ısındığı bahar aylarında mı; bir önceki konserde ağır bir eser mi çalınmış… Tüm bunlara göre şef olarak anında yöntem değiştirmek durumunda da kalabilirsiniz.

Özetle benim için önemli olan istediğim şeyi karşımdaki müzisyenlere yaptırmak değil, onların kendi yaptıklarına inanmalarını sağlamak. Aldığınız tepkileri çok iyi analiz etmeniz gerekiyor. Öksüren her hastaya aynı şurubu yazmayı bırakıp, doğru şuruptan emin olup bazen tepkiye göre dozunu ayarlamanız gerekebiliyor.

Aslında orkestra ile şef arasındaki ilişki tangoya benziyor. Tango maço bir danstır ama içinde despotluk yoktur. Hareketlere erkek karar verir, ama dansı kadın gösterir. Bu bir davettir, bir uyum meselesidir. Tabii bunlar burada söyleyebileceklerim, bazı sırlarımızı da orkestra sanatçılarının bilmesi gerekmiyor (gülümser).
 

Samsun’daki büyük yaprak dökümü

 
Geçtiğimiz nisan ayında Samsun Operası’nın başından ayrılmıştınız. Bu ayrılışın sebebi neydi?
Samsun Operası 2008’de Rengim Gökmen’in girişimiyle sıfırdan oluşturuldu. Ben de o sıralar Devlet Opera ve Balesi genel müzik direktörlüğü görevinde olduğumdan Samsun Operası’nın solist, koro ve orkestra üyesi alım sınavlarında jürideydim. Hattâ sınavların bir kısmını şahsen düzenledim ve Rengim Bey’in önderliğinde yaptığımız bu seçmelerle orada 120 kişilik bir kadro oluşturduk. Bu insanlar pek çok farklı şehirden, Samsun’da en az 6 yıl çalışma şartıyla gelmişlerdi ve sözkonusu süre Ocak 2014’te doldu. Doğal olarak da farklı şehirlere tayin olmak için başvurular gelmeye başladı, ama devlet yeni kadro için sınav açmıyordu. Hiç kan değişimi olmayınca da insanlar onları orada tutacak motivasyondan mahrum kaldı. Bunu dile getirdiğimizde de idaremiz çözüm üretecek adımlar atmadı.

İdareyle ayrı düştüğümüz bir nokta daha vardı. O da repertuvar seçimiydi. Türkiye’de kendi repertuvarına odaklanan operalar da vardır, sadece halk hangi esere daha çok gelir diye düşünenler de... Halbuki bu ikisinin ortasını bulmak gerek. İnsanlara kaliteli yeni eserler sunarak yeni beğeniler ve talepler oluşturabilirsiniz. Onları eğitebilirsiniz.

Sonuç olarak idare bir telefon ile görevimin sonlandırıldığını bana bildirdi. Pek çok genç sanatçı da benim gibi ayrıldı. Şimdi düşünüyorum da: Güncel ilişki zincirinde, ben, beni çok daha erken kovardım (güler).

 
Geçen yıl 6 Haziran’da TÜSAK yasa taslağının kabul edilmemesi için sunulan bildiriyi siz de imzalamıştınız. Bir klasik müzik sanatçısının muhalif duruş sergilemesi konusunda neler düşünüyorsunuz?
Yaptığımız çok evrensel bir iş. Kültürel olarak ortak bir dilden bahsediyoruz. Hepimiz neden İngilizce öğreniyoruz böyle güzel bir dilimiz varken? Tüm dünyayla ortak bir dil konuşabilelim; bilgi, düşünce ve kültür paylaşımında bulunabilelim, evrensele ulaşabilelim diye. Aynı şekilde bir senfoni orkestrası kurmaya kalktığınız zaman birbirinin dilini, kültürünü bilmeyen bir sürü insan aynı sehpalarda oturup o müziği çalabilirler. Çünkü keman Fransa’da da, Japonya’da da, Türkiye’de de kemandır. Çünkü bu başkasının müziği değil, tüm dünyanın müziğidir. Bilimsel olarak “klasik” olabilir, ama işlevsel olarak “evrensel”dir. Olimpiyatlar sözkonusu olduğunda ülkemizin şampiyonlarıyla övünüp, dünyanın birinci sınıf sporcularını –hem de bu sporlar geleneğimizde hiç olmadığı halde– devirdiğimizde, ülkece, toplumca onur duymuyor muyuz? O zaman neden bu iki yüzlülük? Neden Avrupa’da bir toplantıya gittiğimizde smokin giyiyoruz? Ne oldu bizim şalvarımıza? Ya da neden futbola destek veriyoruz, ata sporumuz cirit veya güreş varken?

Demek ki kendimizi evrenselleşmiş platformlarda başarılı görme kaygımız var.
Dolayısıyla Türkiye olarak orkestralarımızla, opera evlerimizle bu ortak dile dahil olmak dünya üzerinde gelişmişliğimizin bir göstergesi olacaktır. Biz bu ortak dili konuşabildiğimizi göstermeliyiz ki başka alanlarda da Türkiye ciddiye alınsın, sözü dinlensin. Bu felsefeyi sadece sanatçılar bazında değil, idareler bazında da oturtabilirsek tüm yapılanma iyi yönde gerçekleşir.

Tabii bu felsefenin önüne çıkan engeller, düşüncelerinizin farklı anlaşılması, itilip kakılmanız, haliyle bizi birer savaşçı, birer muhalif olmaya itiyor. Ama boşverin, muhalefet iyidir. Ateşi yaratan, hem yakan hem de yanandır.
 

Devlete bağlı sanat kurumlarının geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?
Asla TÜSAK taraftarı değilim. TÜSAK’ta sorunu çözmek yerine sorunun kaynağını toptan yok etme anlayışı var. Ama elbette içinde bulunduğumuz bu atıl sistem ve yasaların kesinlikle tekrar gözden geçirilmesinden yanayım. İçeride devinim arttırılmalı; iyinin, gencin, dinamiğin önde olduğu yeni bir sistem lazım.
Ülkemiz kendi sanat değerlerine sahip çıksa keşke. Lang Lang’ın hizmetine kendi devletinin özel uçak verdiği bir gerçekliğin karşısında, Fazıl Say’a yapılanlara bir bakın. Bu insanlar aptal da biz mi akıllıyız?
 
John F. Kennedy’yi kaybeden Amerikalılar o akşam teselliyi Beethoven’ın Eroica’sında bulmuştu
 
Klasik müziğin ülkemizde halen eğlence müziği olarak algılanması konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu algının değişebilmesi için neler yapılmalı?
Geçenlerde İdil Biret’in eşi Şefik Bey anlattı. İdil Hanım’ın Erich Leinsdorf ve Chicago Senfoni’yle konser vereceği gün Kennedy süikasti gerçekleşmiş. Orkestra yönetimi ve sanatçıları önce, iptal etsek mi acaba, diye düşünmüşler. Sonra orkestra yöneticisi şöyle demiş: “Babam öldüğü akşam ben bir klasik müzik konserinde teselli bulmuştum. Bence tüm halkın bu gece burada bu teselliyi bulmasını sağlamalıyız.” Böylece konseri yapmaya karar vermişler. Sadece senfoni programını değiştirip, Beethoven’ın Eroica’sının ağır bölümünü (Marcia funebre) çalmışlar.

Klasik Müzik eğlence değil kültür müziğidir, dinleyicisiyle farklı bir frekanstan buluşur. Bir tür ayindir. Yüzeysel hazlarla hitap etmez, derinde hissedilir. Kavgamız yas gününde yüzeysel zevklere biraz ara vermekse, düşmanınız klasik müzik değildir. Klasik müzik yasımıza saygısızlık değil, saygıdır. 

Kapak fotoğrafı: Volkan Kovancısoy

YORUMLAR


Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1 Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20