Konser-Opera

Salzburger Festspiele'den kısa kısa…

23.12.2015


Paylaş:

İki yılda bir gittiğim Salzburg Müzik Festivali’ni, bu yıl öğrencim Simge’yi dinlemek bahanesi ile önüne arkasına iki opera daha katarak izleme imkânı yarattım.
 
İlk akşam, Großes Festspielhaus’da en beğendiğim opera Der Rosenkavalier’i seyrettim. Sahnede Alman rejisör Harry Kupper’in art nouveau stilinde görkemli dekoru, seyircinin alkışlarla bırakmak istemediği, mezzo kanalından tanıdığımız şef Franz Wesler-Möst, kostümde de Hollandalı modacı Yan Tax yer alıyorlardı. Hepsi bir kombin içerisindeydi. Ama çağ 20. yüzyıl başına çekilmişti. Halbuki gerçek öykü Marie Therese (18. yüzyıl) döneminde geçer. 32 yaşında olan ve ’”Ben yaşlı bir kadınım” diye aryasını söyleyen kontes Marshallin ise bu yüzyıl için çok gençti. Öte yandan, deri pantolon takımlar giyen Octavian, mağaza vitrininden fırlamış gibiydi. 16 yaşındaki taptaze Sophie rolünde, pembe beyaz olması gerekirken, yerine Güney Afrika melezi, yeni parlayan bir yıldız, Golda Shultz oturtulmuştu! Esir alınmış gibiydi.


 
Neyse, operayı seyrederken mantık çalıştırmamam gerektiğini hep kendi kendime telkin etmişimdir zaten. Ama yazmadan da edemedim. Dekor tabii ki hareketli sahne ve arkadaki büyük Viyana ve Paris fotoğraf yansıtmalarıyla çok oyalayıcıydı. En sonunda 1930 model bir Ford Roadster  bile sahneye çıktı, Herr Von Faninal, Marshallin’i de alarak kaçtı gitti. Tabii ki gene kapısında bekleyen yeni bir delikanlı vardı. Kontes yalnız kalır mı?
 
Seslere gelince, 17 yaşındaki Octavian’da, erkek olmayı bir türlü beceremeyen Sophie Koch, kendisini ne kadar beğensem de, rolü icabı beni tatmin edemedi. Die Feldmarchallin’de Bulgar soprano Krassimira Stoyanova hem sesi hem oyunuyla herkesi büyüledi. Ten meselesinden rolüne oturmamış Golda, gerçekten altın sesli, yumuşacık ve sevimli bir Sophie’ydi. Hayatımın operası Der Rosenkavalier’de, sükut-u hayallarim bir bir düştü. Eserin buffa karakteri, her zaman göbekli, şişman tip, bas, baron Ochs auf Lerchenau, şimdiye kadar seyrettiğim en yakışıklı, baştan çıkarıcı, kaba saba ama bir o kadar da seksi Günther Groissböck’tü.
 
Kıştan ayırttığımız biletlere en arka sırada yer bulmamıza rağmen, önlerde oldukça sayıda boş yer vardı ve 2. perdeyi 6. sıradan izledik. Hayret ettim. Yönetimde bir boşluk mu var acaba? Yoksa dünya gerçek bir krize mi giriyor?
 
Kulağımda hayranı olduğum Viyana valsleri ile Strauss’un eşsiz melodileriyle, Wiener Philharmoniker’in yumuşacık tınısıyla, ertesi gün, inşallah sıkılmam tedirginliği ile, Verdi’yi dinlemeye gittim. Ama Muti bu! Sesler canavar gibi, gencecik bir orkestra –kendisinin kurduğu Cherubini Orkestrası– gayet dinamik, Muti hep genç zaten. Solistler olağanüstü. Seçimi harika. Ernani’de Francesco Meli’nin ağzıyla bir kuş tutmadığı kaldı. Şu an dünyanın en iyi tenorları arasında olmalı. Ölürken aldığı piano cümleler, sesini nasıl bir pozisyona soktuysa salonun her yerinden duyuldu. Salonda çıt yoktu. Seyirci dondu kaldı.
 
Donna Elvira’da yeni bir ses, Koreli Vittoria Yeo vardı. Büyük, yırtıcı, zaman zaman çok yumuşak olmayı da becerebilen bir yeni yetenek. Gene yüreklerimizi fetheden Kazak bas, Ildar Abrazakov ve Giovanna’da sesine cillop gibi oturmuş partisiyle aralarında sütun gibi çıkan sopranomuz Simge Büyükedes ve diğer yan rollerdeki İtalyan kadro… Bu kadar mı iyi olunur? Bir gün önce orkestranın volümü altında ezilen o dünya çaplı sesler nerede? Muti’nin kadrosu nerede? Şükür, kendimi müziğe ve seslere bıraktım, hayallerime karışan yok, saçma sapan zorlama dekorlarla dikkatimi dağıtacak, sinirlendirecek hiçbir unsur yok. Muti, teşekkürler… Zaten kuliste kendisini tebriğe gittiğimde Simge’ye ne kadar hayran olduğunu söyledi. Onun her zaman küçük, büyük rollerde, yanında demir leblebi gibi taşıdığı, güvendiği bir elemanı artık.
 
Hesapta olmayan bir orkestra bileti bulunca (hem de gayette ucuza!) ertesi günü Iphigénie en Tauride’ye gittik. Heyecan içersindeyim, Villazon, Cecilia, Maltman…


 
O da ne? Gene boş yerler var. Evet festival bu yıl pahalı biletleri satamamış! Salon şıklığın zirvesinde… Perde açıldı, hapishanede işkence görmüş can çekişen mahkumlar, PKK’lı mı desem IŞİD mi desem, tüfekli, bereli askerler, kadınlar Ümraniye’den fırlamış overlokçu kızlar gibi ve o zarif mi zarif Gluck’un müziği... Çelişkiler silsilesi başladı gene… En iyisi kadınlar korosuydu. Tek Cristopher Maltmann Barok stile hâkim ve saygılı söyleyiş şekliyle büyüledi. Son aryasınıda çıplak bir şekilde gırtlağına dayalı hançerle söyleyip, ablası Cecilia tarafından katledilmeyi bekleyerek, iyi bir performans sergiledi. En hareketli sahne buydu! Villazon’un sesi maalesef ameliyattan sonra küçülmüş, tizleri keçi gibi titriyor. Üzüldüm. Cecilia büyük bir tutku ile söylüyor, ama orkestranın hep altında kaldı.
 
Barok opera zor iş! Söylemesi de, sahneye koyması da…
 
Salzburg Festivali’nin bir amacı var, alışılmışın dışında insana tokat gibi çarpan yeni buluşlar ortaya koyuyor. Ama bir tokatı da ben yedim kapıdan çıkarken. Her üç gün de kapıda Suriyeli dilenciler olur mu? Hem de en acınası şekilde, sakatlar üstelik. Kimsecikler onları bir yere götürmüyor. Kapıda 12 Limuzin ve dilenciler ve de içeride boş koltuklar… Acaba tahtaları sallanıyor mu bu en prestijli festivalin? 

 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20