23.12.2015

Her sene AIMA’ya gitmek için en büyük nedenim İdil Biret ile çalışabilmektir. Ama bunun yanında, harika bir yerde, ülkenin her yanından, hattâ yurt dışından, değişik kültürlerden arkadaşlarla tanışmak, çalışmak ve tabii ki eğlenceli bir hafta geçirmek de var.
Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi AIMA’nın kurucusu değerli müzikolog Prof. Filiz Ali’nin istediği tam da buydu. Yani, genç müzisyenler için hem zamanlarını verimli geçirebilecekleri, hem güzel arkadaşlıklar edinebilecekleri bir yer sunmak. Haluk ve Tınçay Barutçuoğlu da bunu istemişti. Evlerini bir sanat evine dönüştürme hayallerini 2003 senesinde burayı AIMA’ya bağışlayarak gerçekleştirmişlerdi. Biz gençler de tam bunu istiyoruz, bir sanat evinde ustalarla çalışmak. Kısaca AIMA organizasyonu pek çok kişinin gerçekleşmiş hayallerinden oluşuyor.
AIMA’da ustalık sınıfları 1998’de yaylı çalgılar ve oda müziği çalışması ile başlamış. İlk kurulduğunda şimdiki AIMA evi yokmuş, onun yerine Boyner ailesinin Ayvalık’taki yazlıkları kullanılıyormuş. İlk kez Haziran 2005’te yaylı çalgılar dışında yeni bir enstrümana yer verilmiş ve Carlo Domeniconi ile gitar ustalık sınıfı açılmış. 2007’deyse İdil Biret ile piyano ustalık sınıfı açılmış.
AIMA’da geçirdiğimiz haftada ne kadar eğlensek de rahatça söyleyebilirim ki bu hafta aynı zamanda sabah kahvaltısıyla, çalışma ve yatma saatleriyle, kısacası her şeyiyle oldukça disiplinli bir şekilde geçmek zorunda ve geçiyor da. Sonuçta bu haftayı AIMA’da geçirmenin amacı eğitim. Hocamız İdil Biret olunca sorularımız da çok oluyor tabii ki. Neredeyse onun bildiği tüm bilgileri hemen öğrenmek istiyorsunuz. Tabii bu mümkün olmasa da ben en azından merak ettiğim ve sizlerin de merak edeceğinizi düşündüğüm birkaç sorunun cevabını aldım kendisinden.

Bir haftanız nasıl geçiyor?
Belirli bir programım yok, her hafta farklı geçiyor. Bir resitalim varsa, bir orkestra eseri çalıyorsam, çaldığım eserlere göre çalışma saatlerim de değişiyor, genelde de bir haftam çalışarak geçiyor. Çalışmam yoksa kitap okuyorum, yazın yüzüyorum.
AIMA’daki bir haftam ise çok zevkli geçiyor. Buradaki gençlerden bazen yeni düşünce tarzları, çok ilginç şeyler duyuyorum. Bu çok hoşuma gidiyor, çok keyifli bir şey. Bu çalışmalar her bakımdan herkese yeni ufuklar açıyor. Bu benim için de böyle.
Siz uluslararası düzeyde bir piyanist olarak kimleri dinliyorsunuz?
Çok iyi icralar var. Benim sevdiğim daha çok 1900’lerden itibaren 1960’lara kadar olan icralar. O icralar mükemmel. Bugün hakikaten herkes çok temiz çalıyor, eskiden öyle çok temiz çalma yoktu. Plak çıkmadan önce çok yanlış notaya basılırmış mesela. Annie Fischer bu konuda diyor ki: “Biz çok yanlış notaya basardık, ama o zaman bizim için ifade çok önemliydi.”
Şimdi kimse hemen hemen hiç yanlış notaya basmıyor, pırıl pırıl işler çıkıyor, fakat eskisi gibi incelikler pek yok. Bence bu bir eksiklik. Eskiden bakıyorsunuz ufak detaylarla heyecanlanıyorsunuz, aman neler neler duyuyorsunuz, ne nüanslar ne renkler var o icralarda. Stauber’in plaklarını ya da Gieseking’in kendisini dinlediğim zaman ya da Backhouse’ta bu nüans ve renkleri duyuyorum... Hepsi büyük bir hatıra... Rahmaninof’u dinlediğim zaman hakikaten farklıydı. Fakat o zamanlar, bugünkü kadar tanınmamış olan o insanları şimdi dinlediğim zaman görüyorum ki fevkalade çalıyorlar.
Şimdi ise herkes bir efekt yaratma peşinde. Bu ise problemlere yol açıyor. Belli yerlerde bu elbette olabilir ama her şeyi efekte bağlarsan çok üstünkörü olur. “Ben bunu böyle istedim, böyle oldu” diye bir şey yok. O zaman kompozitörü hiçe saydığın anlar da olmuş oluyor.