SÖYLEŞİ

Rahşan Apay'ın Yeni Dünya'sı

21.04.2016


Paylaş:

Prof. Reşit Erzin’le çellistlik kariyerine ilk adımını atan ve artık yeni evi Amerika’da konserler vermeye hazırlanan, Andante dergisi eski röportörü Rahşan Apay ile prömiyerlerle dolu 13 Nisan 2016 Ankara Festivali konseri öncesi, Festival Özel Eki için internet aracılığıyla görüşmüştük. İşte o gönülden, sıcacık, yer yer de “acı ama gerçek” minvalinde vurucu yanıtlarla dolu röportajın tam metni...
 
Söyleşi: Sanat Deliorman

Yine prömiyerlerin olduğu bir konser buluşmasında bizlerle olacaksınız. Aynı konser içinde biri Türk biri Litvanyalı iki bestecinin prömiyerini gerçekleştirmek sizce de hassas bir terazinin iki kantarına eşit ağırlık yerleştirmeye benzemiyor mu?

Tesadüf mü yoksa kader mi bilemiyorum ama aslında her iki eser de birbirlerinden haberleri olmadan aynı şeyden söz ediyorlar: Varlık ve yokluk…

Presence’ı, geçen sene kaybettiğim annemle birlikte 2012’de İstanbul Festivali’nde, Aya İrini’de Sol Gabetta’dan dinlemiştik ve ikimiz de adeta büyülenmiştik. Eser bitip de alkışlar başladığında annem bana dönüp şöyle demişti: “Bu eseri bir gün kesinlikle çalmalısın.” Presence insanın yokluktan varlığa ve yeniden yokluğa dönüşünü anlatıyor. Eserin isminin Türkçe karşılığı “Varlık” demek zaten.

“Crying Wall” ise Ağlama Duvarı’na doğru bakan bir çellistin hissettikleri üzerine bir eser. Bir insanın kendi en sessiz yerinde durup bütün dünyayı dinlemesini, haykırmasını, isyan etmesini, dünyanın evrendeki yerini, dönüşünü ve sonunda insanın sessiz kabullenişini anlatıyor.

Aslında Ankara Müzik Festivali’ndeki konsere teraziye iki farklı eser koymak olarak değil “ikinin bir”de buluşması olarak bakıyorum. Bu konçertoları festivale taşıma fikrimi destekleyen Sayın Şefik Kahramankaptan Bey’e sonsuz teşekkürlerimi sunmak isterim.


Burak, insanî vasıfları yüksek, kalbi ve ruhu sağlam olan bir insan


Şef Burak Tüzün’ü bize bir solist gözüyle anlatabilir misiniz?

Burak Tüzün ile dördüncü kez aynı sahnede olacağız. Ne ilginçtir ki daha önce de N. C. Andel’in Çello Konçertosu’nun dünya prömiyerini ve kaydını birlikte yapmıştık. Şimdi yine bir dünya prömiyeri ve Ankara prömiyeriyle sahnede buluşuyoruz. Burak, sırtınızı güvenle yaslayabileceğiniz, sizi ve müziğinizi rahat ettirmek için her türlü stres faktörünü üzerine alabilen, müziğin ne demek istediğini çok iyi okuyabilen, besteci ve solistle iyi diyalog kuran, araştıran, disiplinli ve istediği sonuca pozitif yollardan ulaşmayı seven biri. Tabii bunda kişiliğinin çok etkisi var. Burak, insanî vasıfları yüksek, kalbi ve ruhu sağlam bir insan olduğu için müziğini seslendirirken kullandığı araçlar da ilgi, bilgi, donanım, disiplin, güven, saygı, tevazu ve sevgi oluyor. Bu da onu farklı kılıyor.

Her solistin kendi stilini ve sesini bulmasında kilit rol oynayan bir ya da birkaç dönüm noktası vardır. Sizin dönüm noktalarınız hangileriydi? İdolleriniz oldu mu?

Çocukluğumdan beri söylediğim tek bir şey vardı: Güzel ve müzik dolu çalmak istiyorum. İçimden gelen bu dürtü daima güzel ses aramama neden oldu. Her şey kendi doğal sürecinde ilerledi. Beni geliştiren noktalar, verdiğim konserlerdi. Hiçbir zaman idollerim olmadı, ama dönem dönem çok etkisinde kaldığım sanatçılar oldu.


Bugüne kadar solistlik kariyerinizin yanı sıra dergi yazarlığınız ve radyo programı tecrübeleriniz olmuş. Bundan böyle sizi yine sahne dışında benzeri faaliyetlerle karşımızda görecek miyiz?

Diyebilirim ki, çocukluğumdan beri yazıyorum. Not tuttuğum defterlerim, kalemlerim hep vardı. Yazmayı çok seviyorum. Bu tutkum, o zamanlar TRT’nin müzik prodüktörü olan Caner Beklim ve Serhan Bali ile hayat buldu. TRT Radyo-3’te “Gökyüzü Damlaları” adıyla program hazırlıyor ve aynı zamanda da Andante dergisinde yazılar, röportajlar yazıyordum. Çok yorucu, ama muazzam keyifli zamanlardı. Farklı kulvarlardaki insanların hayatlarını incelemek, bu farklılıkları dinleyicilerle ve okuyucularla paylaşmak, çok öğreticiydi. Hâlâ da en çok otobiyografiler ilgimi çeker. Hayata kim nasıl, ne kadar dokunmuş, ne bırakmış, ne kadar keyif alarak yaşamış? Önemli olan şeyin, hayatı kaçırmadan, tadıyla ve değeriyle yaşabilmek olduğunu düşünüyorum.

Önümüzdeki dönemler için evet farklı projeler olacak inşallah. İki kitap fikri var. Taslakları bitti. İlki daha içsel, arayan, sorgulayan bir kitap. Diğeriyse daha güncel, bir yemek kitabı. Mutfak ve yemek kültürüne meraklı olduğum ve aynı zamanda da prediyabetik olduğum için, bu süreçte pek çok farklı lezzetler denemek ve yaratmak durumunda kaldım. Bu yüzden benim gibi şeker ve karbonhidratla ilgili sorun yaşayan pek çok insana lezzeti ıskalamadan neler yiyebilecekleri konusunda yaratıcı çözümlerden oluşmuş minik bir el rehberi hazırlamak düşüncesindeyim.

Bunun dışında yine kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak, vücudumuzu enstrüman çalmaya karşı nasıl daha dirençli hale getirebiliriz ve sakatlıklardan mümkün olduğunca nasıl koruyabiliriz konusu üzerinde çalışıyorum.

Sanatın, enstrüman çalmanın spor disiplininden hiçbir farkı yok. Bu konuyu enstrümantistler olarak atlıyoruz. Oysa kolumuz, omzumuz, sırtımız, parmak uçlarımız, bileklerimiz tamamen kas dokusu, sinirler ve bağ dokusundan ibaret. Hangi hareketlerin ters olduğunu, hangi hareketlerin bizi daha güçlü kılacağını bilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu konuyla da ilgili gençlerle ve öğrencilerimle çalışmalar yapıyorum ve ileride bu araştırmamın alanını daha da genişletmeyi düşünüyorum.

Ayrıca az önce kısaca değindiğim gibi, beslenme de çok önemli. Şeker en önemli konu. Vücudunuza aldığınız şeker ve miktarı sizin her türlü performansınıza etki ediyor.

Kendim uzun yıllardır irili ufaklı çeşitli sakatlıklar ve tedaviler yaşadım. Artık sebeplerini biliyorum. Beslenmenin nöropatik sisteme nasıl etki ettiğini, yanlış beslenmenin nasıl da sinir ucu zaafiyetine sebebiyet verdiğini örnekleriyle gördüm. Yanlışı teknikte değil, yaşam kalitemizde aramalıyız bazen.
 

Cehaletin medeniyete, medeniyetin haklara, haklarınsa insanlara kucak açtığını gördük


Anladığımız kadarıyla artık Amerika’da yaşıyorsunuz. Size bu kararı aldıran sebep neydi? Bir viyolonsel sanatçısı olarak Amerika’daki deneyimlerinizi paylaşır mısınız?

Evet Amerika’ya taşındık. Bize bu kararı aldıran sebep, eşim Armağan Durdağ’ın Arizona Üniversitesi’ni kompozisyon doktorası yapmak üzere tam burslu olarak kazanmasıydı. Armağan, yüksek lisans derecesini de Amerika’da Memphis Üniversitesi’nde Kamran İnce ile almıştı. Oradaki eğitimini bitirdikten sonra Türkiye’ye gelerek biraz nefes almak ve Türkiye’yi, İstanbul’u, Anadolu’yu yaşamak istemişti. Fakat kısa bir süre sonra ailemizi derinden etkileyen bir süreç başladı bizim için. Annem mide kanserine yakalandı. Bizim için zorlu, manevi olarak dönüşüm geçirmemize sebep olan bir dönemdi. Ardından annemi kaybettik. On gün içinde babam İstanbul’daki evimizi kapatıp Ayvalık’a yerleşti. O da çok yorulmuştu. Kısa bir süre sonra da Armağan’ın Arizona Üniversitesi’ni tam burslu olarak kazandığı haberi geldi. Yani her şey o kadar ardı ardına ve hızla gelişti ki… Bir anda içimize şöyle bir his doğdu: Evet, gitmeliyiz. Her şeyden biraz uzaklaşmalı ve kendimizi yeniden inşa etmeliyiz.

Çok yorgunduk ama inançla ve dirayetle kısa bir süre içinde tüm bürokratik süreçleri halledip, evimizi bir depoya yerleştirip, elimizde sadece notalarımız ve bir viyolonselle Amerika’da bomboş bir eve geldik ve şunlar oldu: Eş, dost gitti etraftan. Arizona çok uçsuz bucaksız, alabildiğine sakin bir yer. Konuşmalar, suskunluklara bıraktı yerini. Günler, geceler tersine döndü. Denizler dağlara, kışlar yaza, asfaltlar kuma, gökdelenler gökyüzüne bıraktı yerlerini. Cehaletin medeniyete, medeniyetin haklara, haklarınsa insanlara kucak açtığını gördük.

Medeniyetin hayatı nasıl kolaylaştırdığıyla ilgili minik bir anektod paylaşmak isterim sizlerle. Bundan birkaç ay evvel burada Tucson Senfoni Orkestrası’nın açılış konserine gittik. Herkes şık. Salon ağzına kadar dolu. Program tam 20:00’de başladı. Sahneye önce orkestra müdürü çıktı ve güzel bir açılış konuşması yaptı. Öncelikle bütün bağışçılara teşekkür etti ve bağışçılardan ayağa kalkmalarını rica etti. Manzara inanılmazdı, çünkü neredeyse salonun hepsi ayaktaydı! Gözlerimize inanamadık. Orkestra bağışla yürüyordu ve herkes yaşadığı şehrin senfoni orkestrasına bağışta bulunuyordu. Kimi 20.000 dolar, kimi 200 dolar ama herkes katkıda bulunuyordu. Herkes birbirini alkışladı. Biz de koltuğumuzdan imrenerek baktık ve alkışladık...

Hayatın Türkiye’de pek de keyifli olmadığını görüyoruz ve bunca yaraya, acıya rağmen “panzehrimiz” olan sanatı ayakta tutmaya çalışan herkes birer nefer olmuş durumda. Büyük kuvvet ve gayretle. Üstelik panzehrin, zehir olduğunu zanneden zihinlere karşı büyük bir mücadeleyle.

Kendimize bir eleştiri yapmak istiyorum hem de haykırarak! Biliyor musunuz buradaki herkes benim Klasik Türk Müziği çalabildiğimi düşünüyor. Çünkü ben bir Türk’üm! Türkiye’den geliyorum ve tabii ki kendi kültürümü doğal olarak cebimde taşıyorumdur onlara göre… Çalamadığımı, bilmediğimi söyleyince yüzüme nasıl hayretle bakıyorlar biliyor musunuz? “Ben sadece klasik Batı müziği eğitimi aldım. Sizler gibi Haydn, Mozart, Beethoven çalıyorum. Hattâ sizler gibi çalabilmek için nasıl katı bir disiplinden geçtim bir bilseniz” diyorum, içimden!

Dünyadaki çağdaş müzik akımlarını takip etmeyen, kendi toprağının kültürüne sırt çevirerek yazan, çalan bir avuç “elit” insanlarız

“Türk Müziği bilmiyorum çünkü benim ülkemde kendi müziğim aşağılanır, hor görülür. Hattâ Türk Müziği icra edenler de aşağı görülür benim ülkemde” diye anlatmalı mıyım sizce? Ya da “Bütün ömrümüzü size benzemeye çalışmakla geçirdik” diye? Sadece Haydn, Mozart çalmayı maharet saymış, kendi kültürüne yozlaşmış bir neslin çocukları olarak, halen çağdaş müziği kakafoni yazmak zanneden, dünyadaki çağdaş müzik akımlarını takip etmeyen, kendi toprağının kültürüne sırt çevirerek yazan, çalan bir avuç “elit” insanlarız.

Nerede açık fikirler? Nerede araştırma projeleri? Nerede konservatuvarlarda çağdaş müzik performansları? Nerede yeni müzikler? Nerede Türk Müziği dersleri? Nerede Itri’ler, Dede Efendi’ler? Nerede o sonsuz derya makam bilgisi? Ne kadar acıklı, ne kadar üzücü…

Oysa dünya, tüm kültürlerin renkleriyle, baharatlarıyla kaynayan kocaman bir tencere. Hangi yemek başka bir malzemeyle karışmadan lezzetlenebilir söyleyebilir misiniz? Dünya halkları ve kültürleri birbirinin aynı olmaya başlarsa nasıl nefes alabiliriz bu tek renkli ve tek sesli dünyada? Hangi kültüre, hangi coğrafyaya daha aşağı diye bakabiliriz? O zaman niçin bunca turistik seyahat?

Doğduğumuz coğrafyaya sahip çıkalım. Çok az kaldı hepimizin sadece Survivor izleyip, McDonalds yiyip, yüksek gökdelenlerde oturup, Cuma günleri “casual” giyinip, Happy Hour partileri düzenleyip, mikro-dalga fırında hazır yemekler pişirip, yalnız yaşamlara gömülmesine. Çok az kaldı.

Amerika’nın, elbette ki her ülkede olduğu gibi eksi tarafları var. Asla Amerikan hayranı olan biri olmadım, olanlara da acıyarak bakıyorum. Fakat, aynı zamanda her türlü yaratıcı fikrin yeşermesine de izin ve olanak veren bir ülke. İnsanların birbirine olan nezaketini, yeni fikirlere olan esnek yaklaşımlarını, sağladıkları olanakları, çalışan herkesin işini ciddiye almasını, özgür düşünce yapılarını, her şeyin kolay olmasını, sanatçıları toplumda farklı yerde konumlandırmalarını etkileyici buluyorum.

Yakın zamanda burada da konserlerim başlayacak kısmetse. Bu yıl içinde Texas, Washington, Los Angeles, Tucson ve Memphis’te konserlerim olacak. İsteyenler internet sayfamdan da takip edebilirler. www.rahsanapay.com


Armağan’la tanıştıktan sonra önümde sonsuz bir deryanın kapısı açıldı



Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası ile "Roxana" Viyolonsel Konçertosu dünya prömiyeri sonrası
eşi Armağan Durdağ ve şef İbrahim Yazıcı ile


Armağan Durdağ ile olan müzikal birlikteliğinizi tarif edebilir misiniz? Size ve rahmetli annenize yazdığı eserleri de düşünürekten soruyorum.

Müzikal ve de kişisel olarak Armağan’la tanışmam, hayatımın en önemli dönüm noktalarından biridir. Öğrencilik yıllarımdan itibaren çaldığım her eserde eğer imkânım varsa eserin bestecisiyle konuşarak, eserini anlamaya, niye yazdığını ve nerede neyi anlatmak istediğini öğrenmeye çalıştım. Böyle bir şansım olmadığındaysa bestecinin özel yaşamıyla ilgili olabildiği kadar çok bilgi toplamaya çalıştım. Çünkü biliyordum ki yeni bir eseri ortaya çıkarmak için bestecinin düşüncelerine ve fikirlerine hâkim olmak gerekiyordu. Armağan’la tanışmadan önce bu prensiple hareket ediyordum, fakat çağdaş müzikler hakkındaki bilgim çok azdı. Ne kadar besteci ve fikirleri hakkında bilgi toplasam da benim yeni müziği icra bilgim o kadar da geniş değildi. Her şeyi en iyi bildiğime, eskiye benzetmeye çalışıyordum. İçlerinde romantik bir cümle arıyor, agresif yerleri sadece Şostakoviç kadar çalabiliyordum.

Ancak Armağan’la tanıştıktan sonra sonsuz bir derya olan yeni müziklerin, yeni icraların, yeni bestecilerin kapısı açıldı önümde. Az önce de söylediğim gibi, illa kakafonik müzik olması gerekmeyen, atonaliteyi özünde hazmedip, onu da aşmış, 21. yüzyılın çağdaş müziklerinden bahsediyorum. Ülkemizin her şeyi 70 yıl geriden takip ettiği bakış açısındaki çağdaş müziklerden bahsetmiyorum. Avrupa ekolünü, Amerikan ekolünü, Doğu-Batı sentezini, Uzakdoğu müziklerini, İskandinav ülkelerinin müziklerini, yorum tekniklerini, bugün bir bestecinin nasıl bestelediğini, nasıl yaşadığını, neler biriktirdiğini, hangi içsel süreçlerden geçtiğini, vb. hepsini Armağan’dan ve onun yakın çevresinden, hocalarından ve besteci arkadaşlarından bizzat görerek, seminerlerine katılarak, sohbetlerinde bulunarak deneyimleyebildim. Bu kişiliğime ve performanslarıma çok şey kattı. Yeni müzikleri, kendi içlerindeki yolculuklarında, oldukları gibi kabul etmemi ve kendimden ziyade, eserlere odaklanmamı sağladı.

Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursam, bu birlikteliğin doğal olarak ürünleri yıllar öncesinden ortaya çıkmaya başladı. Yıllar önce yazıldığından beri birçok kere çaldığım, viyolonsel ve piyano için Kâtibim Çeşitlemeleri, tüm meslektaşlarıma önerdiğim, dinleyiciyi son derece kavrayan ve heyecanlandıran bir eserdir. Onun dışında, Armağan’ın 2013’te bana ithaf ettiği “Roxana” Viyolonsel Konçertosu’nun dünya prömiyerini, İbrahim Yazıcı yönetiminde Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestrası’yla yaptıktan sonra, kendileriyle bir kere daha olmak üzere, Antalya Devlet ve Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestraları dahil toplamda 4 defa seslendirdim ve CRR Orkestrası ile CD kaydını gerçekleştirdim.

Önceki yıllarda, Ahmet Adnan Saygun ve Necip Celal Andel viyolonsel konçertolarını kaydetmiştim. Şimdiyse, “Roxana” Viyolonsel Konçertosu ile Türk konçertoları dağarcığına kendi çapımda bir hazine daha kazandırmanın mutluluğunu yaşıyorum. Son olarak, Armağan’ın annemin arkasından yazdığı “Anne” isimli yaylı çalgılar orkestrası için eseri, tamamen benim müzikal kimliğimin dışında, kişisel sebeplerle yazılmış, anneme ve kaybedilen tüm annelere ithaf edilerek geçen sene, dünya prömiyeri Orkestra Ankara tarafından 32. Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde, ne tesadüftür ki bu sene benim çaldığım tarih ile aynı tarihte, yine 13 Nisan’da yapılmıştı.  

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1 Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20