SÖYLEŞİ

Benim için bu enstrümanı çalmak hayatın ta kendisi

12.11.2018


Paylaş:

TED Ankara Koleji’nde başlayan trompet eğitimini Borusan Müzik Bursu’yla ABD’de Eastman School of Music’de yaptığı doktorayla tamamlayan Arda Cabaoğlu, müzik kariyerini New York’ta ve İstanbul’da sürdürmeye devam ediyor ve birçok özel çalışmaya imza atıyor. New York’un aranılan trompet sanatçısı ve eğitimcisi Arda Cabaoğlu’yla trompet kariyeri ve günümüzdeki aktif çalışmaları üzerine konuştuk.
Fotoğraf: Carla Pivonski
 

Trompetin sesini ilk duyduğunuzda ne hissetmiştiniz? Sizi bir ömür kendisine bağlayan bu enstrümanın sizin için en önemli özelliği nedir?
 

Trompetle ilk tanışmam; TED Ankara Koleji’nde okuduğum dönem annemin beni yine CSO’nun konserine götürdüğü bir cuma günü Trompet Devlet Solist Sanatçısı Erden Bilgen’in, besteci Nejat Başeğmezler’in kendisi için yazdığı, Sinfonietta eserini şef Gürer Aykal yönetiminde bir konseri izlememle başladı. O kadar etkilendim ki hemen okulun bandosuna yazılarak mesleğime ilk adımı atmış oldum. Daha ileriki yıllarda Erden Bilgen’le profesyonel müzisyenliğe adım atmam, ailemin motivasyonu ve desteği beni bu konuda cesur ve azimli olmam gereken profesyonel bir hayata başlatmıştır.
 

İnsanlık tarihine dönüp baktığınızda trompetin birçok medeniyet tarafından kullanıldığını ve en eski enstrümanlardan biri olduğunu görüyoruz. Dünyadaki bütün dinlerde yer aldığı gibi, tarihteki sanat eserlerinde meleklerle resmedilen ve adaleti simgelemesiyle bilinen bu enstrümanın bir icracısı olmak benim için çok mutluluk verici. Adaleti simgelemesinin nedenini bu enstrümana başladıktan sonra çok daha iyi anladım. Kendinize karşı çok dürüst olmanızı gerektiren ve bütün duyarlılığınızı kullanarak hassas çalışmanızla yıllarınızı vererek sürdürmeniz sonucunda geliştiğiniz bir müzik enstrümanı trompet. Trompetin sesinin dünyadaki en güçlü enstrümanlardan biri olması, çalanın saklanmasına izin vermez. Neyi, neden ve nasıl çalmanız gerektiğini çok iyi bilmenizi gerektiren bu enstrümanı öğrenme sürecinde de sadece müzik ve performans değil, derin bir dünya görüşüne sahip olan donanımlı bir birey olmanız gerekiyor. Benim için bu enstrümanı çalmak hayatımın ta kendisi.

 

Türkiye’deki eğitiminizden sonra Borusan Müzik Bursu’yla Eastman School of Music’te doktora eğitiminize başladınız ve eğitim amacıyla dünyanın bir ucundan diğerine gittiniz. İzinizden gitmek isteyebilecek müzisyenler için bu süreçten bahseder misiniz?
 

Bu konuda şanslıyım ama kendi şansımı da kendim yarattım diyebilirim. Bana bu eğitim sürecinde başarımdan dolayı en büyük desteği sağlayan kurum Borusan Kocabıyık Vakfı ve gittiğim okullardan verilen burs destekleri oldu. Ülkemizde veya dünyada birçok kişiye çok soyut bir hayal gibi görünebilecek bir mesleği yapmak isteğimi koruyarak, eğitimimi doktora seviyesinde tamamladım. Sadece merakımın ve kalbimin doğrultusunda çok çalışarak mesleğimde Avrupa ve ABD’de en yüksek diplomalara sahip oldum. 

Türkiye’de Erden Bilgen’le öğrenimim sürecinde bütün dünyadan haberim oldu. Kısaca benim dalıma ait dünyada ne var ne yok araştırdığım bir süreçti. Bir trompet konçertosunun 70-80 tane yorumunu bulup dinliyordum. Bütün müzik kütüphanelerinde ne var ne yok biliyordum, mümkün olduğunca yararlanıyordum.

Kendime trompeti çalışımı daha çok geliştirebileceğim, aynı zamanda dünyadaki müzik bilgilerini de derinlemesine öğrenebileceğim bir ortam arıyordum. Erden Bilgen’le İTÜ MİAM’daki yüksek lisans çalışmalarımdan sonra, o dönemde trompet çalışını çok beğendiğim (bütün Montreal/Dutoit kayıtlarındaki solo trompetçisi ve solist) ve trompet metodundaki (The Buzzing Book) bilgilerle ilgimi çeken ve kendisinden öğrenebileceğim birçok şey olduğunu hissettiğim James Thompson’la çalışmak üzere doktora eğitimim için Eastman School of Music’e başvurup birçok kişi arasından kabul edilen iki kişiden biri oldum. İTÜ MİAM’daki okulumuzun kurucusu ve besteci Kamran İnce de Eastman School of Music mezunudur. Şans eseri Borusan Müzik Bursu başvurusunda bu okulun adı da listede yer alıyordu. Borusan Müzik Bursu’nu kazanarak ABD’ye gitme şansını elde ettim.

 

Efsanevi trompet sanatçısı Håkan Hardenberger’le çalışmak için ABD’deki doktora eğitiminize ara verdiniz ve Hardenberger’in daveti üzerine İsveç’te Malmö Müzik Akademisi’nde kendisiyle çalışma imkânı buldunuz. Uzun zamandır hayaliniz olan bu çalışma nasıl bir deneyimdi?
 

Håkan Hardenberger’le Akbank Oda Orkestrası sezon konserinde şef Cem Mansur yönetiminde çaldıkları konser ve provalar sırasında tanıştım. Kendisi için çalmak istemiştim ama çok yoğun olduğu için beni reddetmişti. Eastman’da James Thompson’la da çok iyi arkadaş olan Håkan Hardenberger’le doktora programına başladıktan sonra 2009 yaz aylarında Chosen Vale Uluslararası Trompet Semineri’nde tekrar buluştuk. Ne yazık ki Temmuz ayında aramızdan ayrılan ünlü pedagog, trompetçi, besteci ve Los Angeles Filarmoni’nin emekli solo trompetçisi Thomas Stevens için çaldığım bir masterclass sonrasında müziğime yaklaşımımdaki kaliteyi Håkan Hardenberger’e benzetmiş, Håkan Hardenberger de seyircilerin arasından beni dinleyip bu performans sonrasında bana İsveç’teki trompet sınıfına girmemi ve kendisiyle çalışmamı kendisi gelip teklif etti. Thomas Stevens aynı zamanda Håkan’ın trompet öğretmeniydi, kendisi benim hayatımı değiştiren bir isimdir, saygıyla anıyorum.
 

ABD’deki doktora eğitimime ara vererek 2010-2013 yılları arasında İsveç’e gittiğimde çok farklı ve özel bir eğitimin içinde kendimi buldum. Eastman’daki doktora programı gibi analitik teori ve müzik tarihi gibi dersler yoktu. Üç ana profesörüm vardı Håkan Hardenberger: trompet teknik ve icra, Bo Nilsson: trompet teknik, Olle Sjöberg: yorumculuk. Håkan Hardenberger ve Bo Nilsson’la yaptığım dersler genellikle sabah 9’dan akşam 4-5’e kadar profesörle birebir yapılıyordu. Toplam beş kişilik bir trompet sınıfıydı. Bir dönem altıya çıkan sayı sonrası Bo Nilsson şikayet ediyordu. Oysaki Eastman’da toplam 20 kişiydik. Özel eğitim derken bunu bu şekilde bir örnekle vurgulamak isterim.
 

Mesleğimizin gelişimini hayat boyu sürdürebilmemiz için edinmemiz gereken temel prensipler üzerine yoğunlaştık. İcracı olarak teknik ve müziği birlikte öğrenip icracının kendisini tamamen unutup ve çıkardığın ses olmayı amaçlayan bir eğitimdi. Bazen de nota sehpasını sahnede nerede durduğunu bile sorgulayan detaycı ve kişisel gelişime öncelik veren bu eğitim beni çok geliştirdi.
Her gün yeni bir deneyimdi ve birçok zinciri kırıp attırdılar bana İsveç’te.

 

Her ay bir orkestrayla konser projesinde çalmamız gerekiyordu. Okul tarafından çağrılan ünlü bir orkestra şefiyle aynı gerçek profesyonel yaşamdaki gibi bir hafta boyunca prova yapıp biri Malmö’de ve biri de turneyle gidilen başka bir şehirde iki konser veriyorduk. Bu sayede öncelikle solo, oda müziği ve orkestra trompetçisi olarak birçok önemli konserde çalma fırsatı buldum. Kendi resitalimi tarihi Malmö Rådhuset’te Nisan 2013’te verdim. Okul orkestrası eşliğinde ve değişik oda müziği kombinasyonlarıyla halkın inanılmaz ilgisinin olduğu ve benim için unutulmaz bir konserdi.
 

İsveç’te okuduğum dönemde Almanya’da Rheinfelden’de yaşayan, Bad Säckingen’deki Trompet Müzesi’nin kurucusu ve en önemli trompet tarihçilerinden Edward H. Tarr’la Barok (üç delikli) ve natür trompet ve bütün trompet tarihi ve yorumculuk üzerine haftalarca çalışma fırsatım oldu. Ayrıca Avusturya’da European Brass Ensemble’a davet edilen ilk ve tek Türk olarak onlarla yaz aylarında konserler verme şansım oldu. Viyana Filarmoni birinci trompetçisi Hans Gansch bizimle birlikte çalıyor, Berlin Filarmoni’nin emekli trompetçisi Thomas Clamor şefliğimizi yapıyordu. Solistlerimiz arasında Gansch dışında, Mnozil Brass, James Morrison gibi isimlerle konserler verme ve festival öncesinde ve sonrasında zaman geçirme şansını buldum.
 

Malmö’deki sınıfım ve iki profesörümle (Bo Nilsson ve Olle Sjöberg) Borusan Müzik Evi’ne gelip 2013 Nisan ayında sekiz trompet olarak bir konser de verdik. Aynı hafta boyunca Türkiye’deki genç meslektaşlarıma ücretsiz master class düzenlemiştim. Birçok eserin dünya ve Türkiye prömiyerini yapma fırsatımız oldu. İsveçli bütün arkadaşlarım Türkiye’yi çok seviyorlar. Fenerbahçe ve İsveç’in renkleri aynı. Şu anda Malmö Müzik Akademisi trompet stüdyosunda duvarlarda üç tane FB atkısı ve birlikte Türkiye’deki resimlerimiz asılı. Çok özlediğim bir ortam, umarım yakında çok daha fazla konser organize edebiliriz oradaki arkadaşlarımla birlikte. 
 

Doktoranızı Eastman School of Music’de 2016 yılında tamamladığınızdan beri New York’ta yaşıyorsunuz ve burada aktif olarak trompet solistliği ve oda müziği müzisyenliği yapıyorsunuz. Amerika ve İsveç’teki eğitim deneyimlerinizin müzik kariyeriniz üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?
 

Dünyadaki en kapsamlı doktora eğitimlerinden birisi Eastman School of Music’te. Sizlere nasıl bir etkisi olduğunu göstermek için sanırım eğitimimin kapsamı hakkında yazmam gerekecek: Patrick Macey’le Rönesans, Paul O’Dette’le Barok dönem müzik tarihi ve uygulamaları, Ralph Locke, Roger Freitas, Michael Ruhling’le 19. yüzyıl Performans uygulamaları ve Klasik Dönem, Ellen Koskoff’la etnomüzikoloji ve dünyada doğaçlama tarihi, Steve Laitz, Matthew Brown, Dave Headlam, Bob Hasegawa ve Seth Monahan’la Ortaçağ’dan günümüze müzik teorisi, Philip Silvey’le “Geleceğin müzik fakültesi nasıl kurulur” ve genel müzik eğitimi, Christopher Azzara’yla müzik eğitimi ve her türlü melodi üzerine nasıl doğaçlama yapılır üzerine teknikler, şefler Mark Davis Scatterday, John Marcellus, James Thompson, Neil Varon, Brad Lubman, Donald Hunsberger yönetiminde dokuz ayrı değişik toplulukla bütün bu dönem müziklerinin uygulaması. (Bu topluluklara Grammy ödüllü ünlü Eastman Wind Ensemble da dahil), Clay Jenkins ve Dariusz Terenfenko’yla caz müziği uygulamaları, Clay Mettens’le Kompozisyon, Bruce Frank’la ise birebir çalışarak doktoramın son iki yılında müzik tarihindeki bütün dönemlerin tarihsel ve teorik olarak gözden geçirip doktora sınavımı vermek için çalıştım.
 

Bob Hasegawa’yla Paris IRCAM’da yaz döneminde Çağdaş Müzik kompozisyon, analiz ve teori üzerine olan ders hariç bütün bu dersler Eastman’da haftalık olarak beş-altı yıl boyunca çeşitli dönemlerde aldığım dersler. Ayrıca Eastman’da doktora öğrencisi olarak üç yıl boyunca “ikinci trompet eğitmeni” olarak beş öğrenciye trompet dersi verdim ve ilk iki yılım boyunca okulun en yüksek seviyedeki (doktora ve yüksek lisans öğrencilerinden oluşan) bakır üfleme topluluğunun bütün genel artistik direktörlüğünü ve zaman zaman da şefliğini yaptım.
 

Bütün bunların müzik kariyerime olan etkileri çok fazla. Son yıllardaki müzisyen ve eğitimci olarak aldığım işlerde bütün bu deneyimleri kullanıyorum ve çok farklı ve en yüksek kalitede sonuçlar alıyorum. New York’ta küçük müzik icrası işleriyle başladığım kariyerim insanların bu kaliteyi görmesiyle birlikte çok hızlandı ve çok aranılan bir trompet icracısı ve eğitimci hâline geldim. 
 

Eğitim sürecinde gelecekte neleri tam olarak kullanıp kullanmayacağınızı önceden kestiremiyorsunuz. Analitik ve akademik ağırlıklı olan ABD’deki doktora programı, daha performans ağırlıklı olan İsveç’tekiyle ve benim kendi karakterimle yorumlanması sonucu ortaya çok detaylı ve tarihe saygılı hassas bir yorumcu ve öğrencilerine çok faydalı olabilecek bir eğitmen bakış açısı çıktı diyebilirim.
 

Katıldığınız uluslararası yarışmalardan önemli ödüllerle döndünüz. Bunlar arasında sizi en mutlu eden ödül hangisiydi? Bu yarışmaların müzisyenliğinize olan etkileri nelerdir?
 

“Sonuç”lara konsantre olduğumuzda “süreç”i yani yaşamın kendisini kaçırıyoruz. Yarışmalara hazırlanma süreci, kendimizi çok geliştirebileceğimiz bir süreç olduğu için bence çalma tekniğini geliştiren ve vücudumuzu kullanma kapasitemizi arttıran bir süreç olduğu için çok önemlidir. Birçok iyi profesör öğrencilerini yarışmalara hazırlayarak onları iyi şekilde eğitebiliyor. Her aldığım ödül kadar alamadığım ama deneyimlediğim tecrübelerin gelişimimde önemi büyük. Ayrım yapmak doğru olmaz. Yarışmalar bizi geliştiren şeylerse ben gelişimimi bir bütün olarak görüyorum.
 

Çalmamız gereken müziğin en ince ayrıntılarına kadar analiz etmemiz ve kendimize özgü ama aynı zamanda o müziğin tarihine stiline bağlı kalarak geliştirdiğimiz bir icrayla sonuçlanması gerektiği için yarışmalar müzisyenliğimizi ve dikkatimizi geliştiriyor.
 

Madalyonun öteki yüzünden bahsetmem gerekirse, Bela Bartok’un ünlü sözüyle açıklamaya çalışmak isterim: “Yarışmalar atlar içindir, sanatçılar için değil”. Öğrenim sürecinde yarışmalara girdikten sonra (kazanıp kaybetmek pek önemli değil aslında) bu sürecin bize verdiği deneyimlerle kendimizi daha iyi birer müzisyen hâline getiriyor ve sanattaki olasılıkların aslında ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu anlıyoruz. Bu mükemmeliyetçilik üzerinde çalıştığımız her ayrıntıya olan dikkatimizi geliştiriyor.
 

Erden Bilgen’in öğrencisi olduğum yıllarda kendisi bana motivasyon yaratmak ve de beni geliştirmek amacıyla yarışmalara hazırladı. Her katıldığım yarışmadan bir deneyimle dönüyordum zaten ve bu deneyimler benim ödülüm olmuştu bile. Romanya’da hasta olmuştum ve çalamamıştım. Daha sonra başka bir yarışmada yine hasta olmuş ama moralimi yüksek tutarak hastalığın beni yenmesine izin vermemiştim ve birinci olmuştum.
 

Başka ilginç bir örnek ise Eastman’da bir sınıf arkadaşım yıllarca zor bir eseri ama aynı eseri üç yıl boyunca çalışarak sonunda ABD Ulusal Trompet yarışmasında birinci oldu. O bu süreç içerisinde sadece o eseri çalışırken, ben 200’ün üzerinde başka eser öğrendim diyebilirim. Ben kazanmadım, o ödülü yarışmaya girmek için yaş sınırına takıldım, ama o kazandı. Kısaca, bence o arkadaşım doktora öğrencisi olarak Eastman’daki o güzel öğrenim sürecini harcamış oldu. Ben çok öğrendim, o benim kadar çok öğrenemedi. Bu örneği de paylaşmak istedim. Yarışmaları hayatımızda olduğumuz döneme göre iyi seçerek müzisyenliğimize katkı sağlayacaksa girmeliyiz.
 

En prestijli yarışmalara erken yaşlarda gidip sadece izleyerek dünyada benim alanımda değişik ülkelerden insanların nasıl çaldıklarını takip etmiştim (ARD Munich 2003, Maurice André - Paris 2003). Ayrıca bir müzisyenin her performansı kendi çalışma odası gibi konforlu olmuyor. Ne zaman, nerede, ne şartlarda konser vereceğinizi bilmiyorsunuz. Yarışmalar, konserler başka zaman dilimlerinde de oluyor, Japonya saatine göre vücudunuzu çalmaya alıştırmanız şart, yoksa çok iyi çalsanız bile başka zaman diliminde çalamadıktan sonra bir anlamı yok. Enstrüman sanatçıları olarak biz birer sporcuyuz. Ve bu arada Eski Yunan’daki ilk olimpiyatlarda trompet kategorisi (boru üfleme) de varmış.

 

Carnegie Hall ve The Kennedy Center’ın da aralarında bulunduğu konser salonlarında yalnızca bu sene 10 dünya prömiyeri gerçekleştirdiniz. Dünyaca ünlü konser salonlarında bir Türk müzisyen olarak böyle başarılara imza atmak nasıl bir duygu?
 

10 dünya prömiyerini ve birçok başka performansı 2018’in 1 Mart ve 8 Mayıs tarihlerindeki konserlere nasıl sığdırdım ben de şaşırdım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha öncesinde gelen bütün teklifleri geri çevirmek zorunda kaldım çünkü, bu sorunuzla da bağlantılı bir konu, ABD’deki çalışma iznim Ocak 2018’de elime ulaştı. Bütün dünyadaki biz yabancı müzisyenlerin ortak kaderi bu tip zorluklar ve zaman kayıpları sanırım. İsveç’te de okula bir-iki hafta hep geç başlamak zorunda kalırdım, öğrenci vizemi hep yeniletmem gerekirdi ve kolaylıkla göndermezlerdi. Bu tür duraksamalar bütün meslek hayatım boyunca hep oldu. Geçen hafta yıllardır beklediğim “Olağanüstü Yetenek Sanatçı Vizesi” (EB-1) başvuruma, ABD’den sonunda olumlu yanıt geldi. Böylelikle ABD’de özgürce projeler gerçekleştirebileceğim.
 

Bu konserler Ibrahim Maalouf’un The Kennedy Center’da yaptığımız Levanten Senfonisi No.1 ile başladı. New York CUNY’de David Sampson’ın Breakaway iki trompet ve elektronikler için eserini bestecinin katılımıyla Jonathan Heim’la gerçekleştirdik. 2017’de de bakır beşlilerine katıldığım ABD’nin en büyük katedral binası St. John the Divine’da Gabrieli de dahil birçok bestecinin eserini Kent Tritle yönetiminde icra ettik. Şu anda dünyadaki en ilerici çağdaş müzik topluluklarından Talea Ensemble’la ünlü şef James Baker Maxwell Dulaney’nin “Already Root: A One-Act Opera”sının dünya prömiyerini; yine en genç ve yenilikçi topluluklardan biri olan Ensemble Échappé’yle Jonathan Dawe ve Phil Taylor’un eserlerinin dünya ve Nina C. Young’ın eserinin New York prömiyerini toplulukların solo trompetçisi olarak yaptım. Benim çaldığım en zor konserlerden biriydi. Solo trompet olarak dokuz tane değişik sürdin ve iki farklı trompetle uzun ve trompetin değişik rollerde kullanıldığı bir konser oldu.
 

Kent Tritle St. John The Divine’daki performansımdan sonra beni Carnegie Hall’da iki dünya prömiyeri yapacak olan ve Oratorio Society of New York Orkestra ve Koro’sunun kendi yönetiminde yapılacak konserinde çalmam üzerine davet etti. Tarihte konser salonu olarak Carnegie Hall, bu topluluk (OSNY) için tasarlanmış. Amerikalı besteci Paul Moravec’in ve libretist Mark Campbell’in “Sanctuary Road: An Oratorio Based On The Writings Of William Still, A Conductor For The Underground Railroad” ve İranlı besteci Behzad Ranjbaran “We Are One” adlı eserlerini icra ettik. Diğer konserler ise “MOD Brass” ile sadece yeni müzik icralarını yaptığımız, Theo Chandler ve Nathan Prillaman’ın eserlerinin dünya prömiyerlerini New York Upper West Side’daki Church of Blessed Sacrement’te gerçekleştirdik. Bu yıl yaz ayları için ailemi Türkiye’de ziyarete gelmeden önce son yaptığım konser ise Canadian Brass’ın trompetçisi Chris Coletti’yle birlikte trompet grubunda yer aldığım tam bir All-Star topluluğu olan St. Ignatius Loyola Orkestra ve Korosu’yla gerçekleştirdiğimiz Francis Poulenc’in eserlerini St. Ignatius Kilisesi’nde yaptığımız konserdi.
 

Biz sanatçılar kendimizi nereye gidersek gidelim dünya vatandaşı olarak hissedip, aynı zamanda geldiğimiz uluslarımızın bize verdiği kültür zenginliklerini diğer ulusların insanlarıyla karşılıklı paylaşarak büyük bir vizyona ve zenginliğe sahip oluyoruz. Türkiye hakkında bir şey bilmeyen herkes beni tanıyıp hemen Türkiye’ye gelmek istemiştir. Davranışlarımızla ve işimizdeki performansımız, disiplinimiz ve cana yakınlığımızla otomatik olarak doğduğumuz ülkenin kültürünü temsil ediyoruz. Dünyanın henüz bilinmeyen yerlerine kültürel zenginliklerimizi sanat, bilimle ulaştırabilirsek çok daha gelişir ve seviliriz. Ünlü konser salonlarında çalmak harika bir duygu. Ama açıkçası kendi kişisel resitalimi Carnegie Hall’da çalmamla Anadolu’nun bir köyünde açık havada veya bir küçük salonda bir konser vermek arasında benim için çok bir fark yok. İkisi de seyirci ve ne mutlu insanlarla yaptıklarımızı paylaşabiliyoruz. Ben ülkemin her yerini çok seviyorum ve ömrüm yeterse mümkün olduğunca bu kültüre ve dünyaya katkım olsun isterim. İster burada aktif olarak ister yurt dışında ünlü ünsüz konser salonlarında. Sürekli iletişimde olarak ve üreterek.

 

Bu yıl mart ayında The Kennedy Center’da dünya prömiyeri yapılan, Ibrahim Maalouf’la gerçekleştirdiğiniz projenizle ilgili bilgi verebilir misiniz?
 

2003 yılında Yamaha yarışmasını İstanbul’da kazanıp, oradan bana gelen para ödülüyle benim ve dünyadaki bütün trompetçilerin gelmiş geçmiş en büyük kahramanı Maurice André’yle masterclass’a katılmak için Zurich’e gitmiştim. İbrahim’le aynı sınıfta toplam beş trompetçi üç hafta boyunca Maurice André’yle çalıştık. İbrahim’le olan dostluğumuz o günden beri çok iyi ve bana hem çok şey öğretti hem de hiç kopmadan müzik ve trompetin dışında bir dostluk geliştirdik. Ben ABD’ye gittiğimden beri İbrahim’le düzenli olarak New York’ta genel arkadaşlık çerçevesi içinde zamanımız el verdiğince akşam yemeği için buluşurduk ama bir türlü birlikte proje yapamamıştık.
 

2018’e girmeden bana Washinton D.C.’deki New Levant Initiative’in kendisinden büyük bir senfoni sipariş ettiğini ve Levanten Senfonisi No.1ismini verdiği bu eserin performansı için ABD’deki Ulusal Senfoni Orkestrası, Ulusal Çocuk Korosu ve kendi Ibrahim Maalouf Band’e ek olarak Levanten Trompetleri adını verdiğimiz benim oluşturacağım dört trompetten oluşan bir ek solist grup oluşturup oluşturamayacağımı sorduğunda zaten üç tane ABD’de New York’ta sürekli birlikte çalıştığım çok yakın ve çok ileri düzeyde çalabilen arkadaşım vardı. Onlara bu projeyi ilk söylediğimde hepsi İbrahim’i tanıdıkları için zaten hemen onay verdiler ama çekingenlerdi çünkü zorluk derecesi nasıl olacağı konusunda pek bir fikrimiz yoktu. Fazla zamanımız yoktu. Ayrıca o müziği çalmamız için farklı şekilde ayarlanmış trompetlere ihtiyacımız olduğundan söz ettiğimde herkes heyecanla beklemeye başladı. Trompetleri modifiye ettik ve başarıyla İbrahim’in senfonisini icra ettik, çok iyi vakit geçirdik. Herkes hayatının en güzel zamanlarını yaşadı diyebilirim. Bu yeni projelere de kapı açtı. Ayrıca dört trompetten oluşan grubum, üç trompetlik bir düzende yakında Amerika turnesinde yer alacağız.
 

Levanten Senfonisi, Orta Doğu’daki savaş ve bu savaşın bitmesine, barışa çağrı olarak sipariş edildi. Hepimiz bütün kalbimizle çaldık İbrahim’in müziğini. İbrahim bana “Sen herkesi buluşturan birisin Arda.” der hep, ben de kendisi için aynısını söyleyebilirim. Nereden geldiğimiz, farklılıklarımız hiç önemli değil. Bu dünyayı sorunsuz bir şekilde paylaşabiliriz. Bu doğrultuda kalbimizden çıkan bir albüm oldu. Orkestra ve korodaki çocuklar (İbrahim’in kızı da dahil) hep birlikte umarım bu barış mesajını güçlü bir şekilde vermişizdir. Levanten Senfonisi albüm olarak 2018 Ekim’de yayınlanacak. Bence önde gelen orkestralarımızdan biriyle Türkiye’de de icrasını gerçekleştirmeliyiz.


Trompet pedagojisiyle ilgili derslere ve masterclass’lara katıldınız. Rensselaer Polytechnic Institute'de fakülte üyesisiniz, aynı zamanda New York Manhattan’da Upper East Side Music Studio adında bir okulunuz var. Eğitmenliğiniz etkili ve ilham verici bulunuyor. Nasıl bir eğitmenlik metodunuz var?
 

Kendi alanımdaki dünyadaki bütün kaynakları öğrencinin ihtiyacı için doğru şekilde kullanmayı biliyorum. Eğitmenliğimin etkili olmasının başlıca nedeni öğrenciyi her şeyin merkezinde tutarak her öğrenciye ayrı eğitim tasarlamamdır. Müzik doktoru olarak öğrencinin ihtiyacı olan şeyleri derinlemesine analiz ediyor, basit ve erişebilir egzersizlerle bu boşlukları kapayarak öğrencinin gelişimini sağlıyorum. Müzikal ve doğal yöntemlerle teknik zorlukların üstesinden gelmeyi amaçlıyorum.
 

Upper East Side Music Studio daha yeni başlattığım bir özel müzik dersi sistemi. Dünyada olmayan ve ihtiyacımız olan şeyleri kendime proje hâline getiriyorum. Bu okul da bu anlamda tutkuyla üzerinde çalıştığım bir okul/eğitim projesidir. UES Music Studio da her yaştan ve her seviyede insana özel müzik dersi vermeyi amaçlamakta. Benim öğretemediğim dersleri her enstrüman veya konu için oluşturduğum bir uzman kadro içinden tek tek iletişime geçerek öğrencilerle buluşturuyorum. Bugüne kadar çok aktif olmadı bu okul projem ama 50’nin üzerinde insana onlara uygun müzik öğretmeni buldum ve 10-15 tanesiyle kendim ilgilendim. The Juillard School, Manhattan School of Music gibi okulların sınavlarına hazırladığım öğrenciler de oldu, 45 yaşında çalışıyla ilgili sorunu olan profesyonel trompetçiler de oldu. 65 yaşında bir aktör tiyatroda trompet çalması gerektiği için de beni aradı. 60 yaşında bir beyin cerrahı bana danışarak bir arkadaşımdan çello dersleri almaya başladı ve J. S. Bach Süitleri öğreniyor. İnsanları buluşturan sosyal ve çok zevkli bir iş, Manhattan gibi kozmopolit bir ortamda daha iyi bir bina ve reklam olanaklarıyla çok daha ileri getirilebilecek bir proje.
 

Benim bu okulla yapmak istediğim şey ileride açmak istediğim veya dekanı olmak istediğim geleceğin en ideal müzik okulunun temellerini atarak tecrübe sahibi olmak. Kendi reklam filmlerimi bile kendim çektim, çok eğlendim diyebilirim.
 

2018-2019 öğretim yılında kendi okulum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda da ders vermeye başladım. Kendi dilimi konuştuğum ülkemde ders vermek harika bir duygu. Birbirinden değerli birçok öğrenciyle deneyimlerimi paylaşıp onların gelişimine katkı sağlayabilmem için talebim üzerine bana bu fırsatın verilmesi beni çok mutlu etti. Türkiye’de kendi alanıma katkım olabilmesi için olabildiğince aktif olmayı istiyorum. 
 

Hem Türkiye’de hem yurt dışında eğitim almış ve aktif olarak Amerika’da müzik eğitimi veren biri olarak Türkiye’de müzik eğitimindeki eksikler ve bu eksiklikleri giderme yöntemleriyle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
 

Sanat eğitimindeki eksikliklere uygun bir çözüm getirilmesi isteniyor mu? Bence gerçekten istiyorsak hemen yapabiliriz. Sanatın bunca yararı olduğu bilimsel olarak kanıtlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Gelişen ve gelişmekte olan ülkeler eğitimi hızlandırmak için sanat ve kültür politikalarını geliştiriyorlar. Her bireyin bir enstrüman çalması veya sanatın en az bir dalıyla uğraşmasının sayısız faydası var.Sanatla uğraşan bireylerin diğer dallardaki gelişimlerindeki verimin arttığı gibi, mutlu ve sosyal, çevresiyle barışık, geleceğe umutla bakabilen, insancıl, doğaya ve hayvana saygılı, bilime inanan, bilimi geliştiren ve kullanan, inançlara ve farklılıklara saygılı bir yaşam tarzına geçişleri gözlemleniyor. Dünyadaki en güçlü ülkeler sanatlarına önem veren ülkeler. Bizim eksiğimiz yok, kültürel olarak fazlamız var.
 

Sanat eğitimini en küçük ölçekte başlayarak, ulusal ve uluslararası kapsamda herkesle iletişim kuran, her bireyin gelişimini sağlayan ve bizi birbirimize bağlayan barışçıl bir yol olarak görürsek, sporun birçok insanı bir araya getirmesinden çok daha fazla bizleri bir araya getirecek alanlar yaratabiliriz.
 

Özellikle müzik eğitimi konusunda, Türkiye’de genel olarak şu tip kavramları sıklıkla duyuyoruz: “müziğe yetenekli olanlar ve olmayanlar”, “…yaştan sonra müzik öğrenmek mümkün değil” vs. Bu tip kavramları kafa karıştırıcı ve umut kırıcı buluyorum. Ben ailemde hiç müzisyen olmamasına rağmen, birçok komplike konuyu, sabırlı ve dikkatli öğretmenler sayesinde öğrenme fırsatı buldum. Umutları kıran, “şöyle asla yapılmaz”, “böyle asla olmaz” gibi bu kavramların hiçbirinin varlığına özellikle bir eğitimci olarak inanmamamız gerektiğine inanıyorum. Kendi eğitimciliğimde öğrenciye neyi neden yaptığımızı açıklamanın çok yardımcı ve zaman kazandıran bir faktör olduğunun üzerine basmak isterim. Batı’da ilkokuldan üniversitelere kadar sanat dersleri alabilecekleri bir sistem var. Hukuk, kimya, mühendislik, vb. okuyan bir üniversite öğrencisinin okuduğu kredi sistemine dahil olarak ve beğenisi doğrultusunda sanat dersleri alabilmesi sağlanıyor. Bu fikri ülkemize ilkokuldan başlayarak uygulayabilirsek, kısa zamanda çok yol alabileceğimizi düşünüyorum.
 

Müzik konusunda çok geniş bir alanda aktifsiniz ve çalışmalarınız çok yönlü. Bu yoğunluğa yetişmek için enerjinizi ve zamanınızı nasıl yönetiyorsunuz?
 

Birçok şeyi bir arada yapabilme hızım, enerjim ve kondisyonum yıllar geçtikçe kendiliğinden gelişti. Gelişmesi yönünde sınırları zorladıkça daha kolaylaştı işim. Örneğin Eastman’daki doktora sınavını verdikten sonra aslında her şeyin kolay olduğunu anladım. Orta Çağ’dan günümüze bütün müzik tarihini, teorisini öğren gel dediler. Hiçbir sınırlama yok, düşünsenize… Makine miyim ben? Değilim. Nasıl bir disiplinle böyle bir sınavı geçebilirim diye araştırmak ve ona uygun bir teknik geliştirmem veya mevcut teknikleri öğrenmem gerekti. (Bu arada, önceki sorunuza bir cevap olarak, bu deneyim öğrencilere gösterebileceğim birçok bilgiye sahip olmama neden oldu.)
 

Bu ciğerlerinizi geliştirmek için interval (aralık) kondisyon çalışması yapmaya benziyor. Fiziksel ve düşünsel kapasitemiz nedir ve zaman içerisinde bunu nasıl yukarıya çıkarabiliriz.Sabah çalışma odasına girdiğinizde bile neyi nasıl yapacağınız bütün meslek yaşantınızın gidişatını belirleyebilir. İstemsiz de olsa kötü alışkanlıklar geliştirebilir bu alışkanlıkları yeni ve ileriye dönük daha iyileriyle geliştirmek gerekebilir. Bütün bunlar öğretmenin iyi olması gerektiğinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.Eğitim ve zamanımı nasıl kullanmam konusunda başarılı insanların hayatlarını nasıl yönettiklerini inceledim.
 

Bu konuda “Little Book of Talent” Daniel Coyle sadece müzisyenlere değil herkese önerebileceğim okuması kolay bir kitap. Sanırım yazarın başka bir kitabının Türkçe çevirisi de mevcut.
 

Ayrıca University of Rochester’da “Genel Eğitim’de Mükemmele Ulaşma Merkezi” adlı bir bölüm var. Ms. Vicki Roth üç kuşaktır eğitimci bir ailenin çocuğu olarak bana herhangi bir konser, sınav, ders, önemli güne hazırlanırken nasıl hazırlanmamız gerektiğini bilimsel olarak göstermişti. Çok yararı oldu. İleride kuracağım okullarda buna benzer birimler yaratmamın şart olduğunu düşünüyorum.Teknolojiyi çok iyi kullanırım, bütün yeniliklere açık olarak takip ederim ama sistemi değiştirip içinde kaybolmam. Araçlar amaca hizmet etmeli. Her şeyi deneyip bana uygun olan ve işimi kolaylaştıran şeyleri alışkanlık hâline getirmeye çalışıyorum. Kullandığım trompetlerden, sürdinlere hepsiyle hazır bir deneyimim olması gerekiyor. Müziği fiziksel değil akılsal olarak çok iyi bilebilmem ve eyleme geçtiğimde fiziksel olan konular ayağıma takılmaması için planlıyorum. Bazen yıllar alıyor. Her konuda işin uzmanlarının benden önce neler yapmış olabilecekleriyle ilgili ipuçları bulmaya çalışıyorum.
 

Plan yaparım ve sonra birçok şeyi aynı anda düşünmem gerekmiyorsa “şimdiki zaman”da kalarak yaptığım işe konsantre olurum. (Şimdiki zaman kavramını trompet pedagojisine en iyi uygulayanlardan biri James Thompson’dır).
 

Kompartımanlara ayırırım konuları ve ayrı ele alırım. Bir müzisyen ve eğitimci olarak her alanın birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum. Rönesans’taki gibi hem anatomi, kimya, matematik, tarih, hem sanat veya arkeoloji. Da Vinci’yi kendisi gibi dahi yapan düzeye neden biz de erişemeyelim?
 

Çok geniş bir alanda aktif olmam bende merak uyandıran her şeyi korkusuzca araştırıp bu konuların derinlemesine gitmem sonucu oluştu sanırım. Sadece trompet çalmak hiçbir zaman istemedim. İhtiyacım ve isteklerime göre çalışmak istediğim alanları seçiyorum. Bir orkestra üyesi olsaydım örneğin bu kadar çok şeyle uğraşamazdım. Yine de orkestralarda da çalıyorum gördüğünüz gibi, orkestra müzisyeni gibi iyi bir asker olmak yerine, kendi yaşamımı kendimce insanlık tarihine ne kazandırabilirim diye planlıyorum. Böylelikle bu güzel zamanımı ve çabalarımı birçok değişik alanda sürdürebiliyorum ve birçok değişik müzisyen hatta değişik alanlardaki insanlarla aynı Rönesans’taki gibi birçok alanı bir araya getirecek projeler yapmak beni heyecanlandırır. Ayrıca zorlukların basit düşünerek kalbimizden geldiği gibi aşılabileceğini düşünüyorum.

 

Önümüzdeki konser ve projelerinizden bahseder misiniz?
 

ABD’deki konser trafiğime yeni dünya prömiyerleri, yeni icralarla devam etmek istiyorum. Piyanist arkadaşım Dr. Sébastien Cornut’la 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında Fransa’da bestelenen, solo trompet ve kornetle piyano için yazılan eserlerden oluşan bir albüm hazırlıyoruz. Bunun dışında Erden Bilgen’in solo trompet için yazdığı etütlerin perküsyon ve solo trompetle kaydını gerçekleştirmek istiyorum. Umarım destek bulabilir ve bu kayıtları başarıyla gerçekleştirebiliriz.
Dünyaca ünlü caz trompetçisi, Stockholm’de yaşayan, yıllardır iletişimde olduğum ve 89 yaşında hâlen sadece müzik düşünen Sayın Muvaffak “Maffy” Falay hakkında ABD’deki akademik dergilerde yayınlamak üzere bir yazı hazırlıyorum.

 

Kendi müzikal ihtiyacıma uygun yeni bir trompet dizayn ediyorum. 
 

Besteciler için trompeti kullanma el kitabı gibi bir projem yıllardır var. Bunu üç değişik küçük projeyi bir ad altında kapsayan ve 50’nin üzerinde besteciyle çalışarak bir büyük proje hâlinde hazırlamaktayım. 
 

ABD’de “42nd Rainbow Division” diye bir askeri bölüğün 1. Dünya Savaşı’ndaki hikâyesini konu eden bir film serisinin müzik direktörlüğünü yapmam için teklif geldi. Bana yapımcılardan verilen bilgiye göre bu proje üzerinde çalışmaya 2019 sonunda başlayacağız.
 

The Juillard School’un da aralarında olduğu dört-beş tane okulda 2018-2019 sezonunda başlayarak masterclass ve belli konular üzerine konferans vermeyi planlıyorum. 

O kadar çok projem var ki, bu projeleri bir kitapta toplayıp gerçekleştirme imkânım olmayanları imkânı olanlara sunmayı da istiyorum.

 

2018 Kasım ve Aralık aylarında oldukça yoğunum. New York City’de maestro Gürer Aykal’ın önderliğinde TAASNY desteğiyle yeni bir orkestra kuruldu. New Manhattan Sinfonietta isimli bu orkestrada birinci trompet olarak görev yapıyorum. İlk konserimiz Türk-Japon dostluğu için Carnegie Hall’da 29 Kasım 2018’de gerçekleşecek.


St. John The Divine, ABD’deki en büyük katedral binası. Hem bu yapının 125. Yıldönümü konserinde hem de Yeni Yıl konserlerinde yakında kendilerine solist olarak katılıyorum.

 

16 Kasım 2018’de YouTube Los Angeles stüdyolarından canlı yayında İbrahim Maalouf Band ile başlayan yeni bir projeyi ABD ve Kanada turu Mart 2019’da takip ediyor.

Deniz İlbi

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20