SÖYLEŞİ

Işığı her an daha da güçlenen bir yıldız

11.01.2019


Paylaş:

 İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Borusan Sanat ve La Scala Tiyatrosu Akademisi tarafından 2018’in Eylül ayında düzenlenen 9. Leyla Gencer Şan Yarışması’nda birincilik ödülünü alan ve 2017 yılında BBC Cardiff Singer of the World’de final turuna yükselen mezzo-soprano Ezgi Karakaya kariyer basamaklarını hızlı adımlarla çıkıyor. Karakaya ile mesleğine olan tutkusunu, başarısının altında yatan değerleri, opera dünyasına bakış açısını, geleceğe dair planlarını ve hayallerini konuştuk. Bu samimi sohbete gelin hep beraber kulak verelim…

 

Öncelikle size tanımayan okuyucularımız için kısaca bize müzikle tanışmanızı ve opera söylemeye karar vermenizin ve eğitiminizin hikâyesini anlatır mısınız?
 

Çocukluğunu saç fırçalarını, su şişelerini mikrofon yaparak geçirenlerdenim. Annem o yıllarda beni elimden tutup sürekli müzikle ilgili kurslara, çocuk korolarına götürürdü. Hem özgüvenim yüksekti hem de çok istekliydim. Babam ve dayım Türk müziği enstrümanları çalıp bana şarkılar söyletirlerdi. Bu aşinalıkla büyüyünce mesleğimi seçmem gereken yaşlara geldiğimde de gidişat değişmedi. İlk şan hocam Zuhal Gürgen’le tanıştığımda 16 yaşındaydım ve hiç opera izlememiştim. Bana “Sana bir opera vereceğim, akşam konusunu okuyup, araştırıp izleyeceksin ve yarın geldiğinde ne istediğini tekrar konuşacağız” demişti. Elimde Verona Arenası’nda kaydedilmiş bir Carmen kaydıyla evime döndüm. Ertesi gün derse gittiğimde “Hocam ben opera sanatçısı olmaya karar verdim, lütfen hemen bana her şeyi öğretin” demiştim. Hocam tatlı tatlı gülümsediğinde ise o gülüşün nedenini bilmiyordum, meğer öyle hemen öğrenilmiyormuş bu iş. İlmek ilmek işledi beni. İlk şan hocası biz şarkıcılar için çok önemlidir; mesleğe sevgimiz, bakış açımız, temellerimiz onlar bize ne verirse öyle oluşur. Hayat benim yolumu Zuhal Gürgen’le kesiştirdiği için çok mutluyum; en büyük şanslarımdan biridir. Zaten konservatuvar hayatım da onunla geçti. Çok uzun bir yol bu tabi, benim sürecime eşlik eden, bana emek veren herkesin bu başarıda payı var. Zuhal Gürgen ve Esra Poyrazoğlu benim şarkıcılığımın geldiği noktada çok etkili isimlerdir. 2010’da mezun olduktan üç ay sonra Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sınavını kazandım. Bir operanın sanatçısı olduğunuzda daha çok öğrenmeye başlıyorsunuz. Bence size sözle aktarılan hiçbir bilgi, sahnede kendi deneyimlediğiniz tecrübe kadar etkili olmuyor. 21 yaşımdayken opera sahnesinde kendime yer bulabilmem gelişimimde çok önemli bir faktördü. Orada hata yapmak da başarılı olmak da çok güzel, çünkü hepsinin toplamı size ceplerinizden taşan tecrübeler olarak geri dönüyor ilerleyen yaşlarda.

 

Mezun olduktan sonra Ferda Yetişer’le şan çalıştım. Şimdi ise şan pedagogu Lidya Pronina vokal koçum. Okul bitse de çalışmalar, dersler bitmiyor. Hayatın her döneminde bir şan koçuna ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. “Pek çok rol söyledim, yarışmalar kazandım, artık ihtiyacım yok” fikri insanı çürütüyor. Gelişmenin sonu yok! Şarkıcının söylediği herhangi bir cümle hiçbir zaman bir öncekiyle aynı olmaz; ya daha iyi olur ya da daha kötü. Ben daima daha iyi olmasını hedefliyorum, tabi ki bu her zaman mümkün değil ama çabalamak gerek. Biz Lidya ile haftada iki gün ders yapıyoruz. Kendisine “vokal koçum” dememin sebebi aynı zamanda bir korrepetitör oluşudur. Kendisi Rus disiplini ve nezaketinin vücut bulmuş hâlidir. Her ders yeni bir şey öğretiyor bana; derya gibi, bitmiyor. Bu yarışmaya da onunla hazırlandım ve kendisine sizin aracılığınızla da teşekkür ediyorum.

 

Bir de eğitimimin çok önemli bir parçası olan oyunculuk konusu var. Günümüzde yetişen şarkıcıların bu konuya yeterli önemi vermediklerini düşünüyorum. Bizler şarkıcı olmanın ötesinde oyuncuyuz da. Her şarkıcının söylediği her rolde didik didik karakter analizi yapması gerekiyor. Bu noktada benim hayatıma değen en önemli isim Figen Karakelle’dir. Söylediğim her cümlenin benim ruhumda kocaman bir yeri, anlamı var ve bu disiplini oyunculuk koçum Figen hocama borçluyum.

 

Ortaokulda, lisede vasat bir öğrenciydim, sorumsuz ve tembeldim fakat opera sanatçısı olmaya karar verdiğim andan itibaren hep çok çalışkandım. Bana bir şey oldu, adeta başka biri oldum. Bayram seyran, gece gündüz demeden çalıştım. O anı bekliyormuşum.

 

Bir şancı olarak günlük rutininiz ve bedeninizi koruma yöntemleriniz nelerdir? Zira bu konu şancılar için uzun vadede çok önemli ve her ünlü şancı ayrı uyku ve çalışma alışkanlıklarından bahseder!
 

Bu konuda biraz rahat biriyim diyebilirim ama dikkat ettiğim, kaçındığım şeyler var. Öncelikle çalışmaya ara vermemek gerekiyor. Güvendiğiniz bir vokal koçuyla haftada bir ya da iki kez çalışma alışkanlığı edinmek en büyük kural. Tabi bu, haftada sadece iki gün çalışmak anlamına gelmiyor. İnsan kendi sesinin değişimini ve gelişimini objektif olarak takip edip yorumlayamıyor, bu noktada sizi iyiye götürecek güvenilir bir kulağa ihtiyacınız oluyor. Zorunda kalmadıkça asla ilaç kullanmıyorum, yorgun olduğum hâlde performans sergilemek durumunda kaldığım zamanlarda bolca bitki çayı tüketiyorum. Sese en faydalı şeylerden biri su, en önemli günlük rutinim üç litre civarında su içmek. Performanslarımdan önce stresten ve gürültülü ortamlardan uzak kalmaya çalışıyorum. Muazzam bir uyku düzenim var, uyku bence sesin tek ilacıdır. Ses telleri bedenin aynası gibi, uykusuzluk, yorgunluk, stres ve kötü beslenme şarkı söyleyişinizde hemen kendini ele veriyor. Aslında çok basit; sağlıklı bir ruh hâli ve sağlıklı bir beden için neye ihtiyacımız varsa ses sağlığımızı korumak için de ona ihtiyacımız var.

 

2017 yılında BBC Cardiff Singer of the World Yarışması’na katıldınız ve üstelik final turuna dek yükseldiniz. Şan yarışmaları arasında en prestijlilerinden birisi olan bu yarışmaya hazırlanma sürecinizi ve sürpriz bir birincinin çıktığı sonucu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yarışma size neler kattı veya götürdü?
 

BBC Cardiff Singer of the World benim mesleki hayatımın dönüm noktası ve en önemli öğretisi; benim için tecrübe kelimesinin sözlük karşılığı. 2016 yılında İzmir Ulusal Genç Solist Yarışması’nda birinci olmuş ve bir özel ödül kazanarak jüri üyesi Eija Tolpo tarafından Finlandiya’da bir masterclass’a davet edilmiştim. Bırakın bu yarışmanın finaline kalmayı, başvuru formunu dolduracak cesareti bile bulamazken, burada tanışıp çalışmaya başladığım Konrad Jarnot’nun ısrarıyla kendimi bu serüvenin içinde buldum. Ön elemeleri geçtikten sonra yarı final elemeleri için İngiltere’ye gittim. Ardından son 20 kişi arasına seçildiğim ve Türkiye’yi temsil edeceğim haberini aldım. Elbette birçok odisyona, yarışmalara giriyoruz; kiminde başarılı oluyoruz, kiminde ise ilk turda eleniyoruz. Fakat bu bütün dünyanın takip ettiği inanılmaz bir yarışmaydı, performansımdan bir gün sonra Cardiff’te yürürken insanlar yolumu kesip “Siz ‘Miss Turkey’ misiniz?” diye sorup fotoğraf çektirmek istiyorlardı. Bizim ülkemizde haber değeri hiçe yakın bir performansla böylesi bir ilgi göreceğimi bana söyleseler asla inanmaz, çok gülerdim. Final performansım sırasında aryalarımı benimle birlikte mırıldanan seyirciler vardı salonda, gözümle gördüm. İnsan bir yandan sevinçten deliriyor, bir yandan da dehşete düşüyor bu bilgi ve sevgi karşısında. Ben tabi ki finalde olacağımı öğrendiğim andan itibaren oldukça heyecanlı ve yoğun günler geçirdim. Çok çalıştım, elimden geleni yaptım. İlk kez kendi ülkem dışında bir sahnede, üstelik BBC televizyonunda canlı olarak şarkı söyleyecektim, büyük stres! Açıkçası o stresi çok iyi yönetebildiğimi düşünmüyorum. Yarışmanın bana en büyük öğretisi bu oldu. Kendini acımadan eleştirebilen biriyim, ancak orada inanılmaz güzel yorumlar aldım. İngiliz basını ve büyük müzik otoriteleri tarafından çok güzel şeyler yazıldı, söylendi. Açıkçası böyle bir tecrübe hayatınıza çok şey katar, eğer birazcık ileri bakabilirseniz… Çünkü o sahneye çıkabilmek her opera sanatçısının hayalidir. O anları hatırladıkça hâlâ kalbim yerinden oynuyor.

 

Yarışmanın sonucuna gelince… Bir yarışmacı değil, bir seyirci olarak söylemem gerekirse benim için ve hatta tüm dünyada yarışmayı takip eden hemen herkes için sürpriz oldu kazanan sanırım. Benim açık ara farklı iki favorim vardı, kazananın ikisinden biri olacağına emindim diyebilirim. Maalesef ikisi de olmadı. Ama elbette jürinin etkilendiği şeyin ne olduğunu her zaman anlayamayabiliriz, karara saygı duymak gerekiyor.

 

Cardiff Yarışması ile Leyla Gencer Yarışması arasında hayatınızda, müziğe ve yarışmalara bakışınızda neler değişti?
 

Cardiff hayatımın en büyük ve önemli tecrübelerinden biriydi, öncelikle o zamandan beri kendimi daha güçlü hissediyorum. Dünyanın en prestijli sahnelerinden birinde şarkı söyledim. Büyük onur, büyük bir özgüven kaynağı! Bunu yaşadıktan sonra stresinizi yönetmeyi de öğreniyorsunuz. Orada yaşadıklarımın etkisi, döndükten sonra sahnede attığım her adıma yansıdı. Yarış, elenme korkusu ve kazanma isteği büyük stres kaynağı ve performansınıza inanılmaz yansıyor. Bu yarışmanın bana en büyük getirisi stresimle ilgili otokontrolümdür. Sahnede size bu kadar olumsuz etkileyen bir faktörü kontrol altına alınca elbette müzikle olan ilişkiniz de değişiyor, kaskatı bir bedenle şarkı söylemeyi bırakıyorsunuz. Müzik, anlattığınız hikâyenin içinde dans etmeye başlıyor, ruhunuz onlara eşlik ediyor, dudaklarınız yardım ediyor ki seyirci de bu yolculuğun şahidi olabilsin diye. Dünyanın en güzel duygusu… Anlatırken bile heyecan duyuyorum. Yarışmalara bakışımla ilgili bir değişiklik yok açıkçası, ben 2016 yılından beri her sene iki hedef koyuyorum kendime. Kazanmak da var, kaybetmek de ama hep söylüyorum, her seferinde yeni bir şey öğreniyorum, kendimi keşfediyorum. Sonu yok öğrenmenin, ceplerim tecrübe doluyor.

 

Leyla Gencer Yarışması finalinde, Donizetti’nin La Favorita operasından O mio Fernando aryasını söylediniz. Bu daha az bilinen, daha az gösterişli bir arya olarak biraz da sürpriz bir tercih gibi duruyordu kâğıt üzerinde. Fakat daha sonra size dinlerken, aslında sesinizin özelliklerine ve dramatik gücünüze uygun olduğu ortaya çıktı. Siz bu aryayı seçerken hangi düşüncelerde idiniz?
 

Bu aryanın daha az bilindiği bir gerçek ama daha az gösterişli olduğunu pek kabul etmiyorum doğrusu. Literatürün az bilinenlerinden olmasının sebebi teknik ve müzikal zorluğundan dolayı az sayıda mezzo-sopranonun performe etmeye cesaret edebilmiş olmasıdır. Ben bu aryayı çok seviyorum, Leonora karakterine de bayılıyorum. En büyük hayallerimden biri bu rolü opera sahnesinde de canlandırmak. Çok aşık, çok güçlü, çaresiz ama bir o kadar da cesur bir kadın… Biraz nevrotik bir hâli var. Ben günlük hayatımda çok eğlenceli, huzurlu bir ruh hâlinde olmama karşın nedense sahnede böyle sert duygu geçişleri olan kadınlara can vermekten çok hoşlanıyorum. Bu kadar az bilinen bir arya risktir her zaman, haklısınız. Ama jüri başkanı Renato Bruson’du ve ben bu seçimle onun kalbine değeceğimi düşündüm, öyle de oldu. Arya üç bölümden oluşuyor; recitativo, arya, cabaletta… Çok geniş bir ses aralığına yazılmış; pes notalar göğüs tonlarınızı sergilemenize, kadanslar ise tiz notalardaki kabiliyetinizi göstermenize fırsat tanıyor. Bel canto zaten vücut bulmuş Donizetti’nin yazısında. Dramatik yönünden bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum ama bu aryayı söyledikten sonra bir süre kendime gelemiyorum. Müzik, metin ve Leonora’nın içinde bulunduğu durum çok etkileyici. O hikâyeyi o kadın olarak anlatmak çok güzel, çok zevkli. O gece Halk Ödülü’nü aldığım açıklandığında şunu düşünmüştüm: O salonda, o güzel insanlara bir hikâye anlattım, demek ki hikâyem onlara ulaşmış. Hayatta bir şarkıcı-oyuncu için bundan daha kıymetli bir şey olamaz. Aslında bütün o uğraşlar seyirci için. O gece orada şarkı söylerken hissettiğim her duyguyu benimle yaşayan herkese çok teşekkür ederim.



 

Leyla Gencer’in sizce en güçlü yanları ne idi ve hangi rol, kayıt ya da performansları sizde derin bir iz bıraktı?
 

Leyla Gencer’in en güçlü yanı bence bu mesleğe olan tutkusuydu. Bu tutku ona her şeyi göze aldırmış, ömrünü bu işe adamasına neden olmuş. İnanılmaz bir aşk, sönmeyen bir ateş… Onun karakterine hayran olmamın en büyük sebebi başarılarını, kendiyle ilgili olumlu şeyleri anlatmak istememesi; ancak sorulunca utana sıkıla anlatması… Bütün olağanüstülüğüne karşın inanılmaz bir tevazuya sahipmiş. Bir de şundan çok etkilenmiştim; kendisine birçok Avrupa ülkesinden vatandaşları olması yönünde teklif gelmiş. Zeynep Oral “Kendisine şehirlerin anahtarları sunuldu, ama kabul etmedi” diyor. Bu arada Leyla Gencer kendi ülkesi tarafından uzun yıllar yok sayılmış bir sanatçıydı. Her şeye rağmen “Bir insanın bir tane vatanı olur, ben Türk olmakla gurur duyuyorum” diyerek reddetmiş, hayatının sonuna kadar tek pasaportla yaşamış. Çok etkilenmiştim bunu ilk duyduğumda.

 

Performanslarına gelince… Açıkçası her kaydı derinden etkiliyor beni ama iki tanesinin bende yeri biraz daha özel. Biri 1966 yılında Verona Arenası’nda kaydedilen Aida’sı; bence eşsizdir. Bir diğeri 1961 yılına ait, Bologna’da yapılmış Un Ballo in Maschera kaydı.

 

Bugün, özellikle gerçek kontraltoların nadir bulunması sebebiyle, mezzo-soprano adeta “soprano olmayan kadın sesi” olarak tanımlanır oldu. Oysa gerçek mezzo-soprano sesi de gerçek kontralto kadar nadir. Gerçek bir mezzo-sopranoyu nasıl tanımlarsınız?
 

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bir kişinin ses türü birileri tarafından nasıl duyulduğuna göre değişkenlik gösterecek bir konu değildir. Bir kişinin soprano mu yoksa mezzo-soprano mu; tenor mu, bas mı olduğunu, kişi egzersiz yaparken sesinin göğüs-kafa sesi arasında değişiklik yaptığı pasaj tonları belirler. Dolayısıyla, öncelikle gerçek bir mezzo-sopranoyu, pasaj tonları Re ve/veya Mi bemol olan kişiler olarak tanımlarım. Bu dünyaca kabul edilmiş, şan literatürüne geçmiş, tartışmaya kapalı bir konu. Evet tartışanlar var ve üzülerek söylüyorum ki bunun sebebi bilgisizlik ya da bilgi kirliliği. Ses türünüzden sonra, ses renginizin ne olduğunu da elbette ses karakteriniz, kıvraklıklarınız, becerileriniz belirliyor. Ama bu konuda yanlış bir algı var; dramatik mezzo olmak lirik mezzo olmaktan daha iyi ya da spinto tenor olmak legge tenor olmaktan daha kötü diye bir şey yok. Her ses türü için yazılmış farklı roller var, sesimizin türü ya da rengi sadece rollere uygunluğumuzu belirliyor. Bir ses türüne sahip olmak, bir diğerine sahip olmaktan daha iyi ya da daha kötü bir durum değil. Ama tabii ki her dinleyicinin zevkleri farklı, birçok kişi tiz sesleri dinlemekten hoşlanır; tenorlar ve koloratur sopranolar gibi… Ben tam aksine daha dramatik etkili, koyu renkli sesleri dinlemeyi severim. Bu tamamen zevk meselesi.

 

Henüz söylemediğiniz hayallerinizdeki rol hangisi ve hangi sebeple size çok şey ifade ediyor?
 

Elbette çok hayalim var. En başı çekenler Werther, La Favorita, Aida, The Maid of Orleans. Bu saydığım operaların müziklerinde bu kadınların tutkusu var. Her birinin derdi başka; birinin aşkı, birinin hayalleri, birinin ülkesini kurtarmak… Fakat ortak bir payda var; tutku! Bence hayattaki en güçlü ve yenilmez duygu ve bu sebepten anlamları büyük bu kadınların benim için. Onlara can vereceğim günleri sabırsızlıkla bekliyorum.

 

Yurt dışında hangi opera sahnelerinde söylemek en büyük arzunuz olurdu? Bugüne kadar seyirci olarak bulunduğunuz en çok hangi salon veya kumpanyalar size etkiledi?
 

Metropolitan’da söylemek en büyük arzum sanırım. Açıkçası her salon farklı seyirci demek; yeni insanlara yeni hikâyeler anlatmak demek. Bu beni daha çok heyecanlandırıyor. Yurt dışında ilk kez Scala’da temsil izlemiştim. O ilk heyecanı hiç unutamıyorum, sanırım en çok oradan etkilendim.

 

Operanın “altın çağı” geride kaldı gibi duruyor, bu soruyu özellikle de günümüz şancılarının, piyasa baskıları sebebiyle seslerini çok yormak zorunda kalmaları ve erken kaybetmeleri; 60’lı, 70’li yılların büyük opera sanatçıları gibi uzun kariyerlerinin olmaması anlamında söylüyorum. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bu konuda prensipleriniz var mı?
 

Haklısınız, opera dünyada çok büyük bir pazara dönüştü artık ve maalesef şarkıcılar kendilerine dünya sahnelerinde yer bulabilmek, sırf bir başlangıç yapabilmek ya da yeni fırsatlar doğurabilmek amacıyla gelen rolün kendilerine uygunluğunu gözetmeksizin, her şeyi kabul etmek durumunda kalıyorlar. Açıkçası ben de bu başıma gelse, olması gerektiği gibi davranabilir miyim bilmiyorum. Çünkü kendinize yer bulabilmek için birtakım ihtiyaçları karşılamak, bazı noktalarda “kurtarıcı” olmak durumunda kalabiliyorsunuz. Çok az sayıda şarkıcının söyleyeceği eseri tercih etme şansı oluyor. Genelde seçici değil, seçilen konumundasınız bu sektörde. Bunun yanında sadece hırstan, her şeyi söylemek arzusundan kaynaklı bu yollara girip, aynı sezonda hem Mozart hem de Verdi söylemek, kişilerin kendisine yaptığı en büyük kötülük. Bunun örneklerini görüyoruz. Elbette tecrübe için birçok eser çalışılması gerek ama her şarkıcının üzerinde ustalaşıp kariyer yapabileceği en fazla iki ya da üç besteci ve hatta belli bir yaştan sonra besteci bile değil, iki ya da üç eser olmalıdır diye düşünüyorum. Yapacağım işleri seçebileceğim noktaya geldiğimde en dikkat edeceğim şey bu olur, hedeflerimi belirledim zaten bu konuda. Evet, çok güzel seslerimiz var, çok yetenekliyiz ama herkes her rolü söyleyemez, söylememeli. Dört sene önce Leo Nucci’nin Simon Boccanegra temsiline gitmiştim. 73 yaşındaydı o zaman. İyiliği zaten tartışmaya kapalı bir konu ama 73 yaşında bir insanın sesinin o kadar sağlıklı olması gerçekten inanılmaz. Kayıt gibiydi temsil, gözlerinizi kapatın, 30 yaşlarında bir bariton dinliyorsunuz. Şimdi dönüp bakalım mesela kariyerine… Leo Nucci bir hafta Rigoletto söylerken sonraki hafta Cosi Fan Tutte söylemiş mi? Mümkün değil. Bu benim kendime örnek aldığım yaklaşımdır.

 

Benim özellikle hayran olduğum bir sanatçı olduğu için Giuletta Simionato’nun sesi ve tekniği hakkında ne düşündüğünüzü, bir de kendi en hayran olduğunuz mezzo-sopranonun kim olduğunu merak ediyorum.
 

Giulietta Simionato benim de çok sevdiğim bir mezzo-soprano. Şimdi ustaların tekniğini eleştirmek çok doğru değil ama madem sordunuz, gerçek fikrimi söyleyeyim. Simionato çoğunlukla dramatik partiler seslendirmiştir, ancak sesinin dramatik etkilerini biraz yapay buluyorum ve beni pek tatmin etmiyor. Bir de az önce konuştuğumuz konuya dönecek olursak; hem Rosina kayıtları var hem de Eboli. Gerçekten ikisi birden olmuyor -ki bence dramatik değil koloratur mezzo söylediğinde çok daha başarılı.

En hayranı olduğum, her çalıştığım eserde yorumunu, fikrini merak ettiğim şarkıcı Elena Obraztsova’dır. Hayatımda bu kadar iyi şarkı söyleyen, bu kadar homojen tonları olan; tizi-pesi aynı yerde, aynı çizgide, aynı zamanda da bu kadar etkileyici bir materyal sahibi bir mezzo-soprano daha görmedim. Bence onun ölümü bir devrin kapanışıdır opera dünyasında.


Fotoğraflar, Doruk Çakar
 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20