SÖYLEŞİ

Bartoli'yle Semele söyledi

19.01.2019


Paylaş:

Mannheim doğumlu Türk mezzo-soprano Deniz Uzun, Zürih Operası’nın 31 Aralık 2018’de ilk gösterimini yaptığı Semele’de dünyaca ünlü İtalyan mezzo-soprano Cecilia Bartoli’yle birlikte sahne aldı. Yakın geçmişte Andante sayfalarında Serhan Bali’nin yaptığı söyleşiyle sizlere takdim ettiğimiz Uzun’la bu kez arkadaşımız Berna Başaran söyleşti.

 

Mannheim ve Karlsruhe’deki müzik eğitiminizi takiben Indiana Bloomington Üniversitesi Müzik Okulu’na devam ettiniz. Sizce Avrupa ve Amerika’daki müzik eğitimindeki belli başlı farklılıklar neler ve bu farklılıklar sizin mesleki yaşamınızı ne şekilde etkiledi?
 

Avrupa’ya döndükten sonra Amerika’daki çalışma etiğinin ne kadar farklı olduğunu tekrardan anladım. Sonradan bakınca bazı önemli noktaları fark ettim. Amerika’da eğer gerçekten yetenekliysen, maddi ve manevi açıdan kesinlikle destekleniyorsun. Örnek vermem gerekirse, oradaki yıllık bursum sonraki Münih Opera Stüdyo’dan aldığım yıllık maaştan daha yüksekti. Amerika toplumu sesten, kişilikten ve yorumdan bayağı etkilenebilen bir toplum. Avrupa’da ise her şey artık normal. Yetenekli olmak normal, iyi olmak normal, etkileyebilmek normal; kısacası büyülenemiyorlar.

 

Başka bir metaforum daha var: Amerikalılar şıpsevdi, Avrupalılar ise zamanla değerini anlıyorlar. İkisinin de artısı ve eksisi var. Amerika’daki okul sistemi daha az korkak; seni pat diye sahneye koyuyorlar. Ben ilk büyük rollerimi (Rossini’nin L’İtaliana in Algeri’sinde İsabella ve Handel’in Alcina’sında Ruggiero) Bloomington’da söyledim ve kendime güvenim arttı. Aralarında Kevin Murphy, Andreas Poulimenos, Gary Arvin, Wolfgang Brendel ve Carol Vaness’in de bulunduğu, beni manevi olarak çok destekleyen bir ekibim vardı. Almanya’da senelerce sadece lied söyledim. Bu elbette müzisyenliğime büyük katkı sağladı ve Snezana Stamenkovic’le ve Corrina Korff’la müzik bilgim inanılmaz zenginleşti ama opera repertuvarına bir türlü giremedim ve tekniğim ilerleyemedi o zamanlar, çünkü mesleği anca yapa yapa, hatalarıyla ve doğrularıyla öğreniyorsun. Almanya’daki eğitim daha çok teori ve yorum ağırlıklıydı, Amerika ise daha çok pratik üzerine kurmuş sistemini. İtalyancayı da orada daha çok kavradım çünkü küçük bir çocuğa öğretir gibi ders veriyorlardı.

 

2012’den bu yana Oylun Erdayı ile çalışıyorsunuz. Ayrıca Edith Wiens, Margreet Honig ve Corradina Caporello gibi önemli isimlerin ustalık sınıflarına katıldınız. Ses rengi ve orijin açısından birbirinden oldukça farklı olan bu isimlerin size hangi alanlarda nasıl katkıları oldu?
 

Oylun Hoca benim temelim. 2006’da okumaya başladım ve altı senede tekniğimi geliştirmenin yerine geri adımlar attım. Teknik bir temel öğretebilen hoca çok az bu dünyada. Ben “saf” bir şekilde okumaya başladığım için her profesörün iyi olmadığını ağır bedeller ödeyerek öğrendim. Zannettim ki Viyana Devlet Operası’nda yıllarca söylemiş olan bir şarkıcı bu mesleği öğretmeyi bilir. Alakası yokmuş!


En büyük şansım Özgecan Gençer’le tanışmaktı, çünkü o beni Oylun Hoca’yla tanıştırdı. Sonra Amerika’da Andreas Poulimenos’la aklım karıştı. Carol Vaness’e sonra geçtim; en azından yapabildiğim özellikleri daha da güçlendirdi ve Oylun Hoca’yla çalışmamı destekliyordu, oyunculuğuma da katkısı oldu ve ses pozemi bozmadı. Edith Wiens ise kafamın çok karıştığı ve Türkiye’ye gidemediğim bir zamanda çok yardımcı oldu; yorum konusunda fevkalade, çünkü çok sayıda şefle çalıştı ve kimin ne istediğini biliyor. Müzik piyasasından da baya haberdar ve bağlantıları çok. Senede bir defa yaz tatilinde organize ettiği yaz programı kariyerime ayak atmak için çok yardım etti, çünkü dünyanın en prestijli opera evlerindeki casting director’ları davet ediyor o programa.
 

Corradina Caporello’nun İtalyanca diksiyonuma çok faydası oldu ve tekniğime de çok yardım etti. Margreet Honig’le Münih’te çalıştım, nefes konusunda güzel tüyoları olabiliyor. Rudolf Piernay Almanca lied konusunda fevkalade ve Fransız repertuvarda da bilgisi sonsuz. Ama Oylun Hoca benim en güvendiğim ve en çok öğrendiğim hoca. Teknik üzerinde onun kadar bilgisi olan bir hocayla daha tanışmadım; beni çok iyi tanıdığı için yorumumun en doğal hâlini içimden çıkarabiliyor. Bana en dürüst ve en içten davranan hoca, acı gerçekleriyle birlikte. “Deniz, ne bu hâl? Kendine gel!” diyen tek hocam. 2012’den beri her yaz, her kış onun yanına gidiyorum. Ve onun için Münih programını seçmiştim, Metropolitan’daki Lindemann ve Juilliarddaki ADOS programı tekliflerini geri çevirerek.



 

Almanya’daki müzik eğitiminiz süresince layık görüldüğünüz burslarınyanı sıra 2012 yılında 41. Berlin Ulusal Şarkıcılar Yarışması’nda Charlotte-Hamel ödülünü, 2016 yılında Semiha Berksoy Vakfı En İyi Genç Kuşak Opera Sanatçısı Ödülü’nü, Academie Disque du Lyrique tarafından verilen Leyla Gencer Grand Prix’sini ve 2018 yılında Belvedere Yarışması’nda iki özel ödülü kazandınız. Bu başarıların yanı sıra, 2015 yılında Metropolitan Operası’nın finaline çıktınız. Ödüller ve yarışmaların mesleki yaşamınızdaki yeri ve faydası nedir?
 

Yarışmaların en büyük faydası kendime oluşturduğum güvene oldu. Mesela Berlin’deki yarışmaya Mannheim’daki hocam katılmamı istemedi. Ben yine de başvurdum. Oylun Hoca ile ilk çalışmaya başladığım zamanlardı. Oylun Hoca 10 derste beni hazırladı ve ben o ödülü kazandım. O finalin video kaydı “Che faro senza Euridice” ile Indiana Üniversitesi’ne alındım. Metropolitan Yarışması’na finalist olarak bile elime büyük bir para geçti ve özel dersler ile dinletilere faydası oldu. Belvedere Yarışması dolayısıyla şimdiden Letonya’dan iki konser teklifi geldi. Onun dışında ajansım Berlin’de gelecek sezonlar için güzel bir proje ayarlamaya çalışıyor. Semiha Berksoy Vakfı’ndan ödül almam büyük bir şerefti benim için, ödül töreninde hastaydım ve hayatımda ilk defa hayatımda sesim kısıldı (Klimalara alışkın değildim ve çok dokundu bana), bu yüzden bir türlü Türkiye’ye de sesimi dinletemedim. Ama bunun dışında da Türkiye’nin hiçbir opera evinden veya konser organizasyonundan teklif gelmedi.

 

31 Aralık’ta Zürih Operaevi’nde sahnelecek Georg Friedrich Händel eseri Semele’de Ino rolünü seslendirdiniz. Müzik Direktörü ünlü şef William Christie yönetiminde ünlü İtalyan mezzosoprano Cecilia Bartoli ile aynı sahneyi paylaşmak size neler hissettiriyor?
 

Büyük bir baskı ama bir o kadar da ilham verici hisler veriyor bana o müzisyenlerle sahneyi ve müziği paylaşmak. Çocukluğum Montserrat Caballé, Maria Callas, Leyla Gencer ve Cecilia Bartoli dinlemekle geçti ve özellikle Bartoli’nin Chant d’amourve Arie Antiche albümleri benim konser repertuvarımı çok etkiledi. Mesela Maurice Ravel’i o zamandan beri bırakamadım sesimden.

 

Genç yaşınıza rağmen Barok’tan bel canto’ya, İtalyan opera seria’dan verismo’ya uzanan geniş bir repertuvarınız var. Verdi, Massenet, Donizetti, Strauss, Massenet, Rossini, Prokofyev ve Britten gibi değişik türde ve değişik zamanlarda eserler veren bestecilerin operalarını Avrupa ve Amerika’da büyük başarıyla seslendirdiniz. Bu türlerin ve bestecilerin sizin açınızdan önemi ve farklılıkları neler? Yer aldığınız sahnelerden hangisini hangi açıdan seviyorsunuz?
 

Her bestecinin farklı bir dili var. Mesela Rossini içimdeki gülümsemeyi uyandırıyor ve koloratur’larıyla sesimi genç tutuyor. Rossini sesten çok iyi anlıyordu ve kadınlar için çok iyi bir tesitürde bestelemiş. Mozart kadınlar için biraz daha yüksek tesitürde yazmış. Sesi iyi eğitiyor, vücutsuz ve yüksek pozesiz yorumlanması çok zor. Ama onun zamanında zaten her şey yarım ton daha pes tınlıyordu, bu yüzden orijinal tınısını yorumlamak daha kolay oluyor. Zürih’te çoğu zaman Mozart eserleri orijinal tonundan yorumlanıyor, bu yüzden özellikle La Scintilla isimli Zürih orkestrası eşlik ediyor.
 

Donizetti ve Bellini tamamen havanın akışkanlığını düzeltiyor ve yumuşatıyor. İtalyanca genelde sese çok iyi gelen bir dil. Händel de bence bunu biliyordu ve İngilizce’de bile bir oratoryo veya opera yazmışsa, sese iyi gelen şekilde bestelemiş; bol legato’lu ama bol da koloratur’lu frazları sesin genç kalmasına yardım eden bir stil.

 

Strauss veya Humperdinck’te diksiyon ve şarkı söylerken konuşur gibi söylemek önemli, oradaki libretto nadiren kendini tekrarlıyor bu yüzden cümleleri anlamak çok önemli.

 

Ben açıkçası kendimi asıl Rus repertuvarında tamamen ruhen evde hissediyorum. Hem dili hem de müziği bana çok doğal geliyor, karakterleri de daha ilginç geliyor; tamamen hissediyorum ve kendimi en fazla olduğum gibi gösterebiliyorum. Bunu Mussorgski, Prokofyev, Çaykovski’de ve Borodin’de çok yaşadım.

 

Fransız repertuvarı da sese çok iyi geliyor. İtalyancadaki gibi havanın akışkanlığını arttırıyor ve sese güzel bir tını katıyor. Ben şahsen büyük bir zevk alıyorum değişik dönemleri yorumlamayı, zihni ve sesi kesinlikle esnek tutan bir şey. Ama mesela sırf Barok söylemek sesimin büyümesine yardım etmiyor, hep arada odada bel canto repertuvarı çalışmam lazım tınımı kaybetmemek için. Piyanist de olduğum için harmonilere tapıyorum, bu yüzden Britten, Bach, Brahms, Mahler, Debussy ve Ravel gibi bestecileri yorumlamaktan çok büyük zevk alıyorum.

 

Yakın gelecekte söyleyeceğiniz operalar arasında CarmenHänsel ve GretelLa verita in cimentoVec Makropulos ve Cavalleria Rusticana yer alıyor. Bunlara ek olarak Fabio Luisi yönetiminde Danimarka Ulusal Senfoni Orkestrası eşliğinde Beethoven’ın 9. Senfonisi’ni, yine Fabio Luisi yönetiminde Dallas Senfoni Orkestrası eşliğinde Salome’nin konser versiyonunda Page rolünü seslendireceksiniz. Birbirinden oldukça farklı bu partilere nasıl hazırlanıyorsunuz? Uzun vadeli planlarınızda hangi roller ve çalışmalar var?
 

Zürih Operaevi’nde söylediğim tüm partilere korrepetitörle hazırlanıyorum. Ancak kendim de piyano çaldığım için, tek başıma da hazırlanabiliyorum.
 

Genelde ilk önce piyanoda eşliğiyle birlikte melodiyi çalıyorum ve bende ne his uyandırdığına bakıyorum. Sonra tabii ki sözlerini kelime kelime tercüme etmeye çalışıyorum. Bazen zor oluyor her sözcüğü bilmek tabii. Almancada bile 100-300 yıl önce dilin bambaşka bir kelime hazinesi vardı. İnternet çoğu zaman yardım ediyor. Telaffuz çok önemli; hem diksiyona hem de sese ve asıl müziğe yardım ediyor. Tabii ki hikâyede ne olup ne bittiğini ve tam olarak ilişkilerde benim rolümün durumunu bilmem yorumuma daha da yardım ediyor. Bu yüzden dinletilerde komple olarak bildiğim ve söylemiş olduğum bir rolü tanıtmak bana çok daha kolay geliyor. Öbür türlü hep hissiyata kalıyor, o da bulanık olabiliyor.

 

Teknik anlamda zorlandığım frazları Oylun Hoca’ya gösteriyorum. Genelde artık fazla tekniği düşünmemeye çalışıyorum, tınının kolaylaşmasına dikkat ediyorum ve nasıl en kolay ve en inandırıcı şekilde söyleyebilirim, ona konsantre olmaya çalışıyorum. Ama tekniği düşünmemek benim için hâlâ çalışma odasında imkânsız gibi bir şey. Sahne, provalar ve performans bu yüzden çok önemli. Aynanın önünde çalışıp konuşur gibi söylemek çok yardım ediyor. Bu yüzden tüm şancılara, mümkünse çok konser vermelerini ve çok dinletiye ve yarışmaya katılmalarını öneriyorum. Küçük veya büyük çapta, hiç önemli değil, ama o sahnede topladığın meyveler bambaşka. Ben sokak müziği yaparken performans konusunda çok daha iyiydim, ama sesim o zamanlar tınlamıyordu. Her şeyi bir arada başarmak yıllar ve tecrübe gerektiren bir durum; yıllardır konser vermeme ve operada çalışmama rağmen ben de hâlâ kendimi yolun başında hissediyorum.

Berna Başaran

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20