SÖYLEŞİ

Eda And'ın ilk caz albümü çıktı

25.02.2019


Paylaş:

2018 yılının son günlerinde Türk caz müziğinin duayenleriyle bir araya gelerek Augmented Life isimli ilk caz albümünü çıkaran Eda And ile söyleştik…  


Albüm için seçtiğiniz başlığı müziğinizle nasıl açıklarsınız?

Augmented Life yani (Artırılmış, genişlemiş yaşam), gerçek hayati öğrenmeye, mutluluğu ve acıyı daha derinden anlamaya başladığım son 10 yıl içinde, farklı olgunluk zamanlarımda yazmış olduğum yedi beste ve aranjeyi temsil ediyor.

Tek taraflı bir mantaliteyle yürümektense, perspektifleri artırmak, birbirinden bağımsız olan formları birleştirmek, doğruları büküp hayatin genişlemesine şans vermek ve bütün bunlara beraberce tanıklık etme hayalleriyle bu albüm ortaya çıktı. Tüm caz türlerini kucaklayan bir kimlikle oluşturuldu. Augmented Life, herkesin hayatına alıp, kendine göre yorumlayabileceği bir felsefe belki de.  


Albümünüzün Alman dinleyici özelinde, Avrupalı dinleyiciden aldığı tepkilerden bahsedebilir misiniz?

Almanya’dan gelen tepkiler çok olumlu. Özellikle 9/8’lik,11/8’lik gibi aksak ritimleri cazda duymaktan oldukça etkileniyorlar. Alman dinleyicilerim, daha önce böyle bir müzik dinlemedik diyorlar. Aslında iki taraflı bir durum bu, onlar için de yenilik, biz Türkler için de. Çünkü bu besteleri bir bütün içine koyarken hayal ettiğim şey her türü kucaklamaktı. Örneğin Hamburg Medley, lirik bir balat olarak başlayıp ortasında funk fusion olup coşup sınırlarını zorluyor, balat melodisinden feyz alıp, bir samba outro ile de bitiyor. Oyun ve Nine Eight Blues parçalarında ise Türk müziğinin oryantal melodilerini ve aksak ritimlerini, caz armonisi ve klasik modern müzikle harmanlayarak birbirinden bağımsız gibi gözüken bu müziklerin, birbiri içerisinde yeniden doğmasını amaçlamıştım.

Sololarda Sibel Köse, Serdar Barçın, Yahya Dai ve Engin Recepoğulları ve ritim section’da Volkan Öktem, Volkan Hürsever ve Türker Çolak sayesinde sonuç içimize çok sindi. Doğu-Batı füzyonunun çok riskli bir konu olduğunu düşünüyorum. Lezzetli bir Türk cazı elde etmek için çok farklı kategorilerdeki müziklerle haşır neşir olup vizyonunuzu genişletmeniz, kendinizi “augmente” etmeniz gerekiyor. Müzikte dengeli beslenmelisiniz. Bu da çok uzun emeklerin verilmesi ve algıların hayat tarafından açılması sonunda dengelenen bir şey. Kulak yatırımı isteyen bir durum. Bunun yanı sıra bu albümde farklı orkestralama teknikleri ve mutasyona uğratılan otantik groove’lar, cazda saksafon, flüt, davul, piyano ve kontrbas için yepyeni bir doğaçlama vizyonu açtı. Böyle bir ekiple çalışacaksam bestelerimin yanında yorumcuların da virtüozluklarını, beraberce tek vücut hâline getirdikleri, özgün, homojen sound’u da ortaya çıkarmalıydım. Çünkü her biri birbirinden duayen.  

Özel olarak Big Band müziği üzerine yüksek lisansımı yaptıktan sonra, Avrupa’nın en iyi caz orkestralarından biri olan NDR Big Band ile bir kayıt prodüksiyonu gerçekleştirmiştik 2016’da. Bu tecrübemden dolayı ve öncesinde de klasik piyano konçertosu yazma geçmişim olduğu için müziği genelde böyle duyuyorum. Orkestrasyon ve solist featuring’i yazmak benim için çok değerli. Orkestral olarak düşünen bir kafa yapım var. Amacım, ekip içerisindeki her ustanın, sazını ve sesini parlatmasına imkân veren kompozisyonlara yer vermekti. Hayatımda ilk yazdığım caz parçası İzmir Ballade ise klibi, sözlerinin içeriği ve solisti ile bu albümde en öne çıkan eser oldu, sevgili Sibel Köse muhteşem sesiyle albümü onurlandırdı.

Albüm içerisinde caz triosunu klasik yaylı dörtlüsü ile buluşturduğum, featuring ettiğim parçalar da var. Chopin’in orijinalinde piyano solo için olan Fantasie Impromptu’sü mesela… Caz olarak yeniden düzenledim. Volkan Öktem, Volkan Hürsever gibi virtüozların önderliğinde İzmir Jazz Strings ile kaydettik.

Tüm ekibime emeklerinden dolayı huzurlarınızda sonsuz teşekkürlerimi sunarım.


Albüm bağlamında Türkiye için özel konser programları öngörüyor musunuz?

Türkiye için konser organizasyonlarımız başladı, görüşmelerimiz devam ediyor. Lansman konserlerini İstanbul, Ankara, İzmir’de vermek üzere çalışmalar yapıyorum. Şimdiden kesin olan ve benim için önemi büyük olan konser teklifleri var. Örneğin bu seneki İstanbul Uluslararası Caz Festivali’nde albüm ekibimle beraber yer alacağız. Tarihleri önümüzdeki haftalarda sosyal medya üzerinden açıklayacağım.  


Almanya’da Türk asıllı müzisyenlerle de sahne alıyor musunuz?

Almanya’da caz ve klasik üzerine Türk müzisyenleri fazla aktif göremiyorum, Cumhuriyet Günü resepsiyonlarından 19 Mayıs törenlerine gördüğümüz kişiler oluyor genelde. Hamburg’da benim zamanımda tek Türk bendim konservatuvarda okuyan. Sonra diğer arkadaşlar gelmeye başladı. Örneğin Beste Toparlak ve Aslıhan And gibi uluslararası başarılara imza atmış önemli müzisyenlerle Hamburg’da beraber okuduk. Onlarla sayısız sahne aldık. Elimizdekinin en iyisini yaptığımıza inanıyorum.

Türk asıllı müzisyenlerle olan projelerim dışında, Avrupa’nın en iyi caz orkestralarından biri olarak kabul edilen NDR Big Band ile çaldım. Bu orkestraya, kendi eserlerini çaldıran ve onlarla beraber çalan ilk Türk kadın besteci ve piyanist olarak ülkemizi temsil ettim. Bu takımla çalma şansı bulduğum için çok şanslı ve gururluyum. Ancak mezun olduktan sonra birçok zorlukla mücadele ediyorsunuz. Birçok müzisyenin yaşadığı gibi, hayatinizi sadece konserlerden ya da sadece müzik dersi vermekten kazanmaya çalışıyorsanız zaten biraz zor. Bu ikisini seçip beraber yapsanız, artı ek islere odaklansanız bile zor. Her şey artık PR’a bağlı. PR’ınız yoksa tek başına mümkün olamayacağını yeni yeni idrak ettim. Çok başarılı, yetenekli olmanız bir şey ifade etmiyor, eğer doğru kontaklara ulaşamıyorsanız. Biliyorsunuz Hamburg’da ünlü Elbphilharmonie’miz açıldı. Tüm sezonun biletleri satışı başladıktan bir hafta içerisinde tükeniyor. Bu yüzden imkân bulamıyoruz. İsyanımız büyük. Ben de bu yüzden hâli hazırda uluslararası hizmet veren booking ajansları arıyorum. İlgilenen olursa buradan da duyurumu yapayım.  


İzmir Devlet Konservatuvarı Piyano Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Hamburg Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu’nda klasik kompozisyon üzerine lisansınızı ardından aynı okulda caz kompozisyon üzerine yüksek lisansınızı tamamladığınızı biliyoruz. Eğitim için Almanya’yı tercih etme nedeninizden ve Türkiye ile Almanya arasındaki eğitim farklılıklarından bahsedebilir misiniz? Klasik tarzda bir eğitim almışken caza yönelmenizdeki başlıca etkenler neler oldu?

17 yaşındayken bir piyano konçertosu yazmam ve ardından Bremen’e davet edilerek orda International Jugend Symphony Orchester’le bu eserimin Avrupa prömiyerini yapmam beni ileride Almanya’yı seçmeme itecek ilk sebepti. O konserimden sonra Almanya’da olmaya, okumaya karar verdim. Almanya’yı, gelip yasamaya başlayınca tanıdım ve çok sevdim. Sanatın göbeği, festivallerin, orkestraların merkezi, Böyle bir ortam, bir müzisyen için çok önemli. Çok yararlandım bu ülkeden. Alman devleti birçok kere burs verip okumama destek de oldu. Ödüllere layık olmak için çok çabaladım, kendi ülkemden hiç yardım almadım, maalesef. Okurken ciddi zorluklar çektim… Burayı seçtiğim içinse huzurluyum.  

Kendini geliştirmiş Almanlar mantalite olarak üretirken, ödünç aldıkları bilgileri yerlerine kazanla geri koyarlar. Bu beni çok etkiler hep. Sefa da sürerler istediklerinde. Yani bizdeki gibi -hedonist yaşa, tüket dur, öz kaynakları sonuna kadar savurarak kullan- diye bir şey yok. Tüketeceksen üretmen şart. Tükettiğinin üstüne bir sonraki sürümden geri koymayı da görev edinmişler. Her şeyin en sağlamını, en uzun ömürlüsünü yapıyorlar. Patent çıkarıyorlar, buluşlar yapıyorlar. Mesela geçenlerde Steinway & Sons fabrikasının piyano yapım sanayisine gittim. Öğrencim orada staj yapıyor. Bastan sona bir piyano nasıl yapılıyor rehber eşliğinde öğrenme şansı buldum. Hayatımda böyle haşmetli bir düzen, ustalaşmaya olan merak, yaratıcılık ve icat kafası görmedim. Uyanalım artık. Yermeyelim çalışanı. Piyano, teleskop, bestecilik, otomobil sanayi, bira… Bunları hep Almanlar yapıyor! Bizim anlayışıma göre Almanlar sıkıcıdır, tekniktir, dilleri kabadır. Hep böyle söylenir. Evet teknikler, disiplinliler ama kaba değiller. Dakikler çünkü düşünceliler, çünkü zaman hayattaki en değerli şeyimiz ve onu çalmak çok ayıp onlara göre. Hatta profesörlerin derslere belirtilen saatten daha önce giderseniz onların ekstra zamanını çalmış olursunuz, bu hoş karşılanmaz. Çünkü erken gitmek geç kalmak kadar ayıp bir şey Almanya’da. Zamanı ve evren tarafından hediye edilen yeteneklerimizi doğru kullanmanın önemini Almanya’da öğrendim.  

Caza merakım ise çok erken yaslarda Walt Disney Fantasia ve Chip&Dale gibi çizgi filmleri izleyip arka fondan gelen orkestra müziklerine âşık olmamla başladı. Ve sonrasında beş yıl önce yitirdiğimiz caz kontrbasçısı rahmetli babam Kürşat And’ın varlığı sayesinde pekişti. Klasik piyano okurken caz da çalardım, en azından kendi duyduğum kasetleri kulağımdan çıkarır, piyanoda dener, armonilerini buldum diye sevinir oyun oynardım. Klasik solfej parçalarına caz eşlikleri yazardım, sınıf arkadaşlarımla o hâllerini okurduk derste. Sonra beste yapmaya başlayınca caz, klasik ve Türk müziğini birleştirme fikri doğdu. İzmir ve Türkiye özlemi çektiğim zamanlarda bu duygular, oryantal elementler kılığında bestelerime yansıdı. Daha önce Türk müziği hiç dinlemezken, Almanya’da şans eseri kanun piyano duo olarak çaldığımız, türkü konserleri verdiğimiz zamanlar oldu ya da TSM korosuna piyanomla eşlik ettiğim. Caz, klasik, rock, pop, rap, reggae, Hindu, İnka, her müzik türünden besleniyorum.  


Bir besteci ve yorumcu olarak siz müziğin hangi türlerini takip ediyorsunuz ve bir dinleyici olarak tercih ettiğiniz müzisyenler kimler?

Dediğim gibi müzikte dengeli beslenmek çok önemli. Türkçe rock: Şebnem Ferah, rap-caz: Akua Naru, 70’ler disko/funk: Earth Wind & Fire, Hint klasik müziği: Tabla & Bansuri taksimleri, Bolivya bambu flütleri emprovizasyonları… İnka müziğine olan ciddi ilgilerim, hobilerim var. Bunun dışında amatör plak toplayıcısıyım. Kulağımı kaliteli kayıtlarla beslemeyi çok seviyorum. Bunlarla ilgilenmek için zaman ayırmaya çalışıyorum. Çünkü bütün bunlar benliğimi geliştiriyor ve besteciliğime etki ediyor.  

Müzik tercih ederken, türleri takip ederken de kendi kendime sorup, cevaplamaya çalışırım hep, bu yorumcu/ bu bestecinin, müziği üzerinden bizlere söylemek istediği değerli bir şey var mı, yoksa sadece yapay zekâlı ellerin çaldığı gibi müzik mi çalıyor? Hayata karşı müzikal bir duruşu yoksa salıyorum doğaya geri, dinlemiyorum böyle müzikleri. Değerli olup olmadığına kulağım artı kalbim karar veriyor. Çünkü bunu yapıp müziği felsefe üzerinden cevaplamaya çalışmak daha etkili ve eğlenceli. Tüm huzursuzluklarımı bu şekilde onardığımı düşünüyorum. Birçok türü bu şekilde düşünüp moduma göre dinliyorum.  

İnsanoğlu olarak insanlığa ve düşünce evrimine katkıda bulunmak, kaynakları çeşitlendirmek yani üretmek pesinde olan insanları dinliyorum. Entelektüel miras bırakma sorumluluğu hissi, sınırlarını aşmak, motivasyon kaynağı oluşturmak, diğer varlıklar tarafından fark edilmeyi arzulamak, diğer varlıklar tarafından anlaşılmayı beklemek, bir sonraki sürümleri düşünüp geleceği görmek ve ona yatırım yapmak, bilginin sonsuzluğu içinde öğrenme açlığı, hayatı, varlıkları, doğayı anlamaya duyulan merak ve onları algılayışınızda sanat yaparak söyleyecek bir şeyinizin olması, meydan okuma, mantalitenizi yaratıcılığınızla ortaya koyma ihtiyacı gibi nedenlerle, müzik yapmak, bünyenize bir hormon gibi salgılanır. Bu bir ünite gibidir. Zincirleme hisler yüzünden beste yaparsınız, müzik dinlersiniz ya da çalarsınız. Çünkü müzik bireysel bir yasam destek ünitesidir. Sizi hayata bağlar, hayatinizin bir anlamı olduğunu düşünmeye başlarsınız, ki herkesin hayata geliş amacı farklıdır ve her insan hayati anlamlıdır. Hayata gelme nedenimizi, amacımızı, doğarken armut pis ağzıma düş seklinde bulamıyoruz, bunu çevremiz, mizacımız ve ilgi alanlarımıza bağlı olarak keşfediyoruz. Kesif uzundur, hayatımınn 20 yılı sadece tek bir enstrüman çalarak, piyanoyla geçti. Piyano muhteşem zenginlikte ve dahası yoktur diye düşünüyordum. Hâlâ da öyle ancak başka enstrümanları içselleştirdikçe, onların kılığına girip bir aktris gibi hayal edip oynadıkça, beste yaptıkça, diğer enstrümanların ilham veren özelliklerini keşfettikçe başka boyutları hissetmeye başladım. Mesela beş yıl önce Bolivya ve Şili turnemde karşılaştığım Charango gibi bir alet ikinci enstrümanım hâline gelmeye başladı. Deneyinceye kadar arpı ve bağlamayı bir anda andıran sesinin güzelliği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Şimdi ise onu çalmaya çalışma sürecimde Latin folk müziğine ilgi duyduğumu idrak ettim. Charango virtüozu olmak değil niyetim; ama tanıştığım kültürleri müziğime, bestelerime taşıyacağım. Dediğim gibi müzikte her yönden dengeli beslenmeye açık olmamız lazım. Müzisyenlere, bestecilere tavsiye edeceğim tek şey budur. Sonrası zaten belli. Çalışmak, deneyimlemek… Var olan sistemleri tanıyıp, kendimize özgü sistemler yaratmalıyız. Bu da öğrenme, gelişme iştahından, meraktan kaynaklanmalı. Bunu istemelisiniz. Hayata karşı ilgimizi kaybetmemeliyiz. Çünkü o her şeye rağmen çok değerli.


Berna Başaran

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20