MAKALE

Doğumunun 95. yılında Maria Callas

08.10.2019


Paylaş:

Bir fenomen, bir tanrıça, bir efsane, opera dünyasının gelmiş geçmiş en büyük sopranosu… Callas için söylenen bu sözlere benzer birçoğu daha eklenebilir. Acaba neden bu sıfatlar sadece onun için kullanılıyor? Tüm bu sözler abartılı mı, yoksa az bile söylenmiş hakikatler mi? Günümüz sopranoları, tıpkı son moda akımları gibi 5-10 senede popülerliklerini yitirirken neden Maria Callas ölümünün üzerinden 41, son komple operasını söylemesinin üzerinden ise 53 yıl geçmesine rağmen hâlâ “Soprano Assoluta” olarak anılıyor?

 

Bu yazıyı hem Callas’ın bilinmeyen yönlerinden ve sanatıyla ilgili değinilmesi gerekenlerden bahsetmek hem de hakkında anlatılan veya gerçeğe dayanmayan bazı söylentileri netleştirmeye çalışmak için kaleme alıyorum. Maria Callas için romantik kimselerin savunduğu en ünlü tez, onun opera kariyerini ünlü armatör Onassis için bıraktığı, ondan sahip olduğu erkek çocuğun öldüğü ve gizlice bir cenaze töreni yapılarak gömüldüğüdür. Hiçbiri doğru değildir. Maria Callas’ın kocasını Onassis için terk ettiği yıl 1959’dur. Yazımın ilerleyen satırlarında da değineceğim gibi, o tarihten birkaç yıl önce Callas’ın vokal problemleri başlamış ve kendisine koyduğu o yüksek çıtada şarkı söyleyebilmek için zorlanmaya başlamıştır. Onassis, Maria Callas’ın şan hayatını en fazla iki-üç yıl kısaltmıştır, daha fazla değil. Çocuk konusu ise tamamen asılsız bir söylentidir. 10 yıllık evlilikleri boyunca daima çocuk, hatta ikiz çocuk sahibi olmak isteyen Callas’ın biyolojik olarak buna imkânı yoktur. O zamanki doktor raporlarında hiçbir şekilde çocuk sahibi olamayacağı defalarca belirtilmiştir. Daima çocuk isteyen Callas 1970’li yıllarda bile sekreteri, sonradan da yakın arkadaşı olan Nadia Stancioff’a “Sanırım bu sefer hamileyim” diyecek, beraber gittikleri doktor ise 1950’lerde kendisine konan teşhisi doğrulayacaktır. Callas için söylenen bir başka asılsız yorum ise kilo kaybıyla beraber sesinde sallanma olmasıdır. Kayıtların doğrulayacağı gibi, Callas’ın sesindeki vibrasyon aralığının genişliği, onun en kilolu yıllarında verdiği bazı temsillerde bile kolaylıkla duyulabilir. Örneğin 1952 yılında Meksika’da söylediği Rigoletto’da kuartetin sonundaki Do diyez, Lakme’nin aryasındaki Si, 1951 yılında Napoli’de söylediği Il Trovatore’deki Do bunu açıkça onaylar. 

 

Yine Maria Callas’ın bilerek ve isteyerek bağırsak kurdu yuttuğunu ve bu sayede kilo verdiğini söyleyenler de vardır. Bunda belki bazı olayları kendi fantastik yorumlarıyla anlatan Callas’ın da payı vardır. Callas bu konu için “Bende bir bağırsak kurdu varmış, birçok kişinin tersine bana kilo verdireceğine kilo aldırıyormuş, tedavi olup ondan kurtulduğum zaman zayıfladım” demiştir. Hiçbir tıbbi dayanağı olmayan bu tez, konu hakkında yukarıda değindiğim yorumun doğmasına sebep olmuştur. Halbuki birçok tanığın söylediği gibi kilo vermeden önce müthiş bir iştaha sahip olan Callas, “adeta bir erkek kadar çok ve hızlı” yemek yeme alışkanlığı olan bir kadındır. Yine kendisinin verdiği bir başka röportajda “Kilo aldıkça sesimi kontrol etmek zorlaşıyordu, ses ağırlaşıyordu. Ayrıca iyi rol yapabilmek, ifadelerinizin net ve anlaşılabilir olması için çene kemiğimizin görünmesi lazım” demiştir. İşin asıl doğru olan yönü bu zihniyette olan Callas’ın sıkı bir rejim sayesinde bir yılda 37 kilo vermesidir.

 

Söylentileri bir kenara bırakıp sanatçı olarak Maria Callas’ı ele alalım… Callas opera alanında devrim yapmış bir sopranodur. Onun zamanına kadar sopranolar kategorilere ayrılmış; koloratur, lirik, lirik koloratur, lirik spinto, dramatik gibi sıfatlarla repertuvarlarını daraltmışlardı. Sahne üzerindeki oyunculuk ikinci plana itilmiş, büyük ve abartılı jestlerle, statik duruşlarla sınırlandırılmıştı. Söz ve ifade, notaları doğru olarak söylemenin gerisinde kalıyordu. Maria Callas vokal sınıflandırmalara karşı çıktı. Tıpkı bir yüzyıl öncesi sopranoları gibi mezzosopranodan koloratur sopranoya kadar bestelenmiş bütün rolleri seslendirdi. Vokal olarak hiçbir sınır tanımıyordu. Gelmiş geçmiş hiçbir soprano onun gibi MacbethLucia di LammermoorSaraydan Kız KaçırmaI Vespri SicilianiI PuritaniNormaLa TraviataArmida (G. Rossini), ToscaRigoletto ve La Gioconda’yı aynı sezon içinde söylemedi, söyleyemedi. (1952 sezonu - 11 değişik rol, 56 temsil, üç konser) Bu, günümüze kadar aşılmamış ve eşi benzeri olmamış bir vokal sınırsızlıktır. En tiz notasından en pes notasına kadar bütün tonların aynı yerden ve aynı büyüklükte gelmesi inanılmazdır. Oyunculuk yeteneği ve sahneye girdiği an bütün dikkatleri üzerine çeken, adeta manyetik güce sahip bir aktris olmasıyla ilgili zaten yeterince yazı yazılmıştır. Değerli hoca Aydın Gün kendisini sahnede seyretme şansına sahip olmuş bir kişi olarak onun temsilini hatırlayınca, “Callas sahneye çıktığı an bütün seyircilerin gözünden çıkan ipleri elinde tutar ve kulise girene kadar bırakmazdı” demiştir. Bütün bu özelliklerin yanında çok değerli bir başka özelliği de müzisyenliğidir Callas’ın. Diğer bütün yetenekler zaman içinde geliştirilebilir fakat müziği duymak, hissetmek, özümsemek, şarkı söylerken sadece notaları doğru entonasyonda ve matematiksel değerde söylemenin ötesine geçip müzikle bütünleşmek hatta müziğe dönüşebilmek doğuştan gelir. Onun kadar besteciye sadık, bestecinin her notasyonunu uygulayan başka bir sanatçı az bulunur. Kelime ve müziği mükemmel bir şekilde harmanlamak, her bir kelimeye anlam katmak, müziği bir hamur gibi yoğurup en güzel şekli vermek gerçek bir müzisyenin işidir. Maria Callas’tan hiç bilmediğiniz bir aryayı dinleyebilirsiniz, ruhunuzu serbest bırakıp neler hissettiğinizi düşünün, sonra aryanın sözlerini okuyun, düşündüğünüzle sözlerin birebir örtüştüğünü görürsünüz. Daha güzel müzik yapmak için kullandığı rubatoları, piyano ve kreşendoları, yapılması hemen hemen imkânsız olan bağ içinde yapabildiği stakatoları, müziği asla dejenere etmeden uyguladığı portamentoları ve daha birçok özelliği sadece daha güzel ve ifadeli müzik yapmak içindir. Maria Callas dünyaya gelmiş sınırlı sayıdaki eşsiz müzisyenden biridir. Onu sadece şancı olarak değerlendirmek bir haksızlıktır. Bu paragrafı ünlü müzik eleştirmeni Ethan Mordden’ın bir yorumuyla bitirmek istiyorum:“Maria Callas, Medea’nın meşhur ‘Dei tuoi figli’aryasından önceki resitatifinde bile birçok sopranonun bir ömür boyu yapmadığı kadar çok müzik yapıyor.”



 

Callas 1923 yılında Yunanistan’dan Amerika’ya göç eden Yunanlı bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğmuştur. Kendisinden önce bir ablası ve bir ağabeyi olmuş fakat bu erkek çocuk çok küçük yaşta, henüz o zamanki adıyla Maria Anna Sophia Cecilia Kalogeropoulos doğmadan önce ölmüştür. Babası soyadlarının uzunluğu ve zorluğundan dolayı onu Callas olarak kısaltmış, küçük kızın dört ismi olmasına rağmen kullanılan ismi Maria olmuştur. 1937 yılında anne ve babasının boşanmasıyla ablası ve annesiyle beraber Atina’ya geri dönen Callas, konservatuvara girer ve ünlü İtalyan soprano Elvira de Hidalgo ile çalışmaya başlar. De Hidalgo bir röportajında ilk karşılaşmalarını şöyle anlatacaktır: “Gözlüklü, şişman, pek de güzel olmayan bir kız geldi; adı Maria Callas’tı. Pek de özel bir şey olmayacağını düşündüm, bana söylemek istediği aryayı piyanonun üzerine koydu. Oberonoperasından ‘Ocean! Thou mighty monster’… Ağzını açtığı anda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. İnanılmaz bir sesi vardı!”

 

Maria Callas öğrencilik yılları süresince, 16 ve 22 yaşları arasında Cavalleria RusticanaSuor Angelica ,BoccaccioToscaStabat Mater (Pergolesi), TieflandFidelio ve Der Bettelstudent eserlerinde rol alır. 22 yaşında şansını denemek üzere Amerika’ya babasının yanına gider, iki yıl boyunca verdiği hiçbir odisyonu başarılı bulunmaz. Avrupa’daki ilk profesyonel sahneye çıkışı 1947 yılında La Gioconda operasıyla Verona Arenası’nda olur. Henüz 24yaşındadır. Tahmin edilenin aksine, muhteşem bir kariyer başlamamıştır. İki yıl boyunca söylediği eserler arasında TurandotLa Forza del DestinoNormaAida ayrıca Tristan und Isolde ile Die Walküre (Brünnhilde) de vardır. Callas’ın kariyerindeki dönüm noktası olan hadise 1949 yılında, aynı hafta içinde hem Die Walküre operasındaki Brünnhilde’yi hem de I Puritani operasındaki Elvira’yı söylemesiyle gerçekleşir. Callas’ın kariyerini şekillendirip ona yol gösteren ünlü orkestra şefi Tullio Serafin’in yönettiği I Puritani operasının sopranosu hastalanır. Başka hiçbir soprano müsait değildir. Serafin bir hafta içinde, üç tane Die Walküre temsili olmasına rağmen Callas’a bu rolü öğretir ve onu sahneye çıkartır. Daha önce dramatik soprano olarak tanınan ve sadece bu repertuvarda eserler söyleyen Calas’ın, I Puritani’deki Elvira partisini söyleyeceği duyulunca bir İtalyan eleştirmen şöyle iğneleyici bir yorumda bulunacaktır: “Maria Callas I Puritani söyleyecekmiş, acaba ne zaman Gino Bechi’nin (o günlerin en meşhur İtalyan baritonu) La Traviata’daki Violetta Valery rolünü söyleyeceğini duyacağız?”

 

Fakat kimsenin ummadığı bir ses aralığına sahip olan Callas, bir koloratur sopranonun yapabileceği bütün ajiliteleri ve verebileceği tiz notaları (dört Re, bir Mi bemol) kendi sesiyle, büyük bir homojenlik içinde, tertemiz söylemiş ve bir gecede fenomene dönüşmüştür. Bu temsiller sonrasında dünya, Maria Callas’ın sınırlarını, daha doğrusu sınırsızlığını anlamıştır. Kontratlar ve roller peşi sıra gelmiş, bütün opera evleri kapılarını ona açmaya başlamıştır.

 

1949 yılında Milanolu bir iş adamı olan Giovanni Battista Meneghini ile evlenen Callas, 10 yıl süren evliliği boyunca çok mutlu olduğunu söylemiştir. 1953 yılında yukarıda değindiğim rejime başlamış ve inanılmaz bir şarkıcı olmasının yanı sıra, inanılmaz bir aktris de olmuştur. Bunda elbette ki çalıştığı Margherita Wallmann ve Luchino Visconti gibi büyük rejisörlerin de büyük payı vardır. Callas koloratur soprano rolleri olan Lucia di LammermoorSaraydan Kız KaçırmaArmida (G. Rossini), RigolettoI Puritani ve La Sonnambula’yı, dramatik sopranoların söylediği AidaLa Forza del DestinoMedeaMefistofeleAndrea ChenierFedoraLa VestaleMacbethNabucco gibi eserlerle beraber, hatta kimi zaman aynı hafta içinde söylemiştir.

 

Callas aynı zamanda bel canto eserlerini günümüze kazandıran soprano olmuştur. O seslendirmeden önce sınırlı sayıda bel canto eseri tanınıyordu ve bu eserler sadece ses gösterisine dayanan, sopranoların hünerlerini ve ses cambazlıklarını sergilemekten öteye geçmeyen eserler olarak sınıflandırılıyordu. Callas, bestelenmiş her bir trilin, her bir kadansın bir anlamı olduğunu; karakterin dramatik gelişimi içinde bir ifade için orada olduğunu kanıtlayacaktır. Onun sayesinde Lucia di LammermoorAnna BolenaIl PirataLa SonnambulaI Puritani baş kadın kahramanlarının aslında var olan fakat unutulmuş dramatik yönleri bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkmıştır. Operada sözlerin de müzik kadar önemli olduğunu kanıtlamıştır. Yaptığı, opera dünyasında büyük bir devrimdir.

 

Fakat bu kadar çeşitli rol söylemek, sınırsız çalışma ve bu kadar yoğun bir tempo, sesinde yıpranmaya ve özellikle tiz notalarında sorunların çıkmasına sebep olur; kusursuz bir tekniği olmasına rağmen ses kası yorulacak ve eskisi gibi onun her isteğine cevap veremeyecektir. Callas hiçbir zaman tekniğini veya şarkı söyleme yetisini kaybetmemiştir. 1965 yılında son kez sahneye çıktığı Tosca temsilinde bile vokal olarak ne durumda olursa olsun şarkıcılığı, eşsiz bağlı söyleme yetisi, müzikalitesi ve fraz yapma üstünlüğü hiçbir kayba uğramamıştır. 1959 yılında Dallas Operası’nda Lucia di Lammermoor temsilinde son kez bu rolü seslendirmiş, çıldırma sahnesindeki ilk Mi bemolü denemiş, çıkartamayınca bir oktav aşağı almış, ikinci gelen Mi bemolü vermiş fakat neredeyse bir tona yakın pes olmuştur. Şahitler, ağlayarak soyunma odasına giden Callas’ın “Kariyerimin kumarını oynadım, bu kariyer bu gece bitmiştir” dediğini söyler.




 

İşte artık sesine eskisi kadar hükmedemediği bu dönemde “Sinir sistemim bu kadar yoğun bir baskıyı kaldıramıyor” demeye başlamış ve onu tıpkı bir yarış atı gibi bir operadan diğerine sürükleyen kocasını terk edip dokuz yıl sürecek olan Aristotle Onassis’le birlikteliğe başlamış, bu sayede sadece opera sahnelerinin değil aynı zamanda o dönemki jet sosyetenin de yıldızı olmuştur. 1960 ve son opera temsilini verdiği 1965 yılları arasında plak doldurmak ve konserler verip ender olarak opera söylemekle yetinecektir. 1960 ve 1963 yılları arasında dört yılda opera eserlerinde toplam sahneye çıkış sayısı 14’tür. Oysa sadece 1956 yılında bu sayı 46’dır.

 

1960 ve 1965 yılları arasında kayda aldığı arya albümleri problemli kayıtlardır. 1965 yılında Tosca rolüyle son kez Londralı sanatseverlerin karşısına çıkar; henüz 41 yaşındadır. 1968 yılında Onassis aniden ilişkilerine son verip Jacqueline Kennedy’le evlenir. Callas yeniden müziğe yönelir fakat 1969 yılında plağa almak istediği Verdi aryaları albümü bir türlü hazırlanamaz, sesi ve sinir sistemi buna izin vermez. Kendisine zaman içinde gelen birçok film teklifi arasından (bu tekliflerden birisi de Navaron’un Topları’dır, rolü reddedince Irene Papas onun yerine geçer) 1969-1970 yıllarında çekilen Pier Paolo Passolini’nin Medea filmindeki baş rolü kabul eder. Sonuç başarısızdır, Callas’ın müzikten yola çıkarak ve onun yardımıyla sergilediği eşsiz oyunculuk yeteneği film alanında göze çarpmaz. 1972 yılında iki alanda daha deneme yapar. Juilliard School’da verdiği masterclass, kayıtlardan da duyulacağı gibi enterpretasyon açısından muhteşem örneklerle dolu olsa da, öğretmenlik açısından tatmin edici değildir. Aynı yıl Giuseppe di Stefano ile Torino Operası’nda I Vespri Siciliani operasının rejisörlüğünü üstlenir. Raina Kabaivanska, Gianni Raimondi, Licinio Montefusco ve Bonaldo Giaiotti başrollerdedir. Reji açısından başarılı bulunmaz eser. Muhtemelen bu iş birlikteliği sırasında Giuseppe di Stefano ile bir düet albümü yapmaya karar verirler ve sonrasında konser vermek üzere Kanada’dan Japonya’ya kadar uzanan bir turneye çıkarlar. Doldurdukları albüm asla basılmaz. Özel koleksiyoncularda gizlice elden ele dolaştırılan bu kayıt gerçekten de basılmaması gerekecek kadar düşük standartta bir kayıttır.

 

Dünya turu da artistik olarak başarısızdır. Callas verdiği röportajlarda “Doğal olarak ben 20 yıl önceki gibi değilim, hiç kimse olamaz ama bazı şeyler var ki 20 yıl önce yaptığımdan daha iyi yapıyorum” diyecektir. Fakat yapılan korsan kayıtlar bunun aksini göstermektedir.

 

Yavaş yavaş Paris’teki evine kapanan Callas 1975 yılında Onassis’in ölümüyle iyice kendi dünyasına çekilir. 16 Eylül 1977 tarihinde öğlene doğru geçirdiği bir kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumduğunda henüz 53 yaşındadır.

 

Callas’ın büyüklüğü ve eşsizliği için yazılan birçok yazıdan birini paylaşmak isterim. Ünlü orkestra şefi Nicola Rescigno şöyle der:

 

Callas çoğu zaman üç ayrı sese sahip olmakla suçlandı. Bu son derece saçmaydı çünkü onun 300 sesi vardı. Oynadığı her rolün özel bir sesi vardı. Bulduğu bu özel ses içinde de bestecinin vermek istediği mesajı yansıtabilmek için sürekli ses rengini değiştirirdi. Karakteri yansıtmak için en ufak detaylara bile anlam verirdi. Örneğin, basit bir nefes bile anlamlıydı. Bu nefes kimi zaman bir iç çekiş, bir kahkaha, hıçkırık veya aşağılama ifadesi olabilirdi.

 

Callas’ın doğal yeteneğini hiçbir zaman göz ardı edemeyiz. Fakat çalışmak için harcadığı zaman, disiplin ve alçak gönüllülüğü inanılmazdı. Provaya en önce gelen ve en son giden hep o olurdu. Her provada tam ses söylerdi. Sahnede rol yapmanın önemini tam olarak anlamıştı. Medeaprovaları sırasında aslında bir tiyatro rejisörü olan Alexis Minotis’e bir tiyatrocuya hangi rejiyi yaptırıyorsa onun aynısını yapmak istediğini söylemişti. Minotis ona, opera şarkıcılarının eğilmek, kalkmak, rahat nefes almak gibi konularda farklı rejiler yapmak istediklerini açıkladığında kendisinin bu tip şarkıcılardan biri olmadığını ısrarla belirtmişti. Callas bir şarkıcı değildi, enstrümanı ses olan bir müzisyendi!”


Yiğit Günsoy

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20