SÖYLEŞİ

Sınırsızlığı zorlayan bir sanatçı: Burak Özdemir

11.10.2019


Paylaş:

Kalıpların dışındaki besteci Burak Özdemir ve grubu Musica Sequenza ile yeni albümü Hermes, dünya salonlarından hikâyeler ve gece kulüplerinde sabahlara dek süren klasik müzik maceraları üzerine sohbet ettik…


Bu yıl Musica Sequenza’nın 10. yıl dönümünü kutluyorsunuz. Her şey nasıl başladı? 
 

Farklı kültürler ve kültürler arası etkileşimler çocukluğumdan beri beni çok heyecanlandırır. Sokakta yürürken en sevdiğim şey ise, etrafımda anlamadığım dillerin konuşulduğuna tanık olmak. Üniversite öğrencisiyken, değişik kökenli sanatçıların buluşabileceği, özgür bir platforma olan ihtiyacım gittikçe güçlenmeye başlamıştı. O yıllarda New York’ta doktora projemin konusunu seçmeye çalışıyordum. Juilliard School’a bir teklif yaptım: “Yeni bir oda müziği grubu kurmak istiyorum. Hiç prova yapmadan sahnede buluşabileceğimiz, karanlıkta dans edebileceğimiz, kulüplerde klasik müzik çalabileceğimiz bir grup…” Juilliard fikrimi kabul etti. 2008 yılında Lincoln Center’da Musica Sequenza adı altında ilk performansımızı gerçekleştirdik. Sahneye çıkmadan saniyeler öncesine dek ne seyirciler ne de bizler ne çalacağımızı ve neler olacağını bilmiyorduk. O gece ilk yapısal doğaçlamaya dayalı projemiz olan Transmute doğdu ve o geceden beri partnerlerimiz, müzisyenler, proje mimarları, kostüm ve ışık tasarımcıları, dansçılar, festival yönetmenleri, kültür vakıfları, müzeler, video sanatçıları, aktörler ve teknisyenlerle birlikte büyüyen bir aile olarak ilerliyoruz.


Geçen yaz 46. İstanbul Müzik Festivali’de son projelerinden Sampling Baroque’u sahnelediniz. Barok ile elektronik müziğin birleşimi olan yeni müzik türü elektro-barok nasıl ortaya çıktı?


12-13 yaşlarında İstanbul Konservatuvarı’nda öğrenciydim. Ders sonrası boş zamanlarımı Kadıköy’ün arka sokaklarında güzel müzik dinleyebileceğim plak dükkanlarında ve kafelerde geçirirdim. Okul dışındaki arkadaş çevrelerimde çok sosyaldim. 90’larda ev partileri, gece kulüpleri dahil İstanbul’daki renkli hayatın her türlü imkânını kullanıyordum. Elektronik müziğe olan ilgim o yaşlarda başladı. Kasetçalarımla radyo kayıtları yapardım. Gündüzleri konservatuvarda Vivaldi, Bach çalışıp, geceleri elektronik müziği yakından takip ediyordum. Sanki iki farklı kişilik tek bir bedende birleşmiş gibiydi. Seneler içerisinde bu iki tutkum; klasik müzik ve elektronik müzik birbirine gittikçe yakınlaşmaya başladı. Önce fagotla elektronik müzik yapmaya başladım. Sonra Musica Sequenza doğdu. Barok ve elektronik çalışmalarımı birleştirebildiğim bir platform oluşmaya başladı. Bu müzikal buluşma benim için uzun seneler içinde gelişen organik bir transformasyon oldu ve beraberinde elektro-barok gelişti.


Yeni albümün Hermes 12 Nisan’da tüm dünyada piyasaya çıkıyor. Bizi bu albümde neler bekliyor?

Yazdığım müzikler üzerine konuşmak benim için kolay bir şey değil, çünkü üzerine konuşmak için müzik yazmıyorum. Ben müzik yazıyorum, çünkü bu benim doğamda olan bir şey. Ancak Hermes benim için bir ilk… Daha önce içeriğinde sadece kendi bestelerimden oluşan bir albüm piyasaya sunmamıştık. Bundan önceki albümlerimizde her zaman Barok bestecilerin eserlerini, kendi bestelerimle ilişkide olarak sunmuştuk. Barok eserleri ya yeniden besteleyerek ya da yapılarını değiştirerek kaydetmiştik. Hermes ise Barok enstrümanların tınılarını çağdaş elektronik müziğin sınırsız imkânlarıyla harmanlayan deneysel bir çalışma ve diğer albümlerimde olduğu gibi belirli bir konseptte oluşturulmuş bir proje. Bir üçlemenin ilk ayağı…


 

Hermes’i koreografik bir ses instalasyonu olarak tasarladım. Bu albümde sese koreografik olarak yaklaşmaya çalıştım. Neo-klasik, tekno, ambient, avangart, elekronika gibi türlerin birleştiği bir albüm oldu. Albümün enstrümantal kayıtları Musica Sequenza tarafından seslendirildi. Yaylıların yanı sıra Barok fagot, kristal flüt, Fars perküsyonları ve lir gibi egzotik enstrümanlar da kullandım. Elektronikleri yazmam 14 ay kadar sürdü. Albümde ses tasarımlarımın yanı sıra atmosferik mekân kayıtlarına da yer verdim. Yer yer üç boyutlu bir gerçekliğe geçen albümün sesleri, uçsuz bucaksız, devasa endüstri mekânları olarak düşünüldü. Canlı enstrümanlar ise, birer dansçı gibi, bu soğuk ve karanlık alanlara ışık ve sıcaklık getirdiler. Böylece tekno gibi son derece güçlü bir müzik dilinden, kırılgan ve elastik bir form elde ettik. Görsel tasarımları Daniel Mulder’le birlikte çalıştık. Mart ayında VR (Virtual Reality) şeklinde tasarlanmış bir de müzik klibimiz gösterime girdi. Albümden Lyreisimli parçaya İstanbul’dan çok yetenekli genç tasarımcı Enes Özenbaş muhteşem bir VR klip hazırladı.


Hermes’te 4 prodüktör bir ekip olarak çalıştınız? Bu nasıl gerçekleşti?

Hermes birbirinden çok farklı müzik türlerinden oluşuyor. Eseri yazmaya başlamadan, canlı enstrüman partilerini Berlin’de Christian Jaeger’le kaydetmek istediğimi biliyordum. Son dört albümün kayıtlarını hep Christian’la birlikte yaptık. O hem Musica Sequenza’yı hem de benim müzikal beklentilerimi ve zevkimi çok iyi tanıyor. Van Rivers ile Sampling Baroque / Handel albümünün elektronikleri için New York’ta bir araya gelmiştik. Bu yıl Hermes’in post prodüksiyonu için tekrar buluştuk. Neo-klasik ve avangart yöndeki parçaların post-prodüksiyonunda Van Rivers’le, melodik-tekno ve ambient ağırlıklı parçalarda üzerinde ise Berlin’de Alejandro Mosso ile stüdyoya girdik. Bu çok prodüktörlü çalışma şekli Hermes’in, diğer albümlerime göre daha zengin bir ses rengine erişmesini sağladı.


Mayıs ayında Maia isimli parçanın remix’lerinden oluşan bir de EP geliyor…


Hermes albümünde toplam dokuz parça bulunuyor. İlk tekli olarak Aesop, ikinci tekli olarak Lyre’i seçtik. Mayıs ayında çıkan remix EP’si için ise Maia’yı tercih ettik. Maia’nın remix’lerini çok sevgili Matthew Herbert, Efdemin, N’to, Rodriguez Jr, Hernan Cattaneo ve Magdalena gibi değerli arkadaşlarımız yaptılar.


Hermes’i ne zaman canlı dinleyebileceğiz?

4 Nisan’da Berlin’de bir albüm çıkış konserimiz var. Haziran ayında Hollanda’da Karavaan Festivali’nde prömiyeri gerçekleşecek. 2019 Ekim’de dünya turnesi başlayacak. Japonya, Hollanda, Fransa, Almanya ve Amerika’ya seyahatlerimiz olacak. Türkiye’ye gelmek için de partnerlerimizle görüşüyoruz. Türkiye’ye kesinlikle daha sık gelmek istiyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen tutkulu bir müziksever kitleye sahip bu ülke.


Enstrümanın fagotla olan ilişkinden biraz bahseder misin?

25 yıldır bu enstrümanla bir serüven yaşıyoruz. Eminim onun da benden nefret ettiği günler olmuştur. Birbirimize hak etmediğimiz sözler sarf ettiğimiz de oldu. Ancak aramızda asla azalmak bilmeyen güçlü bir sevgi var. Sekiz tane fagotum var ve onları üflediğimde ağacın sevindiğini ve nefes aldığını hissediyorum.


 

Ekim ayında İsviçre’de yeni eserin Atlas Passion’ın dünya prömiyeri gerçekleşti. Atlas Passion’ın senin için ne kadar duygusal bir yeri olduğuna tanık olduk.
 

Atlas Passion farklı dinlerden, kültürlerden ve geleneklerden olan insanlar arası kardeşliğin, sadece sevgiyle sağlanabileceğini savunan bir eser. Bu eser, grubun 10. yıl kutlamaları kapsamında İsviçre Şehir Tiyatroları’ndan aldığım bir sipariş. Modern dans, orkestra, solistler, koro, video sanatçıları, mimarlar, ses, kostüm ve ışık tasarımcılarını bir araya getiren projede 110 sanatçı birlikte çalıştık. Eser sahnelendiği İsviçre Şehir Tiyatroları binasının her köşesinde aynı anda oynandı, sahne, fuaye, merdivenler, stüdyolar, koridorlar, hepsi eserin bir parçası… Seyirciler binanın her yerinde özgürce gezip, sanatçılar tarafından gerçekleştirilen canlı heykelleri ziyaret ettiler. Kelimelerle ifade etmenin mümkün olmadığı sihirli bir eser oldu benim için!


Kasım 2018’de Musica Sequenza ile Pera Müzesi’nde özel bir instalasyon ve performans gerçekleştirdiniz. Doğduğun şehre projelerinle geri dönmek nasıl bir duygu?

Korero / Sohbet Pera Muzesi’nin siparişi üzerine yazdığım bir eser. Değerli kürator ve sanat yönetmeni Ulya Soley’le birlikte geliştirdiğimiz ortak proje, müze koleksiyonundaki tabloları, ses tasarımı ve canlı doğaçlamayla iletişime geçirdiğimiz bir çalışmaydı. İnsanların düşündüğünden daha geleneksel bir yapım var. Doğduğum şehre, aileme ve arkadaşlarıma olan bağlarım güçlü… İstanbul’a geri dönmek beraberinde pek çok duyguyu getiriyor. Bir yanda gittikçe büyüyen dev bir metropol ve beraberinde getirdiği değişikliklere tanık olmak, diğer yandan çocukluğuma dair değerli anıların barındığı sokaklar, yapılar ve hiç değişmeyen şehir hazineleri ve tabii ki inanılmaz İstanbul boğazı… Ziyaretlerimde dostlarıma ve aileme mümkün olduğunca zaman ayırıyorum.


Projelerini tek bir kategoriye sığdırılamayan, dans müzik ve görsel sanatların bir birleşimi olarak kurguluyorsun. Bir besteci olarak dans ve görsel sanatlara olan ilginden bahsedebilir misin?

Sanat bütün duyu organlarımıza hitap ediyor. İyi bir yemeğin verdiği tat, iyi bestelenmiş bir müziğin kulağımızda bıraktığı nota kadar sanatsal anlam taşıyor benim için. Pürüzsüz tıraşlanmış bir mermer heykele dokunduğumuzda hissettiğimiz heyecanı, dijital sanat eserlerinde de algılamamız mümkün. Bu sebeple sanat dalları arasındaki farklılıkları sınır olarak görmek yerine, aksine onların birbirleriyle yakın ilişkide olmalarıyla ilgileniyorum. Farklı dallardan sanatçılarla ortak çalışmak bana daha çok ilham veriyor, eserlerimin boyutlarını da daha öteye taşıyor. Kendimi bu alanları buluşturan bir köprü olarak görüyorum.


Gelecekteki projelerin neler?

Ağustos ayında Köln Barok Festivali’nde Still Semele isimli yeni bir eserimi göstereceğiz. Şu sıralar Halle’deki Handel Festivali için Morphine isimli yeni bir eser yazıyorum. İsviçre Bach Festivali’nden aldığım bir de yeni sipariş var. Eserin adını Opium koydum. Opium, Beuys’un ünlü eseri Das Kapital’in Berlin’deki Hamburger Bahnhof Müzesi’ne satılmasından sonra İsviçre’de boş kalan devasa bir fabrika binasına inşa edeceğimiz büyük bir proje. Opium gösteriminin ardından bu loft binası uzun yıllar tadilat görüp, kapılarını ilerde halk kütüphanesi ve performans salonu olarak yeniden açacak. Bu büyük kapanış öncesi Opium ile binayı, Beuys’u, ve eseri Das Kapital’i anacağız. Hermes’in bir üçlemenin ilk bölümü olduğundan bahsetmiştim. Neue Meister için yazdığım Devasisimli ikinci bölüm de 2020’de yayınlanacak. Beethoven’ın 250. doğum yılı için oluşturduğum iki yeni eser; Enigma ve Prometheusbu sezon Almanya’da sahnelenecek.


Son dönemde birlikte çalışmaktan en çok keyif aldığın sanatçılar kimler oldu?

Oda müziği yapmaktan ve diğer sanat dallarından sanatçılarla ortak çalışmaktan hep çok keyif aldığım için bu oldukça uzun bir listeye dönüşebilir. Ancak beraber çalıştığımızda beni derinden etkileyen birkaç isim: Sting, Sasha Waltz, Hernan Cattaneo, Matthew Herbert, Jordi Savall, Edita Gruberova, Menahem Pressler, William Christie…


Bach: The Silent Cantat aalbümün Avrupa müzik listelerinde aylarca 1. sırada yer aldı. Bu albümün senin için anlamı nedir?

Zor bir dönemden geçtiğim 2013 yılında, yalnızca Johann Sebastian Bach’ın birkaç eserini dinlemeye tahammül edebiliyordum. Bu albümün parçaları o zamanlar bir playlist’ten ibaretti ve bu playlist aslında benim için bir ilaç gibiydi. Aylar sonra bu playlist’teki parçaları Musica Sequenza ile kaydetmeye karar verdim. The Silent Cantata albümü bu şekilde ortaya çıktı. Canlı konserler sonrasında aynı sözleri seyircilerden de sıkça duyuyoruz. The Silent Cantata albümünün iyileştirici bir yanı olduğunu ifade ediyorlar.



Ceyda Kalafatçıoğlu Feiland


Andante'nin Nisan 2019 tarihli 150. sayısında yayımlanmıştır.

 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20