SÖYLEŞİ

Müziğinin geleceğine yön veren isimlerden biri: Mehmet Ali Sanlıkol

12.10.2019


Paylaş:

Cambridge’de bir kafede Sanlıkol’u beklerken, müziğin geleceğinde belirleyici rol oynayabilecek kişilerden biri olduğu söylenen bir müzisyenle az sonra kahve içeceğimi ve bana yaşamından, müzik eğitiminden, eserlerinden bahsedeceğini düşünüyorum… Müzik tarihinde iz bırakanların yaşam öyküleri hatırıma geliyor. Böyle bir başarının yetenekle birlikte ancak çok çalışarak elde edilebileceğini biliyorum. Kısa bir süre önce, New England Konservatuvarı’nın (NEC) muhteşem konser salonu Jordan Hall’da Mehmet Ali Sanlıkol’la birlikte yeni eseri Devran’ın prömiyerini dinlediğimizi hatırlıyorum. Rönesans koro stilini ve İslami metinleri sanatsal bir bütün hâline getirdiği muhteşem koro eserinin tınılarıyla büyülendiğimi ve bu sohbeti yapmamız gerektiğine o zaman karar verdiğimi hatırlıyorum.

 

Grammy adayı bir müzisyen olarak, Amerika’da dünyadaki müziğin geleceğini biçimlendirebilecek müzisyenlerden biri olarak görülüyorsunuz. Bu başarıyı hazırlayan eğitim sürecinizden bahseder misiniz?


Beş yaşımdan itibaren annemden klasik piyano dersleri aldım. Lise yıllarımda Bursa’da rock gruplarında Şebnem Ferah ve Tarkan Gözübüyük’le birlikte konserler yapıyorduk. Pentagram’la birlikte rock konserleri veriyorduk. Ardından İstanbul’a gittim ve bir sene Aydın Esen’le çalıştım. Önce annemle bir temel, ardından rock müzisyenleriyle bir arayış, sonra Aydın abiyle çok ağır bir çalışma…

 

Berklee’de öğrenci olmak birçok müzisyenin hayalidir. Sizin öğrenci olarak kabul edilme süreciniz nasıl gerçekleşti, eğitim sürecinizden bahsedebilir misiniz?

 

O kısmı da maceralı… Ben 16 yaşımda kendi kendime müracaat etmiştim. Babam kabul mektubu gelince “Oğlum ben seni dünyanın öbür ucuna gönderemem” dedi. Aydın Esen ailemi ikna etti ve Berklee’ye gittim. Kabulüm iki sene elimdeydi benim. Aydın Esen’in hayatımda böyle bir yeri var.

 

1993 yılında caz kompozisyon okumak üzere Berklee’ye geldim ama küçük yaştan beri sahneye çıkan biri olduğum için icracılığı da bir kenara atamadım. Bana göre bir müzisyen ne olursa olsun icraya dair bir şey yapabilmeli. Ayrıca, çift dal yapıp film müziğini de ekledim. Böylelikle dört senede iki alan bitirdim.

 

NEC’de yüksek lisans esnasında Robert (Bob) Labaree’nin Hint müziği dersine yazıldım. Benim alanım cazdı ama NEC’in esnekliğinden istifade ederek belli başlı caz derslerinin dışında Hint müziği, Endonezya müziği, Japon müziği de aldım. Bir de doldurmam gereken seçmeliler oluyordu, müzik tarihi mesela… O iki sene zarfında etnik müziklere ve bir yandan da klasik müziğin o güne kadar ilgilenmediğim alanlarına, özellikle de erken müzik, Barok ve öncesi dönemlere bakma şansım oldu. Doktora düşünmüyordum, hatta pek yakıştıramıyordum kendime işin doğrusu. “Caz müzisyeniyim, ne işim var doktorada?” diyordum. Bir de sınavın çok zor olduğunu duydum. Sınavı geçmek bana çok büyük bir güven verdi. Klasik kompozisyon alanında doktoraya kabul edildim. O sırada benim Türk müziği merakım başladı. Bir de mehterin tınısı beni çok etkiledi. Ben big band’lere eser yazıyorum. O big band’deki hacim ve kuvveti mehterde duydum. Böyle olunca, evde her gün mehter müziği çalmaya başladım. Milliyetçi ajanda da yoktu ve oraya kendim de gitmedim. Mehterin o şekilde yapılması bana itici geldi. Cazın içine de mehter girdi böylece… Okul biter bitmez Türkiye’de soluğu askeri müzede aldım, çalmaya başladıklarında çok duygulandım. Bir bavul dolusu kitap topladım ve geri geldim.“Ben bunun kitabını yazacağım” dedim. 10 sene sonra, 2011 yılında Yapı Kredi yayınlarından Çalıcı Mehterler çıktı.


 

Zurnanın caz orkestrası içinde yerini bulması sayenizde oldu, zurna cazın içinde sanki hep vardı gibi hissettik…

 

Ben cazcıların deneyimlerine bakıyorum. Ne yapıyorlar? Bir udi getiriyorlar, bir neyzen getiriyorlar ve hep birlikte çalıyorlar. Bu çalışmaları yaparken benim önüme çıkan şuydu: jazz band, aslında bando geleneğinden gelen bir şey. Bando geleneğinin kökleri de mehtere gidiyor. Düşünsenize jazz band’i oluşturan ana unsurlar üflemeliler, onlar da zaten bakır ve tahta üflemeliler olarak oluşuyor. Mehter de aynı… Vurmalılar jazz band’de davula sıkıştırıldı. Tek farklı faktör piyano, gitar ve banjo gibi aletlerin olması. O da vodvilden, tiyatrodan gelen bir kök. Baktığınızda o band’in oluşumu chamber müzik değil, bizim ince saz dediğimiz müzik değil… Bağlantıyı kurdum, zurnayı denedim, o kadar nefeslinin içinde bıçak gibi kesip çıkıyor. Zurnayı orkestranın bir bireyi olarak ele aldım. Dizildiğimizde en uçta ben oturuyorum. Yani üflemeliler de “yedinci saz” gibi.

 

Müziğiniz için eğlenceli, ritmik, canlı ama aynı zamanda sofistike, içselleştirilmiş ve bilge tanımlamaları yapılıyor. Bu renkli karakterler müzikte nasıl şekillendi?

 

Türk müziğine merak salmam da tamamen tesadüf. Arkadaşlarla oyun oynarken biri şaka yapma amacıyla mehter açtı. Hücum Marşı… MP3’ler yavaş yavaş indikçe, EstergonGenç Osman, oyun uzun olunca arkada fon müziği oldu… O güne kadar Türk müziğine dikkat vererek hiç dinlememiştim. Bestecilik ve caz kariyerimi umursamaz şekilde elimin tersiyle ittim ve eski yazı öğrendim, Harvard’da Cemal Kafadar’ın derslerine girdim. Türkiye’de sahaflardan kitapları toplayıp getirdim. Velhasıl 2000 yılında girdiğim tünelden 2011 yılında çıktım. 10 sene sürdü.

 

Tabi ardan seneler geçti, geriye dönüp baktığımda hepsinin temelinde kimliksel bir yeni oluşum süreci yaşadığımı görüyorum. Bence kimliğimi yeniden oluşturdum; hem müzik kimliğimi hem de şahsi kimliğimi. Beni en çok etkileyen Neyzen Tevfik ve Edip Harabi. Bektaşilerin dini duruşu beni çok cezbediyor. O arada yaptığım konserlerin haddi hesabı yok. 220 konser yapmışız buralarda; Sefarad Yahudileri mi dersiniz, Rum Ortadoks ve Ermeni bestekârlar mı… Hepsini yapmışız. Ben kendi içsel misyonumu böyle ifade ettim.

 

2010 civarında içimdeki şey dönüşmeye başladı. Beni buraya getiren asıl şey bestecilikti. 2012’de geri döndüm, birilerinin yardımını ayarladım ve 2013’te ilk caz albümüm çıktı. O esnada da Vecdadlı eserimin siparişi geldi. Onca sene sonra aldığım o ilk siparişle kalktım Gramy adaylığına gittim. Dolayısıyla caz müziğine dönüşümle klasik besteciliğimi de yeniden bir raya oturttum. 2012’den itibaren düzenli olarak klasik besteci olarak da siparişler almaya başladım. Peş peşe VecdHarabatMavi Tayfun ve Devran ki ilk seslendirilişinde sizinle yan yanaydık. Son olarak Vecd’i sipariş eden A Far Cray için yazdığım İstanbullu Bir Beyefendi adlı eserime aynı zamanda solist olarak da katıldım ve dünya prömiyeri 21 Eylül 2018’de NEC Jordan Hall’da yapıldı. Bestecilik böyle devam ediyor.

 

1990’lı yıllardaki müziğimi dinleyenler veya benimle o yıllarda çalışmış olan kişiler bu yıllarda da müziğimi dinlediklerinde “Ben seni hâlâ duyuyorum” diyorlar. Ama şu an geldiğim noktadaki sesim bir besteci olarak özgün tabii ki. O yıllardaki özgünlük çok daha derinlerdeydi. Farklı tarzları bir araya getirmekte herhangi bir sakınca görmediğim ortada. Ancak yeterli çıraklığı yapmamış kimseler bunu yaptığında da çok tepkili oluyorum. Bana göre, eğer o içselleştirme sürecini yaşamadıysan, Türk müziğini egzotik bir element gibi kullanmış olursun.
 


 

Bunu da anlayan bir kitle var ki müziğin geleceğini şekillendirecek kişilerden bir olduğunuz söyleniyor. Richard Dyer, The Boston Globe’da bir yazısında“Sanlıkol’un müziği renkli, görkemli, ritmik, yaşam dolu ve duygu dolu” diyor.

 

Çok enteresan, evet. Richard Dyer da çok “ağır” bir adamdır. “Sofistike” diye betimlemişti müziğimi. Ve dediğiniz gibi, başka zamanlarda bunu ifade eden başka kimseler oldu. Şu anda Boston’da bir kafede bunu konuşuyor olmak çok güzel. İnşallah daha da güzellerini ortaya çıkarabilirim.

 

Kurucusu olduğunuz Dünya Kültür Sanat Vakfı’nın kuruluş amacından ve faaliyet alanlarından söz edebilir misiniz?

 

2004 yılı, doktorada son dönem… Bob Labaree beni hep kendi konserlerine çıkarıyordu. Bu konserlerin eğitici yönü bana o kadar haz veriyordu ki bir dernek ya da vakıf kuralım ve o vakfın bünyesinde bu konserleri sistemli bir şekilde yapmaya devam edelim dedim. Kabul etti ve kâr amacı gütmeyen vakfı 2004 yılında kurduk. Vakıf bünyesinde konserler devam etti, 15 seneyi devirdik. Özellikle Kuş DiliBir Şehir Hikâyesi, Konstantiniyye - İstanbul albümleriyle daha ciddi bir noktaya gelindi. Bu bünye oturunca ben caz bestecisi olarak geri dönüş yaptım. Yarın öbür gün klasik bir kompozisyonumun kaydı çıkarılacak olsa yine oradan çıkacak. Ne mutlu ki vakıf 15 yıldır ayakta duruyor.

 

Biraz projelerinizden bahsedebilir misiniz?

 

Vakfın programı bitecek gibi değil, ayrıca kendi beste çalışmalarım da oluyor. Uzun zamandır Ali Ufkî mecmuasında es geçilmiş eserleri bir araya getirip icra etmeyi istiyordum, birkaç gaza türküsü var. Bir de Ali Ufkî’de cesaret gerektiren şeyler de var, bugünkü ahlakî standartlara ters giden… Birkaç kez bunları yaptık. Konuşma dilinde ağzıma alamayacağım laflar yazılmış ama sahnede müzik diye birkaç kez denedik, söyledik. Söylerken bile bir tuhaf oldum doğrusu. Ama yine de bu gelenek var. Bana göre önemli bir mevzu.

 

Caz albümlerimde konuklardan biri olan Dave Liebman benimle çalışmaktan çok memnun kaldı ve onun solist olduğu 45-50 dakikalık bir eser yaratmamı istiyor. Dünyanın en ünlü caz müzisyenlerinden sipariş almak da bir gurur kaynağı. Böyle bir yaşayan efsanenin isteğini geri çevrilemeyeceğim için takvimime aldım. Bir taraftan da ikinci kitap çalışmasını araya sıkıştırıyorum.

 

Sohbetimizi bitirmeden önce Andante okuyucusunun merak ettiğini düşündüğüm ve sizin “kahvehane operası” olarak adlandırdığınız Otello in the Seraglio’dan bahsedelim.

 

İnanın bir besteci olarak opera, içinde olduğum bir tarz değil. Ama, Shakespeare’in Othello’sunun Osmanlı Sarayı’nda Sümbül Ağa adında bir hadım ağa olarak yeniden aktarılması fikrini bulduğumda Bob Labaree bana “kahvehane operası” fikrini verdi. “Bunun için sahnede yapmamıza ne gerek var? Bir meddah olsun, Sümbül Ağa’nın hikâyesini insanlara anlatsın” dedi. Hem Karagöz hem de ortaoyununu düşünerek aklıma komedyadaki yarım mask geldi. O da bir çeşit orta oyunu. Akış, özet ve libretto oluştu… Vivaldi, Handel gibi dev besteciler bir ayda opera bestelemek için ne yapıyorlardı? Kendi eserlerinden veya dönemin tanınmış eserlerinden müzikler alıp, onları yeniden düzenleyip içine ek besteler yaparak ortaya opera çıkarıyorlardı. Ben de öyle yaptım. Ali Ufkî’den birtakım türküler aldım. 17. yüzyılda geçtiğini gözeterek o dönemin Avrupa müziğinden eserler aldım ve bunları yeniden aranje ettim. Ortaya eşi benzeri olamayan bir şey çıktı. Üç sene içinde sadece New York ve New England bölgesinde 20 temsil yaptık. Yeni bir operanın iki-üç temsilden fazla şansı yok. Özellikle Türkiye’de daha çok cazcı olarak tanındığım için, esasındaOtello’nun burada elde ettiği başarı önemli. Bazı opera dinleyicileri Verdi’ye çok tutkun olup o “büyük” operayı bekliyorlar. Bu öyle bir şey değil. Bestecilerin o skalada yeni bir opera yaratması artık mümkün değil. Onun devri geçti. Kimsenin buna para ayıracak kadar çok parası yok.

 

Tülin Değirmenci


Andante'nin Mayıs 2019 tarihli 151. sayısında yayımlanmıştır.

 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20