MAKALE

Yeni ay öncesi müziğin doğasına bakış

16.11.2019


Paylaş:

Bir solukta okunması niyetiyle başladığımız bu satırlar belki de 26 Kasım'da gerçekleşecek olan yeni ay öncesi, aslında bir müzik olan hayata dair bakış açılarımızdaki gölgelerin kalkabilmesi adına naçizane bir derleme...

 

Yaklaşık 2500 yıl önce Pisagor'un armoniye dair belirlediği doğal prensip ve ilkelerin insan hayatıyla olan ilişkisine değinerek ilk adımı atalım. Pisagor'a göre armonik bir doğaya sahip olan yaşamın belirli temel ilkeleri vardır ki bu ilkeler değişmez olarak kabul edilen ve sadece deneyimlenebilen ilkelerdir.


Hayatın sesinin olması birinci ilkedir. Hayat ses olarak duyulabilir, ışık olarak görülebilir. Bu ilke oldukça sıradan veya fiziksel düzeyde gerçekleşiyor olsa da, bazı metinler bu ilkenin ruhsal düzeyde de ortaya çıktığını anlatır. Kürelerin müziği olarak da adlandırılan bu ilke, halk arasında ruh olarak da nitelenir. Sesli yaşam akışı olarak da adlandırabileceğimiz bu ilkeye uyumlanıldığında, ilke belirgin bir şekilde duyumsanmaya başlar. Bir ırmağa benzeyen bu ilke, sürekli olarak içimizdeki akışını sürdürür ve uyumlanıldığında bilinç genişler, farkındalıklar artmaya başlar. Doğal yaşamın uyumuna katıldığımızda, içimizdeki doğal tonlar daha büyük bir rezonans ve enerji yaratarak armonik uyumumuzu artırır. Bu armonik genişleme sayesinde hastalıklardan ya da talihsiz durumlardan kurtulma yeteneğimiz gelişir. Yaşam, armonik doğayı ödüllendirir. İçimizde armonik enerji genişledikçe, sevgi, nezaket, herkese iyi niyet ve şefkat gibi duyular güçlenir. Bencil eylemlerde, kendini şımartıcı tutumlarda azalma görülür. Toplum tarafından hırs olarak bilinen dar parametrelere sahip olan bencil insanlarınsa bu konuda başarılı olmaları pek mümkün olamaz. Aslında hırs da bir armonidir, ancak genişleyen ve kucaklayan bir enerji değildir. Tonal kalitesine yavaşça bürünen, yaşlılıkta mutsuz bir rezonansa yol açan bir yavaşlamadır. 


Yaşamın gayet doğal, rastgele bir armoniye sahip olması ise ikinci ilkedir. Bir dağın başında ağaçların arasında sadece kuşların şarkılarını dinleyerek, deniz dalgalarının sahile vuruşunu ya da ağaçların arasından esen rüzgarı izleyerek şahit olunabilir. Doğal düzenin en belirgin olduğu alanlarda bariz olan bu armoni, şehirlerde TV, radyo, cep telefonu ve elektrik güç şebeklerinden gelen binlerce sert radyonikle doludur. İşte bu armonik kirlikliktir, doğa ise insanın dışarıya döktüğü armonik kirliliği sürekli olarak emme eğilimindedir. 


Yaşamın bir akla sahip olduğu ise üçüncü ilkedir. Hayat akıllıdır. Hem kendi belirleme biçimine hem de kendisine sunulan herhangi bir araçla birlikte çalışmak için çaba sarfetme yeteneğine sahiptir. Bu bağlamda ayrıca “neden” ve “etki”nin doğal dengeleme elemanına da bakmak gerekir. Hayat açgözlü bir insanı destekler ancak enerjiyi kendi içine almak olan açgözlülüğün doğası, sonunda yaşam enerjisinin durgunluğuyla sonuçlanır. Bu yolda yürüyenlerin yaşları ilerledikçe bir tuzağa düşme hissi yaşamaları maalesef doğal bir sonuç olabilir. Yaşamın aklı olarak nitelendirilen bu patern, her bireyin durumuna göre yapıya uyum sağladığına işaret eder. Diğer bir anlatıyla, zeka bu paterni anlayabilen ve yeni bir duruma uyum sağlayan bir zekadır. Doğru ya da yanlış bağlamından ziyade, frekans ve doğal nedenselliğin bir ifadesidir. Genişleyen ve geliştirilen frekanslar toplum tarafından “iyi” olarak nitelendirilme eğilimindedir. Sözleşmelerin enerjisiyse “negatif” dediğimiz şey olma eğilimindedir. Her ikisi de bir yer ve amaca sahiptir. İçsel düşünce ve hissin ayarına göre frekansı hareket ettirip, genişletir ya da daraltırız ve rezonans armonisiyle yaşama geçirdiğimiz şekle uygun olarak sözleşmeler yaparız. İyi niyetin ise baskın bir tavrı vardır ve armonik odaklılığa yöneltilen zararın genel faydasını gözetir. 


Ancak her şeyden önemli olan, her hareket, her duygu ve her düşüncenin kendisinde ve hatta içinde bir armonik yük taşımasıdır. Bu yük, hayatın bizi nasıl karşıladığının bir ifadesidir. Tüm tonların bir armonik yükü vardır. Tüm ton kendisiyle birlikte bir ton spektrumu da taşır. Eğer kendimizi akord ederek uyumlanabilirsek aurik alanlarımızı görebiliriz. Armonik yük bu sebeple bir aurik yüke de sahiptir. Kendi enerjimizi ele alarak tanımak en önemli odak noktalarımızdan biri olursa, çevremizde olan biteni idrak etmek konusunda kabiliyetlerimiz o denli artış gösterir.


Armonik yük üzerine biraz tefekkür edelim. Herhangi bir enerjetik prensip, ton spektrumu içinden tanıyabileceğimiz bir filtre sağlar. Yaptığımız şeyler ise kararlarımızın paternlerinde kapılar ve solucan delikleri oluşturur. Herhangi bir ilkenin anlaşılması ne kadar geniş olursa, ton spektrumu o denli geniş idrak edilebilir. Bu da daha fazla farkındalık ve daha büyük deneyimlere öncülük eder. Basit ve doğal yollarla ruhsallık farkedilmediği sürece, tekrar tekrar aynı yere doğru gitme eğilimi devam eder. Armonik ilkeyi idrak etmek için kişinin mevcut zihinsel yapısından ayrılması icab eder. Bu ayrılma tepkisi ise bireyde bir tür korkuyu tetikleyebilir. Armonik ilkeleri gerçekleştirebilmek için korku engelini aşmak genel bir prensiptir. Bu korku bariyeri, kendimizle kalıcı bir bağ kurduğumuz ana kadar var oluşun tüm seviyelerinde değişen derecelerde kendini tekrar etmeye devam eder. Armonik ilkelerin titreşim katmanlarında çok çeşitli içsel planlar vardır ve bu ilkelerin tam olarak anlaşılması için tamamen korkudan kurtulmak gerekir.


Korku ve Aşk


Armoni, korkunun olduğu yerde acı çeker. Bir düzene ihtiyaçtan ötürü düz açısal çizgilerle sert enerji alanları oluşturarak evrimleşen toplumlar, yumuşak kavisli çizgiler oluşturmak kaydıyla bireysel özgürlüklerine kavuşmak için daha doğal alanlar oluşturabilirler. Sevilen şarkıları söylemek bile içimizdeki ton enerjisini güçlendirir ve korkularımızla başa çıkmamıza yardımcı olur.


En büyük koruma ise kendimizi bir sevgi ya da safiyane bir niyet anlayışıyla çevrelediğimiz zaman oluşur. Bu elde edebilecek en güzel armoniktir ve adeta bir ağaç gibi büyüme sürecine sahiptir. Varlığımızı sevgi hissiyle donattığımızda, kendimizi iyi hissederiz, daha iyi düşünürüz, daha incelikle hareket edip, çok daha açık oluruz. 


Güç, sevginin rakibi olmasa da, güç arzusunun altında kontrol etme isteği yatmaktadır. Gerçekte güç isteme, genellikle korku bazlı düzensiz frekansları kontrol etmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Burada çok önemli bir noktanın farkında olmak gerekir. Yaşamı kontrol etmek için çaba gösterdikçe, bu çabalar bir direnç geliştirir. Uzun lafın kısası güç ve kontrol genellikle armoniye karşıdır. 


Suçluluk ve kontrol


Suçluluk ve gelenek, insanlarda rastgele armonik özgürlük imzasını kontrol etmek için kullanılan temel araçlar arasındadır. Bu aslında tamamen kötü bir şey olmasa da kontrol düşüncesiyle kapana kısılmış olan kişi, armonik alanındaki düşünce ve duygularına olan ihtiyaçlarını azaltabilir. Güç düşüncesiyle kapana kısılmış olan kişi, başkalarının düşünce ve hislerini de saklamaya çalışan kişidir. Analitik düşünce, kontrol düşüncesinin bir şekli olsa da, her şeyde olduğu gibi yerinde ve dengede olduğunda ancak yarar sağlar. Kısacası kişi hem suçluluk hem de kontrol etme dürtüsünde kendi ufkunu, vizyonunu daraltır. 


Eşzamanlılık, mutlu bir şekilde birbirine bağlanan rastgele olaylar olarak deneyimlenir ve yaşamda armonik ilkelerin çalıştığına dair bir ibaredir. Eğer eşzamanlılıklar olmuyorsa, içsel armonik potansiyelleri uyandırmak gerekir. Eşzamanlılıkların yaşanmıyor olması önemli bir işarettir.


Hayata dair olan sevgi (tüm canlılar dahil) rezonansı ve büyümeyi teşvik eder. Faaliyetleri “irade” ile disipline etmeyi amaçlayan “kontrol düşüncesi” yerine “armonik düşünme” içimizdeki psikolojik prensiplerle çalışarak doğal bir disiplin oluşturur. Bir kişi hayata ve başka kişilere saygılıysa “armonik düşünce” ile yaşaması çok daha kolay hale gelir. (Ancak yine de zaman zaman “irade gücü” ilkesine ihtiyaç duyabilir.)


Kişisel uyum, kendimizi sevmek, kendimize inanmak, armonik akışı korumak için gereklidir. İstence, rüyaya ve umuda her zaman ihtiyaç vardır. Armonik prensibin özü, herhangi bir durum veya zamanda ortaya çıkacak olan doğal akışları seyredebilen bir hal içinde olabilmektir. 


Hayal gücü ve manevi deneyimler armonik prensiplerin bir tezahürüdür... Bunlar “genişleyen armonik oran”ın enerjisini temsil eder. Dengenin ölçekleri ise her zaman en büyük koruyuculardır. Depresyon, korku, dairesel düşünme ise armonik gücü kontrol etme arzusudur. Ruhun saf ve doğal enerjilerini kontrol etmeye yönelik bütün girişimler, bunu yapmak isteyen kişi üzerinde olumsuz bir etki yaratır. İçimizde denge sağladığımızda ise doğal enerjilerin daha yüksek bir amaca doğru evrildiğine şahit oluruz.


Bu enerjilerin kalbimiz içinde oynamasına izin verdiğimizde, kapıyı açma anını hissettiğimizde, doğaçlama müzik yapan bir müzisyen gibi hayatın içine katılarak özgürlüğün manasını keşfederiz. Ancak kişi, bu durumda esen soğuk rüzgarlar da hissedebilir. Bunların hepsi dengeye varmak üzere, yolda karşılaşılan hallerdir... Kişiler genelde bir devekuşu gibi, şiddetli bir fırtına geldiğinde kafasını yastığın altına saklayarak armonik rezonanslardan saklanmaya eğilimli olsa da; yaşam duygusunu hissetmeyi öğrendiğimizde, bir fırtına yaklaşırken onun dalgasında nasıl sörf yapması gerektiğini hissederek varoluşsal dönüşlerle beraber hayata dahil olarak akışta oluruz.


An'ın içinde an'dan saklanmamalı ve her an “an” ile yüz yüze olarak armonik sürecin bir parçası olma anlayışımızı geliştirebilmeliyiz.


Gölge kontrolcüsü sensörler


Kişisel deneyimler, kişisel inaçları oluşturur. Deneyimi “inanç”a nasıl dönüştürdüğümüzü belirleyen şey ise egonun merkezileştirme sistemidir. Kişisel inançlar bireyin aurik ve rezonant alanlarında “hatlar” oluşturur ve bunlar genellikle sahip olunan alışkanlıklardan, bireyin kontrol etmeye çalıştığı alışkanlıklarından sorumludur. Hayata daha büyük bir uyum sağlamak ise ego tabanlı koşulları çözmekle mümkündür. Egoya meydan okumak, onu kaldırmak ya da egoya karşı bir eylemde bulunmak, egoyu çok daha kuvvetli bir gölge kontrolörü haline getirerek daha da güçlenmesine neden olabilir.


Gölge kontrolörleri bilinçaltında yaşayan ve kendilerini beslemek için hayatımızdaki olayları manipüle eden tanımlayıcılar olarak egoya gömülü şekilde bulunur. Carl Gustav Jung bu gölge kontrolörlerini “sensör” olarak adlandırır. Bu enerjiler, kitlesel kargaşaları toplayıp toparlayarak, doğru ya da yanlış olarak durumlara hadlerini aşan manalar yükler ve tüm bunlar bireyin anlaşma/deneyim çizgileri boyunca iradesini yönlendirir. Bu sensörler sayesinde ise, kişilerin doğru olduğunu düşündüğümüz şekilde hareket etmelerini bekleriz. 


Bu patern DNA'nın içinde bulunur, kalıtım sayesinde ebeveyn ve ailelerden dış denetleyici olarak bireye miras olarak geçer. Gölge kontrolörler, bireylerin inanç modelleriyle linkler kurup aktive olurlar ve bir filtre gibi çalışırlar. Bir başka deyişle, tecrübeler ve inançlar (burada inançtan kasıt çözümlenmemiş şeyler...) içinde yaşanan algılanan gerçekliği oluşturur. Bir deneyim gelmeden önce bile, algılanan gerçeklik bir filtre oluşturur. Bu nedenle “gerçeklik” aslında yaşam gücü için bir filtredir, algı yeteneğimiz üzerinde bir koşullanma ve renklendirme ajanıdır. Bundan dolayı gerçekliğimiz, kendini kendi başına pekiştirme eğilimindedir. Kendi paternlerimiz ile mutabakat yapan kişileri kendimize doğru çekeriz, bizim paternimizle örtüşmeyenleri ise yanlış olarak adlandırırız. İnançlarımız (çözülmeyen şeyler...) onları yaratan imgelerin/deneyimlerin süreçlerine uygun olarak daha fazla inanç (çözülmeyen şey...) üretir ve bu yüzden bu kalıplar kırılana dek hayallerimizin somut gerçekliği olurlar.


Hayat acı getirir gibi görünse de, gerçekte yeni bir deneyim kazandırır. Hayat aslında acıları salıvermek üzerine kurguludur. Ego ve bastırılmış gölge parçalar tarafından kategorize edilen şeyleri salıvermeye izin vererek özgürlüğe yer açılır. 


Harmoniklerle hayatı tekrar tanımlamak


Armonik perspektife geçiş sağlandığında ya da yaşam enerjisini doğrudan (gölge denetleyiciler ve sensörler haricinde...) deneyimledikten sonra, enerjik ilke yeni deneyimle bolluk kazanarak büyümeye başlar. (Bunu yeniyle eskiyi uyumlu hale getirmek olarak algılamamak gerekir.) Daha yüksek gerçeklik, sensör bilincinin ötesine geçen ve kendisini daha büyük bir uyumla beslemeye çalışan “geniş spektrumlu bir ton bilinci”nin gerçekliğine doğru akışa başlar. Bu ise en nihayetinde tüm harmonik prensipleri yöneten bir yasadır.


Çokluk fazlalığı devşirir. Azlık yokluğu devşirir. Bu çok basit bir şey olsa da aslında tüm yaşamı yöneten bir gerçektir. 


Güney İtalya'daki Crotona bölgesinde bulunan Pisagor okulunun yaklaşık 2500 yıl önce Magna Graecia olarak bilinen öğretilerine biraz kulak kabartalım. Genişleyen Çember Yasası bu okulda önemli bir yasadır. Şimdilerde pek çok isimle anılan bu yasa, kuantum fiziğinde enerjinin bir dalga veya parçacık halini, holografik varoluştaki tüm varlıkların dalga ve parçacıklarının an be an şimdiki anı deneyimledikleri üzerinedir.


Hepimiz göle atılan bir taşın etkisiyle suyun dalga dalga genişlediğini biliriz. Ses dalgası ya da ışık dalgalarını da daha önce eminim çokça kez duymuşuzdur. Çoğumuz Doppler Etkisi kavramını da biliriz. Tüm bu örnekler doğanın genişleyen çemberlerini zihnimizde canlandırmak için... Genişleyen çember her yerdedir ve aslında her şey gerçekte genişleyen bir küredir. Konuşulan her kelime, yapılan her hareket, hatta düşünülen her düşünce... Tüm bunlar merkezi bir noktadan yayılan küre enerjisidir. Her birimiz basit bir şekilde yayılan merkezleriz. Işık ve ses dalgaları kişi uykudayken bile her zaman yayılır. Ancak ne yaydığımızın farkında mıyız? Neler olduğunun farkında mıyız? Harmonik ve sayıların daha teknik yönlerini anlamak üzere “oluş”un temel prensiplerine bakalım ve ilk prensipler hakkında biraz fikir edinelim.


Tinsel / Manevi yasa şöyle ifade edilir: Bir'den çok'a katlanma ve bir'e geri dönme...

Fiziksel olan yasa ise bunu: Sınırsız genişleme eşittir sonsuzluk olarak ifade eder.


Bunu biraz çelişkili gibi görsek de aslında durum çelişki kelimesiyle nitelenemez. “Oluş”un bütünlüğündeki fiziksel evren aslında yapbozun bir parçasıdır. Bunu kavradığımızda bahsettiğimiz iki yasayı mükemmel bir şekilde uyumlu görmeye başlarız. Gerçekte olduğumuz şey budur. Özgürlüğün özgür bir birimiyiz, ancak etrafa baktığımızda genellikle kişisel koşullanmalara hapsolunmuş olunduğunu ve bunun farkına varılmadığını görürüz. Sanki özgürlük anahtarı ellerindeyken dinlenen, hapiste olan bireyler gibiyiz... Anahtarı alıp, kapıyı açtığımızda bizi bekleyen bahçeye ulaşabiliriz. Peki bu anahtarlar nelerdir? Eğer gerçekten dünyayı değiştirmek istiyorsak, kendimizi değiştirmeye başlamamız gerekir. Değişim yaratmak budur... Her şey genişleyen çemberin bir parçasıdır. 


Değişim sürecine izin vermek


Az sayıda birey değişimin kaçılmaz olduğunu kabul etse de, çok daha az birey bu değişime izin verme cesareti gösteriyor. Hayattaki acı ve ızdırabın çoğunun sebebi maalesef budur. Genişleyen çember, doğası gereği değişmektedir hatta engeller bile bu genişleme yolunda daha fazla etkileşim yaratarak değişimin zıt dalgalanmalarını yaratırlar. Büyük bir ortamda icra edilen müzik, yankılanma veya yankı etkisine sahiptir. Bunu oluşturan sadece ses olmasa da, ses dalgalarının kendi başlarına geri beslenmesiyle olan etkişimidir... 


Orijinal sesin en tepe ve en alt tonları geri gelir, bu yüksek ve alçak yansımalarsa orijinal sesi daha ilginç hale getirir. Bu durum, çemberin görünüşte çelişik gibi görünen ilahi/manevi ve fiziksel yasasının evlenmesinin anahtarıdır: Yani tekrarlamak!..


Ruhsal gücün sevgisi, gücü, varlığının parlaklığı dışsal olarak dışa akar ve tekrar içe doğru içsel vibrasyon olarak geri döner. Bunu tecrübe etmenin pek çok yolu olsa da, evrensel simgelerin günlük olaylara yansıması en çarpıcı ifadesidir. İçinde bulunduğumuz galaksinin görsellerine baktığımızda spiral bir şekil görürüz. Üç boyutlu spiraller doğada sürekli olarak meydana gelmesine rağmen bu spiraller ancak binlerce yıl sonra idrak edildi ve matematiğin tüm doğası değişti!


Bu “spiritüel şeyler”, yaradılışın en alt kutbu olan fiziksel dünyaya doğru akarak vurur ve astral, zihinsel ve daha yüksek varoluş alemlerinden geri dönerler. Dışarı akarken ruhun çok yönlü ifadelerine ayrılır, geri akarken varyant (değişimli) ifadelerini varoluşun bilincine dönüştürür. Bunu kelimelerle ifade etmek anlamsız olabilir, deneyim gerektiren bir haldir. Hepimizde var olan bu kabiliyeti şimdilik iyileştirmek olarak (ancak iyi/kötü dualitesine düşmeden) ifade edebiliriz.


Teknik olarak burada kendi farkındalığımızın pratiği üzerinde oluruz ancak zaman içinde daha yüksek duruma gelinebilir. Varlığın zeki enerjisi yayılarak (bizim ruh olarak adlandırdığımız) hayatın illüzyonlarına ve rüyalarına dağılır. Daha sonra oluş eylemine geçerek, yavaş yavaş tüm yanılsamalar ve hayaller yeni kaynaşmış bir gerçekliğe doğru birleştirilir. 


Peki bunu nasıl kavrarız? Bu kavramları gerçeğe dönüştürmenin yolunu nasıl bulabiliriz? Zihnin kavramsal merkezlerini geliştirmek, başlamak için en iyi yollardan biridir. Gelin bir egzersiz yaparak biraz şarj etmeye çalışalım: Gözlerinizi kapatın, hiç bir şey düşünmeyin, nefesinizi hissetmeye izin verin. Havanın içeri nasıl aktığını ve sonra nasıl dışarı aktığını izleyin. Şimdi nefesinizi izlerken, düşüncelerinizi ve hislerinizi izleyin... Buna bir süre devam edin. Az sonra düşünce ve hisleriniz bir hareket dalgası olduğunu göreceksiniz. Düşünceler önce içeri akıyor, sonra dışarı akıyor. Duygular önce içeri akıyor, sonra dışarı akıyor. Tüm dalgalar sanki bir kumsaldaki deneyimler gibi... Ve şimdi güçlü bir duygu bilinçli olarak bir his uyandırdı! Son zamanlarda sizi rahatsız eden bir şey, öfke, nefret ya da güçlü bir aşk duygusu.... Enerji hissi ortaya çıktıkça, bir sörf tahtası üzerinde olduğunuzu ve dalga üzerinde sörf yaptığınızı hissedin. Şimdi dalganın nasıl hareket ettiğini izleyin ve buna dalga solmaya başlayıncaya dek devam edin. Bu tefekküre devam ettikçe, o hissin artık üzerinizde dün sahip olduğu otoriteye sahip olmadığını göreceksiniz. Duygu tekrar ortaya çıktıkça tekeffüre devam edin, belli bir dereceden sonra ustalık yavaş yavaş kendini göstermeye başlayacaktır.


Bu basit egzersize devam ederken rahatsızlık veren duygulardan gerektiğinde kullanabileceğimiz güçlü bir ayrılma hissiyle karşılaşırız. Bu his kendinizi asla az hissetmenize yol açmayacak, aksine daha fazla hissedeceksiniz ama aynı zaman kendinizi daha da sorumlu hissedeceksiniz. 


Keşeftmek mi ortaya çıkarmak mı?


Genelde kişiler hep daha iyi bir şeyler ararlar. Daha iyi bir evlilik, daha hızlı bir araba, daha iyi maaşlı bir iş... Hep yeni bir şey. Her yeni bulunan yeni bir oyuncakta ise zevk bir anda acıya dönüşür ve yaklaşma arzusunun çarkı yeniden başlar. Daima hareket etmek, durmamak, duygu ve ihtiyaçlar birbirini kovalar ve bu asla özgürlük değildir. Şu an saçma gelse de gerçek olanın sahip olduğu tek şey aşktır! Eğer kendimize dair bir sevgimiz varsa, kendimizle olmak çok kolaydır. Ortağımıza ya da eşimize bir sevgimiz varsa, onlarla olmak çok kolaydır. Durum bu kadar basittir. Ancak manevi niteliğin ifadesi pek çok acıdan sonra ortaya çıkar. Hayat, ağlayarak içinde dolaştığımız ya da gülmeyi öğrendiğimiz bir oyun bahçesi gibidir. Mevcut durumumuzdan hoşlanmadığımız zaman, bazı kaçınma önlemlerini aramaya eğilimli oluruz. Sorumluluk almadığımız zaman aslında sadece kendimizi incitiriz. 


Mutlu anların geçici hal deneyimlerini “yüksek” ya da “alçak” diye isimlendirip, her iki durumda da şu an ki halimizden uzaklaşıp aslında bir başka arayışa doğru eğimleniriz. Bu basit sapmalar aslında doyumsuzluktur ve kendi ruhsal duyarlılığımızdan bizi uzaklaştırır. Özgür toplumun ifadesini yok eden ise “yanlış” tutumdur. Suçluluk ve utanç şemsiyesi altında yetişen çocuk, yanıtı isyankarlık olarak dışa vurur, özündeki doğal öğrenme eğrisi ve doğal merak saptırılmıştır, kendini ve hayatın doğasını anlayanlara olan saygısı azdır. Çocuk yetişkin olduğunda ise korku ve önyargı battaniyesine sarınır. İçine baktığındaysa, nasıl göründüğüne ve başkalarına nasıl baktığı kavramına yakalanıp, içinde kitlenir. Çocuklara verilecek olan temel, sadece gerçeklik üzerine olmalıdır. Sanatın, doğanın, matematiğin, geometrinin ve varoluşun altında yatan mükemmelik anlatılmalıdır. Modern toplumun kalıtsallığı olan korku ve şüpheyle dolmak yerine, her zaman genişleyen çember gerçeğinin bir parçası olduğumuzu hatırlamamız gerekir. 


Bunu dilerseniz bir egzersizle tamamlayalım: Özgürlüğün hayal edilmesi

Kendinizi havada süzülen bir balon olarak düşünün... Rüzgarın sizi nasıl alıp götürdüğünü ve ne kadar hafif olduğunuzu hissedin. Bu özgürlüğü hissedin. Hafifliği hissedin. Ve şimdi her şey bir anda değişecek. Keskin bir taşa çarpıyorsunuz ve balon patlıyor. Burada Mevlana'nın bir sözünü örnek verelim: "Ne arıyorsak biz oyuz."


Eskilerin zamanında bilgisayar, uluslararası uçuşlar, motorlu araçlar yoktu, ay ve yıldızlara bakıp doğanın gizemi üzerine tefekkür ederlerdi. Günümüz insanı daha uygar, daha sofistike ve daha bilgili olduğunu düşünmeyi seviyor. Ancak teknolojinin bu dış kaplamaları maalesef aslında bir medeniyet temsili değil. Entelektüellerin cesareti uygarlığın gerçek doğasını yansıtmıyor. O zaman uygarlığı ne tanımlar? Kültür mü, sanat mı, bilim mi tanımlar? Kısmen bunlar tanımlasa da aslında bunların hiçbiri tanımlamaz. Mevcut uygarlığımızda, bireyselliğin ve bireyin doğasının kabulu maalesef çok az. Toplumsal idollerin pop yıldızları olduğu bir zamandayız, eski zamanlardaysa ancak düşünürler şöhrete layık görülürlerdi. Geometrinin çalışma sistemi, eğitim sistemimizden uzaklaştıkça bu popüler durum ortaya çıkmaya başladı. 


Matematiksel bağlamda oran ve orantı yaratan bu antik ilkeler bilmemiz gereken çekirdek unsurdur.


Doğuştan gelen enerjilerin gezegen boyunca aktığı dalgalara karşı doğuştan gelen direncimizin doğal bir yeri olarak, kişisel enerjimizin dışsal yaşam güçleriyle etkileşime girmesiyle form kalıpları oluşturuyoruz. Aurik vizyonla görülebilir olan ve auramızda şekillenen bu enerjilerden ziyade, küreler müziği adı verilen içsel akış enerjisine uygun olarak form alınan içsel süreç çok daha önemlidir. 


Yazımızın sonunda yaklaşırken, bir sonraki gerçekliğe doğru sörf yapalım ve az önce bahsettiğimiz tezahür ilkesini temize çekelim: İnsanlar bir şey yaratmak zorunda olduğunu düşünür, oysa ortam zaten yaratılmıştır. Tezahür, gerçeklik ve illüzyon dalgaları arasında nasıl sörf yapacağımıza dairdir. Yani “şimdi” olduğumuz nokta ve “şimdi” olmak istediğimiz nokta!


Tezahürü anlamadaki ilk adım, yaratma kavramından ziyade, bir gerçeklik dalgası ve bir illüzyon arasındaki farkı hissetmektir.


Gerçeklik bir göle atılan taşın suda oluşturduğu genişleyen çember gibidir. İllüzyon ise gölün yüzeyinde hayatın yarattığı gibi görünen dalgalanmaların paternidir. Tanımlamak gerekirse: İllüzyon, gerçekliğin yansımasıdır. Hayalin gerçekliğe dönüştüğü noktaya gelene kadar, hayali gerçeklik kapılarının aşılması gerekir ve hayalin gerçekliğe dönüştüğü noktaya geldiğimizde de sahip olduğumuz tek şey kendimiziz. 


Kürelerin müziği, ilahi senfoni ya da yolculuk, adı sizin için her neyse, önemli bir yeni ay öncesinde, kendi merkezimizde en güzel müzikleri keyifle dinleyebilme dileğiyle...

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20