ELEŞTİRİ

21. yüzyılda nasıl bir Beethoven duymak istersiniz?

01.02.2020


Paylaş:

21. yüzyılın beşte biri neredeyse geçti bile. Bu yüzyıl başında Daniel Barenboim, geçen senelerde Paul Lewis ve en yakında da Igor Levit’ten sonra, şimdi de Fazıl Say, bu sefer Beethoven’ın 250. doğum yılını kutlarcasına, bestecinin tüm piyano sonatlarını kaydetti. Say, kendi sözleriyle, bu kaydın 21. yüzyıl için bir referans kaydı olmasını istediğini dile getirdi. Kendisi de besteci olan Say’ın özgün bakışını samimiyetle yansıtan bu kayıt şüphesiz deha parıltıları içeriyor. Fakat Say’ın ritim, tempo, nüans ve dokunuşuyla ilgili kendisine tanımış olduğu özgürlükler o kadar fazla ki, kaydı değerlendirmek için Beethoven stilini de hatırlamamız gerekiyor. Say’ın kaydı bir referans niteliğinde olabilecek mi? Cevabı kimse şimdiden bilemez ama biz bazı soruları ortaya atmayı denedik.

FEYZİ ERÇİN


20. yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’den çıkan en önemli müzisyenlerden birisi olan Fazıl Say, piyano için bestelenmiş en büyük yapıtların başında gelen Beethoven’ın tüm piyano sonatlarını kaydetti. Hayranları, taraftarları ve onun kişiliğini biraz olsun bilenler, kendi sözleriyle ifade ettiği (https://www.birgun.net/haber/dunyaya-buyuk-bir-sey-hediye-etmek-istiyordum-284619 ) “dünyaya bir hediye vermek” isteğine ve “21. yüzyıldaki önemli referans kayıtlarından” birini sunmak istemesine şaşırmamış olmalılar. (Bu yazısında Say aynı zamanda, kendisinin de besteci oluşunu “yeni olan enteresan bir olgu” olarak yansıtsa da bu aslında doğru değil; hem Schnabel hem de, biraz daha az yoğunlukta olsa da Kempff, besteciydiler.) Say’ın arzuları ne kadar yüksek de gözükse, müzikseverlere 21. yüzyılda piyanistliğin nereye doğru evirildiğini, günümüz piyanistlerinden nasıl bir tuşe, sesler, ton ve metot bekleyebileceğimizi sorgulatması açısından büyük bir fırsat sunuyor.
 
Fazıl Say 20. yüzyılın sonlarında Türkiye’de çıkan yeni piyanist neslinin en yetenekli ve önde gelenlerinden. Birçok açıdan bir dahi ve müzisyenliği de heyecan verici, oldukça yaratıcı ve sürprizlerle dolu. Bu kayıtlarda da bu müzisyenliği yansıttığı epey çok an var. Eğer Say’ın kendine has uç tercihleri olmasaydı, Beethoven’a bakışına daha büyük bir hevesle yaklaşabilirdim. Ancak aşağıda anlatmaya çalışacağım üzere, Beethoven yorum geleneğine anlamlı bir yenilik katmaması ve sürekli tekrarladığı bazı tercihleri buna engel oluyor. Buna rağmen şunu da belirtmeli ki, Say’ın tercihleri, 21. yüzyılın müzikal olarak sunduklarıyla uyumlu ve bize piyanistliğin gelecekte nereye doğru gidebileceğine dair bir fikir veriyor. Hem bir önceki yüzyıldan Arrau, Brendel, Kempff, Pollini ve Schnabel’in tamamlanmış ve tümü bitmiş olmasa da Gilels’in Beethoven sonat setleri, hem de bu yüzyıldan Daniel Barenboim’in DVD ve Paul Lewis ile Igor Levit’in CD kayıtları, Say’ın yorumuyla kıyaslanmayı mümkün kılan setler. Burada Igor Levit özellikle önemli bir referans, zira hem çağımıza ait hem de jest ve tuşe tercihleri, Paul Lewis’ten ziyade, Fazıl Say’a yakın. Yani Fazıl Say tercihlerinde ilk ve yalnız değil ama acaba metodu ne?
 
Beethoven tuşesi, forte’ler, staccato’lar ve sforzando’lar…
 
Teker teker sonatların değerlendirmesine geçmeden önce şunu belirtmekte fayda var ki, Say’ın Beethoven tavrını belirleyen en önemli faktör, forte, staccato ve sforzando’lar, yani daha kuvvetli, kısa ve aksan içeren jestlerle nasıl baş ettiği. Zira Beethoven’ın karakterini esas veren bu unsurlar. Bu estetik konuda Brendel’in, Musical Thoughts and Afterthoughts isimli kitabındaki çok değerli cümlelerini hatırlamakla başlayalım: “Müzikal bir aksan nedir? Beethoven’ın sforzando’ları çok düşüncesizce seslendirilmektedir… Bunları hançer gibi saplamak artık neredeyse bir gelenek oluyor. Bir aksan bir notayı kabartabilir, üzerine kendi ağırlığıyla düşebilir, şarkı söyler bir karakterde olabilir.” Brendel’in bahsettiği, günümüz piyanistlerinde sıklıkça görülen ve bence tam da Fazıl Say’ın yorumundaki en problemli, tartışılabilir yan; onun forteleri, staccato ve aksanları, dinleyiciye bir hançer gibi saplanıyor. Say’ın kaydında Brendel’in tarif ettiği incelikleri bulmak çok güç. Tabii ki, yine Brendel’in söylediği gibi “Bir sforzando’nun kalitesi ve miktarını değerlendirmeyi mümkün kılan bir genel kural yoktur. Müzikal anlamıyla tartmak gerekir ve bunu da her piyanistin kendisinin keşfetmesi gerekir”. Bu sebeple Say hayranlarının onun Beethoven nüanslarını beğenmesi çok olasıdır. Bence burada önemli olan, dinleyicinin bunları neden sevdiği ve neye kıyasen tercih ettiğine dair farkındalığı ve düşünmesidir. Şimdi günümüzde Beethoven’ın nasıl çalındığına bir göz gezdirebiliriz.
 
20. yüzyılın başarılı Beethoven kayıtlarından birisiyle kıyas yaparken, Barenboim’in EMI için yaptığı ilk kayıt güzel bir başlangıç noktası olacaktır. 1991 yılında Clavier dergisinin eleştirisinde Dean Elder’in dile getirdiği gibi bu performans “müthiş enerji patlamaları ve zengin forte akorlar” barındırmaktadır. İşte bu tam 20. yüzyıl piyanistliğidir. İlk sonatın (Op. 2 No. 1) son bölümünü önce Barenboim, daha sonra da Brendel’in öğrencisi Paul Lewis’den dinlediğiniz zaman hemen göreceksiniz ki Barenboim ve Lewis’in çalışı da tam bir staccato. Ancak onlarınki daha bir bütün, yuvarlak, tınlayan ve daha az ani biten bir şekilde icra edilmiş. Şimdi aynı bölümü Say’dan dinleyin ve hemen fark edeceksiniz ki, sağ eldeki akorlar, forte ve staccato bir araya gelince, abartılı sert bir sonuç veriyor. Op. 7 sonatın ilk bölümünü ve son bölümündeki ikinci epizodu dikkatle dinlerseniz, Say’ın bu adeta bir iğne veya çiviye benzetilebilecek efektini yine göreceksiniz. Son bölümde bu etki daha da çarpıcı; ölçünün son vuruşundaki aksan ile ölçünün doğal olarak güçlü ilk vuruşundaki staccato üzerine düşüşünde ulaşmak istediği etki, benim açımdan tam bir karmaşa. Bu epizodu Lewis ve Barenboim’in çok daha yuvarlak ve akorun ağırlığının zaman içine yayılan forte’leri ile kıyaslayın lütfen. Aradaki fark çok büyük. Üstelik Say bu yaklaşımını ilk sonatlardan en sonunculara kadar, yani dönem fark etmeksizin, aşırı yüksek sesli forte’ler ile aşırı kısa ve Beethoven stiline uygun olmadığını düşündüğüm staccato’lar arasında giderek sürdürüyor. Böylelikle kendine özgün bir Beethoven sesine sahip oluyor; ama bu bence, özellikle daha gürültülü pasajlarda, müzikal değil, soğuk, aceleci ve yırtıcı bulduğum Beethoven’a yakışmayan bir ses. Forte’lerinizin nasıl duyulduğu, Beethoven vizyonunuzu ele verir. Say’ın çok atak, sivri ve bazen acımasızca güç uyguladığı bir forte’si var, staccato’ları ise tam manasıyla Brendel’in hançer benzetmesine uygun. Bu o kadar sık tekrarlanmış ki, artık Say’ın Beethoven sesinin bir öznesi haline gelmiş. Bu bir eleştiriden ziyade tespit. Gerçekten de, eğer Igor Levit’in 2019 Beethoven setini dinlerseniz, her ne kadar temel müzikalitede farklılıklar varsa da, forte ve staccato’lar söz konusu olunca benzer jestlerin kullanıldığını da görürsünüz. Bu yüzden Say’ın tavrını anlayabiliyorum. Say ve Levit 21. yüzyılın müzikal estetiğini yansıtıyorlar ve bazen maksadınızı ifade edebilmek için daha çirkin seslere de yaslanmanız gerekebilir müzik yaparken. Eğer Say’ın ürettiği sesler sizin hoşunuza gidiyorsa, bu sizin tercihinizdir ve bu keyfi bozmak istemem, ama ben farklı düşünüyorum. Bu yüzyılda çıkan Barenboim’in canlı DVD seti ve Paul Lewis’i dinleyince, güncel bir Beethoven yorumunun hala önceki yüzyıldan gelen Beethoven tuşe ile ifadesinin mümkün olduğuna ikna oluyorum. Op. 10 sonatların her ikisinin ilk bölümünü dinleyin, sonra aynı sonatların Kempff ve Gilels yorumlarına bakın, sonra da tercihinizi yapın. Keza, Op. 53 “Waldstein” sonatın son dakikasını ya da “Les Adieux” başlıklı 26. Sonatın son bölümünü ve nihayet “Hammerklavier” sonatında fügün zirvesini dinlediğinizde de aynı kısacık akorlar ve bir boğazda kalma hissi yaratan jest var. Say’ın jestinin hangi Beethoven dönemi çalarsa çalsın değişmemesi de ayrı bir problem zaten. Say’ın jesti sürekli ve mütemadiyen var olunca, norm haline geliyor ve Beethoven’ın felsefi manada “yüce” olan yerini sıradana bırakıyor.
 
Say’ın yorumları zaten uçlardan ve çarpıcı olmaktan uzak değildi hiçbir zaman, hep fırtınalar ve yıldırımlar içeriyordu. Belki de gem vurulmamış bir vahşilik onun önceliği diye düşünüyorum. Fakat o zaman da, Richter ve Gilels gibi büyük Rus piyanistlerinin hocası Heinrich Neuhaus’un sözleri aklıma geliyor: “Her piyanistin en önemli görevi ve asli yükümlülüğü, tuşe/ton üzerine çalışmaktır”. Gilels’in Beethoven çalışı, 1988 yılındaki Clavier dergisinde “duygusal olarak vahşi bir at gibi … ruhunu şiirsellikle, kuvvetle döküyor, detaylara verdiği özenle güçleniyor şarkı söyleyen pasajları” kelimeleriyle övülmüş. Gilels gerçekten de “oturaklı, muazzam fortissimo’su ile ünlüydü.”. Bu da bana şunu hatırlatıyor, geçtiğimiz yüzyılda öyle bir piyanistlik dönemi vardı ki, gürültülü ve acı verici olmadan da forte çalınabiliyordu. Arrau, Brendel, Gilels gibi önceki yüzyılın büyük piyanistleri artık azınlıktalar ve sadece Barenboim ve Lewis gibi piyanistlerde devam ediyor gelenekleri. Değişen bir piyanistik tavır var yüzyılımızda.
 


Münferit sonatlar ve Say’ın başarılı olduğu özellikle de “ilk” ve “orta” dönemler
 
Yukarıdaki eleştirim, beni hemen her sonatta, özellikle de ilk dönem sonatlarında, çok rahatsız eden, hiçbir dinleyişimde alışamadığım bir çekince. Lakin bunu bir an için geride bırakır ve düşünmezsem, harikulade fikirler ve deha parıltıları da görebiliyorum. Örneğin, yukarıdaki yazısında Say, sonatlardaki orkestra renklerinden dem vurmuş. Hiçbir yerde bunu Op.2 No. 2 sonattan daha güzel göremeyiz. Dönemine göre oldukça da uzun olan bu sonatı Say tam bir Beethoven senfoni gibi yorumlamış. Müzik ve suslar arasındaki ilişki kusursuz ve ilk bölümde, tüm esleri adeta özellikle duyuruyor, scherzo’ya orkestra benzeri renklerle müthiş karakter veriyor. Op. 2 No.3’te samimi bir tazelik ve heyecan dolu bir akış var, özellikle ilk ve son bölümlerinde. Her iki Op. 14 sonat da zarafet ile yorumlanmış. Setteki en iyi yorumlardan birisi de Op. 22; hak ettiği büyüklük verilerek icra edilmiş bu kendine has “ilk dönem” sonatı. İkinci bölümde nostaljik bir düşüncelilik var ki büyüyor, dönüşüyor ve güzel bir şekilde çözümleniyor. Say sonatta belli bir dönem ve tarzın kapanışına saygı duruşu yapmış gibi. Gerçekten de Op. 26 ile Beethoven’ın tarzındaki bir dönüşümü de müjdeliyor Say’ın yorumu. Brendel’in dediği gibi, bu sefer “ilk bölüm hiç de senfonik olmaya çalışmıyor” ve Say tam da burada çeşitlemeleri piyanistçe bir renklendirmeye tabi tutuyor. Beethoven’daki bu geçiş dönemi aslında tam Say’lık zira her ne kadar sadece Op. 27 sonatlarda geçse de “Quasi una fantasia” ifadesi, aslında Op. 26 sonatın çeşitlemeleri de bu ruha sokulabilir. Bu “Quasi una fantasia” Say’a tam da istediği özgürlük alanını ve fırsatları sağlıyor, özgünleşmesini haklı çıkarıyor. Bu parçaları bir rüyaymışlar gibi, hatta Tovey’nin Op. 27 No.1 in ilk bölümüne dair deyişiyle, “çocuk şarkısı”ymışçasına çalarken setin bir diğer mücevherini yaratıyor. Op. 28’in bütünlüğü çok kuvvetli, “Pastoral” hissine yersiz bir vurgu yok. Op. 31 gurubunda da başarılı Say. Sonatların ilkini çok severek çaldığı belli, ancak belli bir ironi hissinden de taviz vermemiş. Bir sonraki “Fırtına” adıyla bilinen sonatta tutkulu bir sürükleyicilik içinde tüm disonantları ve armonik sürprizleri yakalıyor. Kendi yazısında da bahsettiği Czerny bu sonatı bir resme (bir sonrakini ise konuşmaya) benzetirmiş ve Say’ı burada dinlerken bir tuvalin önüne geçmiş resim yaparken hayal etmek güç değil. Tüm sonatlar içinde Say’ın kendini en rahat hissettiği sonat buymuş hissi geçiyor dinleyiciye. Bu gurubun son sonatında Say hem biraz virtüozite gösteriyor hem de eski stildeki bir Menuet’nin doğru stilini vurgulayabiliyor. Op. 49 sonatlar yer yer fazla gürültülü olsa da genelde ince ve oyuncu bir yorumla değerlendirilmiş. Op. 54’ün son bölümüne dair Brendel’in sözlerini hatırlamamak imkansız: “bu sonat genelde yanlış çalınıyor … Allegretto olduğu halde bir toccata gibi adeta, oysa piano, dolce ve legato talimatları başka bir şey işaret ediyor … köşeli olmamalı … sürekli akan, parıldayan bir su gibi olmalı”. Say’ın tuşesi ve artikülasyonunu duysa Brendel tahminen onun da bölümü “yanlış” çaldığına hükmederdi ama biz şimdilik bu kelimeyi kullanmıyoruz. Kayıtlar arasında en sevdiklerimden birisi Op. 78. Say burada (maalesef ilerleyen sonatlarda bir daha pek de göremediğimiz) bir yumuşaklık sergiliyor.
 
Bas ve melodi arasındaki senkronizasyonun kasti olarak bozulması
 
Ne var ki yukarıdaki beğenimin, tüm kayıt boyunca devam eden çok rahatsız edici bir başka tercih sebebiyle biraz daha azaldığını, özellikle tekrar eden dinlemelerde, söylemeliyim. Say’ın bas akorlar ile melodik çizgiyi kasti olarak bozduğu, bu akorları kırarak çaldığı ve bunu sürekli yaptığı durumu Beethoven’ın müziğinin yapısının bozulması olarak görüyorum. Özellikle de ağır bölümleriyle Op. 2 No.1 ve No. 2, Op. 10 No. 1 ve No. 3, (bu bozmanın çok rahatsız edici olduğu) Op. 13, Op. 28, Op. 31 No. 1 ve No. 3, her iki Op. 49, (ilk bölümündeki şok edici tavırla listeye giren) Op. 53, Op. 79, Op. 81a, (ilk bölümdeki temel fikrin tamamen bozulmasına sebep olan) Op. 101, (çeşitlemelerin mantığını daha en baştan yok eden) Op. 109 sonatları bunun örneklerinden. Say’ın yaptığının ne armonik ne estetik bir katkısını görebiliyorum. Dinleyicilerin bu sonatları dinlerken, eğer beğenirlerse, neyi beğendiklerini sorgulamalarını çok isterdim. Neden bu bölümlerde Beethoven’ın yazdığı senkronizasyon tercih edilmesin ve bunun bozulması müziğe ne katıyor? Yoksa sadece piyanistin canı böyle istedi diye dinleyebilir ve sevebilir miyiz? Say’ın bu yaptığı birkaç sonatta değil de mütemadiyen tekrarlanınca, bir vurgu veya dikkat çekme veya özel bir duruma uygun olmaktan ziyade Beethoven’ın ruhuna zarar veren bir takıntı oluveriyor. Beethoven sonatları yorumlanmış değil, temel felsefesi ve fikri değiştirilmiş oluyor. Say neden ve müziğe nasıl bir katkısı olacağını tasarlayarak böyle bir tercih yapmış, bilmek isterdim.
 


Tempolar
 
Say’ın tempoları en az rahatsız olduğum şey. Zaten kendisi de tempolarının yer yer uçlarda olduğunu söylüyor. Sonatlar daha ilkinden, Fa minör sonatın duymuş olduğum en hızlı yorumlarından birisiyle başlıyor. Benim tempo tercihim olmasa da, bunu 25 yaşındaki Beethoven’ın duygusuna ve dönemin Sturm und Drang karakterine uygun buluyorum. Say’ın yukarıdaki bahsettiğim jestleri bir yana, çoğu tempo tercihinin amaçlarına uygun olduğunu düşünüyorum. Her biri çoklukla üç veya dört bölümden oluşan 32 sonattan bahsederken, muhakkak her dinleyicinin kendi beğenisine uygun olmayan tempolar da çıkacaktır, bu normaldir. Say’ın tercihlerinin her zaman bir mantığı var ve çoğu zaman da tarzına uyuyor. İstisnaları var tabii. Op. 53 “Waldstein” hızlı ama beni ilk bölümde esas rahatsız eden temposundan ziyade kuru ve bağsız artikülasyonun müziği bir etüde benzetmesi. Bu sonatta, tam Tovey’nin de söylediği gibi, “provokatif” hiçbir şey yok ama Say varmışçasına çalıyor. Bir de özellikle, ilk bölümde, 5.44 – 6.44 arasındaki pasajdaki sol eldeki onaltılık notaları dinleyin, una corda bir pasajın ne kadar müzikal olmayan bir şekilde duyulabileceğine şaşabilirsiniz. Gerçi burada ses mühendisliğine dair bir sorun olduğunu da düşünüyorum. Say burada eksantrik bir pianissimo yaratabilmek uğruna müzikten çok tuşlara vuran çekiçlerle baş başa bırakmış bizi. Bu bölüm bir galoptan ibaret onun yorumunda. Op. 13 “Pathetique”in, Say tarafından sonsuz bir ritmik özgürlükle çalınan, Grave başlıklı girişinin temposu bana, her ne kadar bu kelimeden kaçınmak istesem de, yanlış geliyor. Bu tempoda dinleyici ne bir sonraki Allegro di molto e con brio ile bir fark hissediyor ne de (William Kinderman’ın sözlerinde) “acıya karşı bir direniş”. Üstelik bu Grave iki kez daha karşımıza çıktığı için bölümde, hem ritmik hem tempo ilişkisi, bölümün müzikal anlamını kavramak için önemli. Op. 27 No. 2 “Ayışığı”nın ilk bölümünün ne kadar ağır bir tempoda çalınmış olduğunu her dinleyici fark edecektir. Burada tabii ki yanlış bir şey yok ama şahsen bu tempoda bölümü sevemiyorum. Bu eseri ağır tempoda tercih edenlerin, Say’a en yakın tempodaki Claudio Arrau’yu dinlemelerini tavsiye ederim. Arrau, birazcık daha hızlı çalarken, nasıl daha az mekanik ve daha zengin bir ifade katabileceğini, özellikle de basların tınlamasını nasıl güzelleştirebileceğini göstermiş. Benzer bir şekilde, Op. 57 “Appassionata”nın son bölümünün temposunu da kabul edemiyorum, üstelik de en sevdiğim piyanist olan (ama en sevdiğim Beethoven yorumcusu olmayan) Sviatoslav Richter de benzer tempoda çaldığı halde! Tovey’nin çok yerinde belirttiği üzere, “Beethoven nadiren ma non troppo ifadesini kullanır ve bu ifade son döneminde ilk dönemlerine göre daha çok ortaya çıkar, bu sebeple de ihmal edilmemesi gereken bir uyarıdır”. Gerçekten de Beethoven, son bölüme Allegro ma non troppo derken, “hızlı ama çok da değil” ile önemli bir tavır sergilemektedir. Say bu bölümü baştan sona piu allegro çalarak bölüm sonundaki Presto’nun dinleyicide bırakması gereken etkiyi kaçırmaktadır. Benzer bir şekilde Op. 79’daki tempo da fazla hızlıdır ve bölümün karakterine uymamaktadır. Zira, adeta bir vals, bir landler olan bu bölümdeki presto, stile uygun değildir.
 
Münferit sonatlar ve Say’ın son dönem tercihleri
 
Sonatlar ilerledikçe, Say’ın ilk dönem sonatlarındaki nüans ve tuşe tercihleri rahatsız etmeye devam ediyor. Op. 81a’da, bu adeta boğazdan geçmeme, tıkanma olarak tanımlayabileceğim efekt, Say’ın aşırı staccatosu ile birlikte ilk bölümün tüm akışını bozuyor. Beethoven’ın bu bölümündeki ayrılma, uzaklaşma hissi yok oluyor. Say kendini her zaman Beethoven’dan daha öne koyuyor. Belki bu sonat kayıtlardaki diğer bir özellikten bahsetmenin de tam yeri. Çoğu sonatta (ama beni en çok bunda rahatsız etti) Say’ın kayıt esnasında çıkarttığı sesleri duyuyoruz. Tabii ki bu müzik tarihinde bir ilk değil. Brendel’in kaydında da var bu, çok daha abartılı bir örnek olarak Glenn Gould kayıtlarında da. Yine de bu seslerin isteyerek orada bırakılmasını, bazen, mesela bu sonatın ağır bölümünde, çok dikkat dağıtıcı buluyorum.  Op. 90 Say’ın güzel çaldığı sonatlardan; daha dolgun, karanlık, yuvarlak bir tonu var.  Op. 101’deyse Beethoven ilk bölümde sadece iki kez ritardando yazmışken çok fazla yerde çekiyor tempoyu Say. Yine de burada Say biraz daha stile uygun bir yoruma sahip ve son bölümde, fügde, tonu hiç zorlamıyor. Dev “Hammerklavier” için aslında başlı başına bir makale yazılabilirdi yerimiz olsaydı. Fazıl Say ilk bölüm için ideal tempoyu bulmuş ve yukarıdaki tüm çekincelerimiz olmasaydı, bu zor bölüme ilişkin derin bir anlayış oluşturabildiği için çok beğenebilirdik. Lakin yazılmış en güzel ve büyük ağır bölüm olan üçüncü bölüm, yukarıda bahsettiğimiz kasıtlı bozulan senkronizasyon ile mahvedilmiş kanımca. Başka bir metin haline gelmiş. Sadece benim en favori yorumcum olan Gilels’in yoğunluğundan fersah fersah uzak değil, Lewis ve Levit gibi günümüz yorumcularının estetiğinin de yanında değil. Say buradaki melodiyi, tamir edilemez bir şekilde bozuyor. Adorno’nun bu bölüme dair söylediği gibi burada melodi “bariz değil” ve “ilerlemiyor, kendi etrafında dönüyor” ve nihayet “tekrarlanan notalar … yadırgatıcı bir konuşmaya dönüşüyor”. Say yaptığı eşzamanlılık bozmasıyla bunların hepsini, hem melodiyi, hem döngüselliği, hem de konuşma karakterini kaçırıyor. Bölüm sıradanlaşıyor. Mesela 88. ölçüden itibaren, yani kayıtta 7. dakika civarından sonrasını, dinleyin ve duyduğunuzu Gilels ya da sevdiğiniz bir başka piyanist ile kıyaslayın, nasıl bir yoğunluk farkı olduğunu göreceksiniz. Beethoven’ın son döneminde bir kırıklık hissi vardır, en çok da bu sonatta. Bu bölümü seven birisi olarak, melodi çizgisindeki senkopların yok olduğunu, dağıldığını ve bölümün manasının tümüyle değişmiş olduğunu görmek bana acı verdi. Sanırım Op. 109’a gelince Say’ın piyanizmini niye benimseyemediğimi de buldum. Günümüz piyanistlerinin belki de en temel meselesi bu; mekanik çalmak ve yoğun bir ifadeyle çalabilmek arasında katı ayrımlar yapmaları. Müziğin hızlı ve kuvvetli olduğu yerlerde samimi ve gerçek bir ifade yarat(a)mamaları, müziği ikiye ayırmaları, bir kesitte mekanik diğerinde duygulanımlarla çalarak bölünmeleri. Israrlı ve abartılı forte’ler, uçlarda bir sforzando ile Say zamanını ikiye bölmüş gibi. Hızlı tempolarda şarkı söylemiyor, ifade yaratmıyor; ilk bölümde ne kadar zengin ifade varsa, ikinci bölüm de o kadar mekanik. Üçüncü bölümdeki çeşitlemeler de bu ikircikli tavrın en güzel örneği. Op. 110 yukarıdaki tüm beğeni ve eleştirilerimin toplamı gibi ve Op. 111 ile de set biraz hayal kırıklığı ile bitiyor. Adorno’ya göre “Arietta’daki çeşitlemelerin bitişi o kadar güçlü bir geriye dönüp bakış ki, bir vedalaşma … öncesinde gelen her şeyi tarifsiz büyütüyor”. Gerçekten de Maynard Solomon da Adorno’nun yazısıyla “her gezgine yolculuğu boyunca eşlik eden bastırılmış özlem, yoksunluk ve yorgunluk hissini” ne kadar iyi anladığından bahseder. Bu devasa serinin tüm bu duygulara ulaşılarak bitişi, 32 sonatın bir do majör akorla nasıl sessizliğe büyüyerek, felsefe yaparak, yüce olana dönüşerek bittiğini duymak istiyorsanız Kempff ve Schnabel’i dinlemeniz gerekiyor.   
 
Sonuç
 
Brendel, 1966’da tüm sonatları kaydettiğinde “Beethoven seti üzerine çalışmam beş buçuk yıl sürdü” demiş (Alfred Brendel, Musical Thoughts and Afterthoughts). Say ise projeye Mayıs 2017’de başladığını söylemiş. Yani iki sene çalışmış sonatlar üzerinde. Maalesef 21. yüzyıl süratli ve hiddetli. Çok az müzisyenin böylesine devasa projelere ayıracak vakti var artık. Burada Gülten Akın’ı hatırlamamak olur mu: “Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya”. Beethoven inceliğiyle daha yıllar boyu dinlenecek; çalmaya, dinlemeye, anlamaya, ne kadar çok vaktimiz varsa ayırmaya değer. Say’ın yorumu da günümüzün düşünce dünyasını, seslerini, beklentisini yansıtıyor. Şüphesiz ki böylesine büyük bir projede hayranları da olacak eleştirenleri de. Her ikisinin argümanlarının haklı noktaları da. Neticede her dinleyici kendi Beethoven tercihlerine göre beğenecek veya beğenmeyecek. Say’ın fırtınalı tarzını, heyecan veren anlarını beğenenler olacağına eminim. Ben de öyle anlara ulaştım bu kaydı defalarca dinlerken. Şüphe yok ki bu set 19. yüzyılda bestelenmiş bir müziğin 20. yüzyıldaki kayıt geleneğinin 21. yüzyıldaki değişen yorum yöntemlerine dair ışık tutmaktadır. Burada bence önemli olan, bir dinleyicinin dinleme tecrübesinin anlamlı olabilmesi ve Beethoven’ın da hak ettiği saygıya ulaşması için, bu kaydı dinleyen herkesin Say’ın tempolarını, kendine has jestlerini, spontanitesini neden sevdiğini ya da neden sevmediğini düşünmesidir. Çok kuvvetli bir hisle sevmediğim çok şey duydum bu kayıtlarda, ama deha parıltıları da gördüm. Benim 21. yüzyıldaki referans kaydım hala Paul Lewis. Say’ın kendi arzusuna ulaşıp ulaşmadığını ise yıllar gösterecek. 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20