SÖYLEŞİ

"Kendimi dünya vatandaşı olarak görüyorum" Aliya Vodovozova

17.04.2020


Paylaş:

Türkiye, Rusya ve Almanya’nın gözde konservatuvarlarında aldığı müzik eğitimini ödüllerle taçlandıran ve ikinci vatanı olarak gördüğü Türkiye’yi gerek solist olarak gerekse üyesi olduğu çok uluslu Pacific Quintet vasıtasıyla temsil eden genç ve başarılı flüt sanatçısı Aliya Vodovozova’yla söyleştik.


Müzik eğitiminize beş yaşında annenizle piyano çalarak başladınız. Müziğe aşina bir aileden gelmeniz size nasıl bir avantaj sağladı? Enstrüman olarak flütü seçmenizde neler etken oldu?

Müzikle profesyonel bağları olan bir ailede müzik eğitimi genelde çok küçük yaşta başlar. Annem beni ilk olarak piyanoyla tanıştırdı. Kendisi TRT’de piyano çalarken ve ders verirken çoğu zaman yanında oldum. Dolayısıyla müzik çok küçük yaşta hayatıma girdi. Flütün sesini ilk kez yedi yaşımdayken canlı olarak duydum. Anadolu Üniversitesi’nin lojmanında yaşarken komşumuz olan Macar asıllı müzisyen ailenin kızı flüt çalıyordu ve sesi beni büyülemişti. Annemden bana flüt almasını istedim, ama ellerim henüz gelişmediği için bir süre bekledik. Eğitimime sekiz yaşında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ne bağlı Adnan Saygun Müzik Eğitim ve Araştırma Merkezi’nde başladım. İlk öğretmelerim Stilyana Stavreva ve Albena Petrova oldu. Aycan Sancar ve Gülşen Tatu’dan da dersler aldım.

Eğitiminizin Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde geçen kısmının kariyer yolculuğunuzdaki yeri nedir? Daha sonra eğitiminize Moskova ve Berlin’de devam ettiniz. Bu değişik ülkelerdeki farklı ya da benzer deneyimleriniz nelerdi?

Bilkent’te 10 yaşıma kadar eğitim gördüm. Annem Amine Aygistova, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda çalışıyordu ve ben tek başıma Ankara’da yaşıyordum. Çocuk yaşta annemle ayrı şehirde yaşamamız küçük yaşta bana güçlü ve sorumluluk sahibi olmayı öğretti. Kendimi 10 yaşımdan beri yetişkin bir birey olarak hissediyorum. İlk olarak Kırım’da düzenlenen Mavi Kuş adlı yarışmayı kazandıktan sonra Çaykovski Konservatuvarı’ndan Prof. Yuri Doljikov’un tavsiyesiyle müzik eğitimi almak için Moskova’daki Gnessin Müzik Okulu’na başladım ve Mariya Çepurina’nın sınıfından mezun oldum. Bende unutulmaz anılar bırakan bu muhteşem okula gidip diğer çocukların nasıl çaldıklarını ve çalıştıklarını gördüğümde önümde daha çok uzun bir yol olduğunu anladım. Moskova’da gençlerin sanat alanında gelişmeleri için gerçekten çok fazla imkân var. İsim yapmış büyük sanatçılar sürekli sahne alıyor ve çocuk konserleri düzenleniyor. Yetenekli gençlere destek sağlamak için çok sayıda vakıf var. Yurdum Türkiye’ydi ve Moskova’da yaşamak açıkçası zordu; küçük yaşta farklı bir ortamda kendimi bulmak ve farklı bir okulun disiplinine uyum sağlamak benim için unutulmaz bir deneyim oldu.

Türkiye ve Rusya’daki müzik eğitimini kıyaslarsam, şu farklar öne çıkıyor: Bildiğim kadarıyla Türkiye’de ilk ciddi çocuk müzik eğitimi 1948 tarihinde çıkıp 1956’da kapsamı genişletilen, kamuoyunda bilinen adıyla “İdil Biret Yasası” ile başladı ve güzel sanatlar alanında yetenekli çocuklara eğitim bursu sunuldu; İdil Biret, Suna Kan, Verda Erman, Gülsin Onay gibi harika çocukları devlet destekledi. 1990’lı yıllardan sonra Türkiye’de gerçekten güzel gelişmeler yaşanmaya başladı; Bilkent Müzik Okulu’nun açılması müzik eğitiminin küçük yaşta başlamasında büyük bir rol oynadı. SSCB döneminin sona ermesinden sonra Türkiye’deki çok sayıda konservatuvarlara bu ülkeden müzisyen eğitimciler geldiler. Hatta ilk yıllarda dünyaca ünlü keman sanatçısı Viktor Pikayzen gibi değerli müzisyenler eğitim veriyordu.

Rusya’da ise uzun yıllardan günümüze gelen köklü bir müzik eğitimi var. 1865’te St. Petersburg’da ve 1866’da Moskova’da kurulan konservatuvarların mezunları müzik dünyasında derin izler bırakan besteciler, piyanistler, kemancılar ve orkestra şefleri oldular.

Gnessin Müzik Okulu’ndan sonra eğitimime Moskova Çaykovski Konservatuvarı’nda devam ettim. Daha sonra 2015 yılında önce Paris’te, sonra da Berlin’de yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Moskova’daki öğretmenlerim birer anne ve baba gibi her gün ararlar, çalışmalarımı kontrol ederler, gerekirse çalışma saatleri dışında ders yaparlardı. Çaykovski Konservatuvarı’ndaki hocam Prof. Aleksandr Golişev’le hâlâ görüşürüz, kendisi 20 yıl Bolşoy Tiyatrosu’nda flüt grup şefi olarak çalıştı.

Çaykovski Konservatuvarı’nda okurken kendimizi geliştirmemiz için muhteşem imkânlar vardı; her gün Büyük Salon’da ve Rahmaninov Salonu’nda dünyaca ünlü sanatçıları izleyebiliyordum. Koridorda veya kafeteryada Denis Matsuev, Vadim Repin, Yuri Başmet gibi müzisyenlerle karşılaşıp kahve içebileceğiniz bir okul… Bir keresinde Müzik Edebiyatı dersinden sonra sınıfça Cecilia Bartoli’nin konserine gittik, çok etkileyiciydi. Bartoli’nin inanılamaz bir enerjisi ve ses kontrolü var.

Berlin ise çok kozmopolit, kendimi bir yabancı gibi hissetmiyorum burada. Okuldaki sınıfımda herkes dünyanın başka bir ucundan geliyor. Berlin’de yüksek lisans eğitimime dünyaca ünlü Fransız profesör Benoit Fromanger’le Hochschule für Musik Hanns Eisler’de devam ettim. Flüt için Fransız ekolü en önemlisi, Almanya ise klasik müziğin ve sanatseverlerin başkenti, böyle bir kombinasyon içinde eğitim görmek gerçekten benim için büyük bir şans oldu.



Türkiye’de yaşamış ve eğitim görmüş bir sanatçı olarak, ülkemizdeki klasik müzik camiası ve icracıları hakkındaki görüşleriniz neler?

Türkiye benim ikinci vatanım, Tatar asıllıyım ve genetik olarak Türk’üm. İlk müzik adımlarımı Türkiye’de attım. İlk konserlerimde Fazıl Say’ın Kumru adlı baladını seslendirdim ve hâlâ severek çalıyorum; son derece narin, çocuksu ve sevgi dolu küçük bir eser. Türkiye’de klasik müzik elbette Batı’daki gibi köklü değil, fakat Türk Beşleri’ndan bu yana önemli bir mâzisi var ve sayısız genç yetenekle dolu bir ülke. Bütün büyük şehirlerde senfoni orkestraları var, sürekli olarak klasik müzik konserleri ve festivaller düzenleniyor. Dünyanın en güzel sahnelerinden biri olan Aspendos Türkiye’de. Gittikçe daha çok müzik yarışması düzenleniyor. Fazıl Say tüm dünyada tanınıyor. Bu güzel gelişmelerin daha da çok ilerlemesi için bence okullarda küçük yaşlarda ciddi olarak müzik eğitimi verilmesi gerekiyor. Eminim ki bu şekilde çok sayıda yeni yetenek keşfedilebilir.

Henüz 10 yaşınızdayken uluslararası bir yarışmada birinci oldunuz ve bu ödülü diğerleri izledi. Yarışmalar hakkındaki düşünceleriniz neler?

Yarışma ödül kazanmaktan öte, sanatçının kendisini geliştirmesi için önemli. Maalesef sanatta objektif olmak zor. Bir tablo düşünün; birisi hayran olurken diğer kişi beğenmeyebilir. Çok göreceli bir durum… Tabii ki standart kriterler var ama kriterleri sağladıktan sonra iş sadece jürinin zevkine kalıyor. Yarışmaların mutlaka birinci olmak ya da dereceye girmek yerine, sanatçının kendisini geliştirmesi, kapasitesini zorlaması, deneyim kazanması ve zoru başarması için büyük yararı olduğunu düşünüyorum. Elbette sanatçının üzerinde büyük bir psikolojik baskı da oluşuyor. Ruhsal olarak hazır olmak çok önemli. Ve ne olursa olsun özgüveni kaybetmemek gerekiyor. En önemlisi severek ve içten çalmak ve yarışmayı bir konser olarak algılamak. Flüt son yıllarda solistik ve popüler bir enstrüman oldu. Bu nedenle çıtalar gerçekten çok yüksek.



Üyesi olduğunuz Pacific Quintet’in bir araya geliş sürecinden ve diğer üyelerinden bahseder misiniz? Bu çok renkli çok uluslu beşlinin repertuvarına nasıl karar veriyorsunuz?

Topluluk üyeleriyle 2017 yılında, Valeri Gergiyev’in sanat direktörü olduğu Japonya’daki Sapporo Pacific Müzik Festivali’nde tanıştık. Festivalin konsepti Berlin Filarmoni ve Viyana Filarmoni orkestralarının üyeleriyle orkestrada birlikte çalmak ve oda müziği konserleri vermekti. Tüm dünyadan genç müzisyenler seçiliyor… Şans eseri eğitimimiz beşimizi de Almanya’da buluşturdu ve bu üflemeli beşliyi kurma fikri geldi aklımıza. Hepimiz farklı ülkelerden, hatta farklı kıtalardan geliyoruz ama müziğin evrensel diliyle arkadaş olduk.

Topluluğumuz benim dışımda Kenichi Furuya (Japonya/fagot), Liana Lessman (Almanya/klarnet), Haeree Yoo (Güney Kore/korno), Fernando Martinez’den (Honduras/obua) oluşuyor. Ben Tatar asıllıyım ancak Rusya, Türkiye ve Ukrayna’yı temsil ediyorum. Ancak kendim için bir ülke seçemiyorum, kendimi dünya vatandaşı olarak hissediyorum. Topluluk üyeleri olarak farklı ülkelerden ve kültürlerden gelmiş olsak da çok rahat anlaşıyoruz ve birlikte severek müzik yapıyoruz.

2018’de Pacific Müzik Festivali’ne bir kez daha seçildik ve 2019’da Uluslararası Carl Nielsen Yarışması’na katılıp üç elemeden sonra ikincilik ödülünü kazandık. Bizim için yarışma bir konser gibi oldu, çok büyük bir zevkle çaldık. Bir sanatçının arkadaşlarıyla ve aynı müzikal fikirleri paylaştığı kişilerle sahneyi paylaşabilmesi büyük bir şans ve mutluluk! Şu an hepimiz Berlin’de yaşıyoruz.

Hermitage Oda Orkestrası’yla birlikte Çaykovski’nin Çocuk Albümü kaydına katıldınız. Bunun yanı sıra 2010 yılında Uluslararası Vladimir Spivakov Vakfı’nın önerisiyle Rus halk masallarını Türkçeye çevirdiniz. Çocuklara yönelik, özellikle onların klasik müzikle tanışmasını hedefleyen başka çalışmalarınız olacak mı?

Mutlaka! Çaykovski’nin Çocuk Albümü kaydı ve masallar projesi benim için büyük bir zevkti. Çeviri yapmaya 17 yaşında başladım, Türkçe ve Rusça benim ana dillerim. Masalların illüstrasyonunu Türk ve Rus çocuklar yaptı. Neşeli, renkli ve eminim ki her iki kültüre de katkısı olan bir proje oldu.

Rusya Ulusal Orkestrası’yla (Russian National Orchestra) 2015 yılında solist olarak Bach’ın 2. Süit’inin CD kaydını yaptım. Birçok ülkede satışta olan CD’mi Berlin’de büyük bir kitap mağazasında görmek beni çok mutlu etti. Çocuklara yönelik son deneyimim Berlin Filarmoni’nin eğitim projesi oldu, Pacific Quintet’teki klarnetçi arkadaşım Liana Lessman’la Berlin’de birkaç anaokuluna gittik bu ay. Çocuklara hem kendi enstrümanlarımızı tanıtıp çalarak anlatıyoruz hem de her çocuk enstrümanı deneyebiliyor. Eğer ses çıkarabilirlerse inanılmaz mutlu oluyorlar. Böyle bir proje eminim Türkiye’de de çok sevilir!

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20