SÖYLEŞİ

Sosyal medyaya operayı sevdiren soprano: Burcu Soysev

21.04.2020


Paylaş:

Bugün operaya çok uzak olan sosyal medya kullanıcılarının bile, yayınladığı videolar aracılığıyla tanıyıp hayranı olduğu soprano Burcu Soysev’le tanışıklığımız, Ankara Operası’nın korosunda sözleşmeli olarak çalıştığı zamanlara; neredeyse 10 yıl öncesine dayanıyor. Bugün, solistlik vasıflarının tamamına sahip olmasına ve son derece istekli olmasına rağmen hâlen İstanbul Operası’nın korosunda şarkı söyleyen; hayatımda tanıdığım en çalışkan, en hırslı ve operaya en tutkuyla bağlı insanlardan biri olan Soysev’i okuyucularımıza bilinmeyen yönleriyle, yakından tanıtmak istedim.


Sanırım seninle tanışalı 10 yılı geçti. Az sonra bahsedeceğimiz sosyal medyadaki hayranlarının sahip olamadığı bir şans belki de bu… Sesini de ilk kez Ankara’da sahnelenen Macbeth’te sahne arkasından duyulan ‘apparizione’lerden (hayalet) birini söylediğinde duymuştum. Daha sonra Tannhäuser’de Çoban rolünü söyledin ve birdenbire dikkatleri üzerine çektin. O dönemde Andante’de hakkında yazılanları hatırlıyor musun?

Ayşe Öktem, Şefik Kahramankaptan ve Serhan Bali’nin hakkımda çok güzel şeyler yazdığını hatırlıyorum. Aslında çok minik bir roldü, sahnede kalma sürem 10 dakika bile değildi. Tamamen akapella bir partiydi, sadece benim söylemediğim yerlerde flüt çalıyordu ve flütü çalıyormuş gibi rol yapmam gerekiyordu. Hakkımda neredeyse ana karakterler kadar çok yazılması beni oldukça mutlu etmişti. Bir eserde çok küçük bir rolde bile olsam, işimi doğru yaptığımda yankısının çok güzel olabildiğini o zaman anlamıştım. Şimdiye kadar en keyif aldığım rollerden biridir Çoban.

Aslında bana eğitim geçmişinden ilk bahsettiğinde bayağı şaşırmıştım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunusun, değil mi? Neden en başta müzik okumadın?

Aile üyelerim arasında çok sayıda Türk sanat müziği sanatçısı var. Babaannem TRT Ankara Radyosu’nda keman sanatçısıydı ve aynı zamanda bestekârdı. Babam TRT repertuvarında yüzlerce eseri olan bir bestekâr. Halam ise Kültür Bakanlığı Türk Sanat Müziği Korosu’nda çalışıyordu. Beş-altı yaşlarımdayken babaannem bana keman, nota ve nazariyat öğretmeye başladı ve yavaş yavaş içimde bir müzisyen olma duygusu gelişti. Daha sonra TED Ankara Koleji’ne başladım ve ilkokulu orada bitirdim. Sonra annemin yönlendirmesiyle Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı Koro bölümünü kazandım. Konservatuvarın kapısından içeri ilk girdiğimde, koridorlardan birinde erkek bir sesin egzersiz yaptığını duydum ve şan sesiyle ilk kez tanışmış oldum. Müzik okuma fikri kafamda o zaman belirmişti.

O sırada TED Koleji’ne de devam ediyordum ve çok iyi bir öğrenciydim. Bu durumda ailenizin de sizin kadar kafası karışık oluyor. Acaba kendimi gerçekten garantide hissedeceğim bir mesleğim olsa da müziği de bunun yanında devam mı ettirsem diye düşünüyor insan. Ben içten içe müzisyen olmak istiyordum ama ailemde önce başka bir mesleğimin olması, daha sonra istersem müziğe yönelmem fikri baskın geldi.

Daha sonra hayatımda dönüm noktası olabilecek bir şey yaşadım: Hacettepe’nin tam zamanlı Şan bölümünün sınavlarına girdim. Aileme haber verip vermediğimi tam olarak hatırlamıyorum. Öte yandan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştım. O zamanlar yüzde 1’lik dilimiyle öğrenci alan önemli bir fakülteydi. Altın bilezik yani! Üstüne Şan bölümünü de kazandım. Daha sonra ailem birlikte büyük bir ikilem yaşadık. Ailem Hukuk Fakültesi’ni bitirip daha sonra müzikle ilgili yolumu çizmem konusundaki kararlılığını sürdürünce başlarda çok üzüldüm ama yine de dediklerini yaptım. Ancak Hukuk’ta kendimi asla oraya ait hissetmeden okudum. Yapmak istediğim şey o değildi, aklımda hep müzik vardı. Nihayetinde, iki yıl uzatarak da olsa okulu bitirdim.

Hukuk devam ederken müzikle ilgili bir şeyler yaptın mı?

Yarı zamanlı okurken hocam olan Prof. Muzaffer Arkan’ın yönetimindeki Ankara Çoksesli Korosu’nda yıllarca söyledim. Zaten o koroya girmemle şan serüvenim başlamıştır. Orfeon Oda Korosu’nun kurucularından biriyim bu arada, onlarla belirli bir süre söylemeye devam ettim.

Hukuk bittikten sonra Keriman Davran ve Nilgün Akkerman, gibi isimlerden özel şan dersleri aldım. Özellikle Nilgün Akkerman’ın yapıcı ve sahiplenici tavrı benim bu işte varlık gösterebilmemin en büyük sebeplerindendir. Nilgün Hanım’la şan çalışırken operanın yalnızca Turandot’ta görevlendirmek üzere sözleşmeli sanatçı alımı için açtığı sınavı kazandım ve operaya ilk adım atışım bu sayede oldu.

Müzik mezunu olma koşulu yok muydu o zamanlar peki?

O zamanlar yoktu… Ben aldığım özel dersler sayesinde sınavı geçebildim. Ancak yine de müziğin profesyonel olarak eğitimini almış kişilerin bir adım önde olmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle bunu kendimde de sorgulamaya başladım ve alaylı olarak kalmamalıyım, bunun okulunu okumalıyım diye düşündüm. O sırada TRT Haber Dairesi’nde çalışıyordum…

Bunu hızlı geçmeyelim… Hukuk’tan mezun olduktan sonra stajını yaptın mı? Hangi arada girdin TRT’ye?

Avukatlık stajımı tamamladım ama aktif olarak hiç avukatlık yapmadım. O aralar TRT’nin açtığı spikerlik sınavına girmiş ve kurumun spikerlik kursuna katılmıştım. O zamanlar TRT’de Sabah Haberleri programını hazırlayan ve sunan Aydoğan Kılınç beni haber seslendirme görevi için seçti ve beş yıla yakın TRT Haber Merkezi’nde bu programda seslendirme yaptım, haber yazdım ve hava durumu sundum.

Sesini insanlara ilk kez TRT’den duyurdun yani…

Evet. Sabah Haberleri için çalışırken Bilkent Üniversitesi’nin Şan Opera bölümünü kazandım ve birdenbire aynı anda bir sürü şey yapmaya başladım. Zamanla bu tempo beni inanılmaz yordu ve TRT’yi bırakmak zorunda kaldım. Bilkent’e belirli bir müzik birikimim olduğu için hazırlık sınıfını atlayarak başladım ve bölümü üç senede, bölüm birincisi ve okul ikincisi olarak bitirdim. Daha sonra yüksek lisansımı ve doktoramı da aynı okulda tamamladım.

Kimlerle çalıştın peki?

Az evvel söylediğim gibi, okula girmeden evvel Nilgün Akkerman’la ve kısa bir süre Keriman Davran’la çalışmıştım. Yarı zamanlı okurken de Gülşen Kocaay’la çalışmıştım. Bir süre Ankara Operası’nın korrepetitörlerinden Johan Botka ve Fügen Yiğitgil’le çalıştım. Okula girdikten sonra ilk olarak rahmetli Suna Korad’la çalıştım. Kendisi vefat ettikten sonra ise Pekin Kırgız’la devam ettim ve yüksek lisansımı da onunla tamamladım. Doktoramı ise Keriman Davran’la yaptım. Mezun olduktan sonra bir süre Oylun Erdayı’yla ve Eralp Kıyıcı’yla çalıştım. İstanbul’a geldikten sonra ise Arses Eral’la çalıştım. Bütün hocalarımın ayrı ayrı bana büyük katkıları olmuştur, hepsine minnettarım.

Biz seni Ankara Operası’ndayken tanıdık. Sonra İstanbul’da açılan kadro fırsatını değerlendirip geldin ve burada daha büyük şeyler yapıyorsun anladığım kadarıyla. Seni burada iki başrolde izledik… Anlatır mısın operada neler yaptığını?

Buraya geldikten sonra Vivaldi’nin Bajazet operasında Irene ve Stravinsky’nin The Rake’s Progress eserinde Anne Trulove karakterlerini söyledim. Ankara’da da Handel’in Tamerlano’sunda Asteria’yı; Mozart’ın Cosi fan tutte’sinde Despina’yı ve Don Giovanni’sinde Zerlina’yı söylemiştim. Bunların dışında pek çok yan roller de söyledim tabii.




Zerlina yorumunla da büyük övgü toplamıştın, değil mi?

Evet, Zerlina yorumumla ilgili yazılan güzel şeyleri hâlâ hatırlıyorum ve minnettarım.

Ama senin aklında hep başroller vardı…

İstanbul’a gelmemle birlikte kendi şan yolculuğumda daha da rahatladım ve istediklerimi daha rahat gerçekleştirebildiğim bir seviyeye geldim. Bu şan yolculuğu ömür boyu sürüyor bu arada. Her zaman daha iyisi ve daha güzeli mümkündür. Ama teknik anlamda standart bir denge sağladığıma ve hastalık gibi negatif bir etken olmadığı müddetçe bunu gösterebildiğime inanıyorum ve dürüst olmak gerekirse bunu son yıllarda yakaladım. Mesela Stravinsky’nin operasına kendi kendime hazırlanmıştım. Buna cesaret edebilmemi de özgüvenimdeki bu artışa bağlıyorum açıkçası.

Aslında ben de The Rake’s Progress’e hazırlanış sürecinden biraz bahsetmeni isteyecektim.

Ben eserin konusundan, müzikal yapısından ve Anne Trulove karakterinden çok hoşlanmıştım. Bu nedenle korosunda görev yapıyor olmama rağmen eserin baş soprano rolüne çalıştım. Yaptığım dinleti kurul tarafından olumlu karşılandı fakat prova sürecinin sonlarına yaklaşıldığı için o yılki temsillerde yer alamayacağımı öngördüler.

Daha sonra, eserde Anne Trulove karakterini üstlenen Otilia İpek maalesef zatürre oldu ve rolü üstlenen diğer sanatçı arkadaşım Gülbin Günay olağanüstü bir gayret göstererek o sezondaki dokuz temsilden sekiz tanesini yapmak durumunda kaldı. Nedense bir sonraki sene sahne şansı bulabileceğimi bildiğim hâlde, içimden bir ses bana sürekli eseri çalışmaya devam etmemi söylüyordu. İdareden bana Gülbin’in son temsili yapamayacak derecede rahatsız olduğu söylendiğinde derhâl onun yerine temsile çıkabileceğimi söyledim.





Prova yapma fırsatın oldu mu hiç?

Hayır, piyanistle olan korrepetisyon ve son anda katıldığım bir ‘zits’ prova dışında hiçbir prova fırsatım olmamıştı. Akşam temsile çıkacağımı daha o gün saat 14:00 gibi öğrenmiştim. Ve saat 17:00 gibi Gülbin’in kostümünü bana uyarlamaları için yola koyulmuştum. Neticede temsil çok güzel geçti ve daha sonra yapılacak olan temsiller için benim de adım kast listesine yazıldı.

Çok zor bir süreç olmalı bu…

Bir role sadece piyanistle çalışarak, prova yapmadan, yalnızca prömiyer videosundan sahneleri izleyerek hazırlanmak zaten yeterince riskli ve zor bir durum. Fakat bu eser bir de Stravinsky’e ait olunca zorluk daha da artıyor. Eser hem armonik alt yapı ve solfej olarak çok zor hem de tanınan ve sık seslendirilen bir eser değil. Dolayısıyla önceden bilinmesine, prova edilmesine ve çalışılmasına imkân yok. Stravinsky’i provasız söylemenin, opera sanatçılarının repertuvarlarında tutma imkânlarının olduğu Mozart, Verdi ve Puccini operalarını provasız söylemekten biraz farklı bir durum olduğunu belirtmeliyim.

Bu olağanüstü gayretinden ötürü tebriği hak ediyorsun bence. Peki temsil sonrası ne tür tepkiler aldın?

Temsil sonrası korodaki tüm arkadaşlarım beni tebrik etti ve Müdürümüz Suat Arıkan “Burcu arkadaşımız çok önemli bir şey yapmıştır” diyerek beni onurlandırdı. Meslek hayatımın en güzel akşamlarından biriydi.

Umarım bu başarı yeni rollerin kapısını da aralar sana… Ben senin sesini hep Violetta karakteriyle özdeşleştiriyorum kafamda, çok güzel söyleyeceğine emin gibiyim. Sen ne düşünüyorsun?

Violetta’yı söylemeyi tabii ki çok isterim, ben de sesime yakışacağını düşünüyorum. Eğer La Traviata burada yeniden sahnelenirse ve idare de rolü bana teslim etmek isterse elbette çalışır ve söylerim. Bu umudu yüreğimde hep saklıyorum.

Kendini anlattığında zihnimde oldukça hırslı ve çalışkan bir karakter çiziyorsun. Sence de hırslı mısın?

Hırsın niteliği çok önemli aslında. Benim hırsım her zaman için kendimle alakalıdır; kendi yapabileceklerimin daha iyisini yapmak yani… Hiçbir zaman başka insanlarla bir yarışım olmadı. Yapmak istediğim bir iş var, onu ortaya çıkarmak üzerine bir duygum var. Buna hırs diyorsanız kabul ederim.

Tam bu noktada rotamızı biraz değiştiriyoruz. Sen son zamanlarda sosyal medyada inanılmaz fenomenleştin. Smule adlı bir uygulama aracılığıyla kaydettiğin videolar, takip edebildiğim kadarıyla sosyal medya hesaplarında milyonlara varan görüntülenme rakamlarına ulaşıyor. Yanılmıyorsam çoğunlukla opera dışındaki türlerde videolar kaydediyorsun…

Ben opera şarkıcılığı için çok fazla emek vermiş ve çok çaba sarf etmiş bir insanım. Fakat ben şarkı söylemenin sadece bir türe ait bir eylem olduğuna inanmıyorum. Şarkı söylemenin her türde ortak paydaları vardır. Opera şarkıcılığının da türkü söylemekle veya caz şarkıcılığıyla benzer yönleri vardır. Şarkıcılık tektir bana göre. Birbirinden teknik olarak ayrıldıkları yerler ve ortak olarak her türün şarkıcısında bulunan teknik benzerlikler mevcuttur ama duygu hepsinde ortaktır bence. O duyguyu opera söyleyerek de yansıtabilirsiniz, türkü veya rock söyleyerek de… Ben opera eğitimi almıyorken de başka tarzlarda şarkı söylemekten zevk alan bir çocuk ve gençtim.





Nasıl çalışıyor peki bu uygulama?

Uygulama cep telefonuna indiriliyor ve telefonun mikrofonu aracılığıyla karaoke yapmaya ve video olarak kaydetmeye olanak tanıyor. Kayıt tuşuna bastığınız anda seçtiğiniz şarkının altyapısı kulaklığa geliyor ve şarkıyı video veya ses olarak kaydetmeye başlayabiliyorsunuz.

Peki senin Smule maceran nasıl başladı?

Sosyal medyada birkaç kişinin bu uygulamayı kullandığını görünce merak ettim ve denemek istedim. Ben her türden müzik dinlerim ve her türden iyi şarkıcılara merakım vardır. Söylemek istediğim bazı şarkılar vardı, bu şarkıları birer birer söylemeye başladım.

Uygulamada şarkıyı günahıyla sevabıyla, bitene kadar söyleyerek kaydediyorsunuz. Bunun sahnede canlı performans sergilemekten çok bir farkı yok. Üstelik ben bu uygulamayla şarkı söylemenin teknik olarak, ses sistemiyle ve normal bir mikrofonla söylemekten daha zor olduğunu düşünüyorum. Telefon kulaklığı ve mikrofonu çok da profesyonel bir kayıt yapmaya olanak tanımıyor. Ama benim tek düşündüğüm şey keyif alarak şarkı söylemekti, hâlâ da öyle!

Sadece kendin için yaptığın çok belli çünkü asla istek almıyorsun, değil mi?

Aynen öyle! Hiçbir şarkıyı, başka insanlar nasıl reaksiyon gösterir kaygısıyla söylemiyorum. Zaten çoğu şu anda gündemde olmayan şarkılar… Söylediğim şarkılar hep benim kalbimde yer etmiş müzikler, o yüzden istek almıyorum. Ve bir şarkıyı severek söylediğimde, o duyguyu daha rahat verebildiğimi düşünüyorum. İstemeyerek söylediğimde ise (bu opera aryaları için de geçerli), o içselliği karşıdakine geçiremeyeceğimi düşünüyorum.

Peki bu kadar yüksek takipçi ve izlenme sayısına nasıl ulaştın? Kırılma noktası neydi?

Polat Bülbüloğlu’nun Gel Ey Seher adlı bestesini söylemiştim. Kırılma noktası o videoydu. Daha önceki videolarda arkadaşlarım dinliyor ve tepki veriyorlardı. Ancak Gel Ey Seher’i yükledikten sonra insanlar birbirleriyle paylaşmaya başladılar. Ve bir anda binlerce insan dinlemeye başladı. Daha sonra Facebook’taki Burcu Soysev grubunu kurmaya karar verdim. Sonra da diğer eserleri söyleyerek paylaşmaya başladım. Yazımı Kışa Çevirdin de bunların içinde öne çıkan bir tanesiydi.

Smule’da opera kaydetmeye nasıl başladın?

Acaba bu uygulamada opera altyapıları da var mı diye bakmaya başlamıştım. Çok ünlü eserlerin altyapılarının olduğunu gördüm. Elbette ben aslen bir opera şarkıcısıyım ve ne yaparsam yapayım, şarkı söylerken o opera nosyonu belli oluyor. Bunun belli olmasından da yanayım aslında. Zaten yaptığım kayıtların hiçbiri “Ben bir Türk sanat müziği sanatçısıyım” veya “Türk halk müziği yorumcusuyum” iddiasıyla yaptığım kayıtlar değil. Sadece her şarkıya kendi dokunuşumu yansıtmak istiyorum. Ve zamanla bu uygulamayı, operayla hiç temas etmemiş insanlara bu sanatı tanıtmak için bir vasıta olarak görmeye başladım.

Senin bu “dokunuşların” gerçekten çok beğenildi. Bir telefon tamircisiyle sohbet ederken Andante’de çalıştığımı söylemiştim. “Burcu Soysev’i tanıyor musunuz?” sorusuyla karşı karşıya kalınca bayağı şaşırmıştım. Sence böyle geniş bir kitle tarafından tanınmayı ve sevilmeyi neye borçlusun?

Bu soruyu benim cevaplamam zor, dinleyenlere sormak daha doğru olur. Kendime has bir yorumculuk geliştirmeye çalıştığımı belirtmem gerek, belki de bu dinleyenlere ulaştı… Belki neden o opera sesinin böyle şarkılarda hoş bir karışıma bürünmesiydi, belki de evin içindeki o samimi görüntüydü… Belki de senin benim gibi tişört ve eşofman giymiş bir kızın orada, ev hâliyle şarkı söylemesiydi… Umuyorum ki bunların hepsinin bir karışımıdır.




Şarkıların bazılarında şan sesini de kullanıyorsun… Bununla ilgili nasıl tepkiler alıyorsun?


“Operacılar” ve “türkücüler” gibi yaftaları çok kabul etmiyorum ben. Müzikte yorum çok kişiseldir. Kendi samimiyetinizle neyi, nasıl ortaya döktüğünüz; kafanızda nasıl hayal ettiğiniz ve bunu dinleyiciye ne kadar yansıtabildiğiniz önemli. Öyle bir şey söylersiniz ki kimse size “Aaa! Operayla türkü hiç olmamış” demez. Videolarıma böyle yorumlar yapanlar da oluyor elbette ama dinleyicilerin çok büyük bir bölümü çok yenilikçi ve enteresan buluyor yaptığım şeyi. Köyde yaşayan bir çobanın, bir videomun altına her gün beni dinlediğini yazmasından çok etkilenmiştim mesela.

Opera camiasından ne tür tepkiler alıyorsun?

Destekleyenler de var, gıyabımda konuşanlar da oluyor elbette, bunları da duyuyorum. Tüm tepkileri doğal karşılamak gerekir diye düşünüyorum. Zaten ben kendi evimde, kendi kendime söylüyorum şarkılarımı ve kimseye bir zararım yok. Birlikte çalıştığım arkadaşlarımın da hakkımda konuşurken bunu göz önüne almalarını dilerim.

Gerçek bir müzisyen “iyi müzik” kavramının, müziği kalıplara sıkıştırmaktan başka bir anlamı olduğunu bilir ve iyi müzik yapmak için kendi kalıplarını da zorlar. Ben çevremdeki gerçek müzisyenlerin bana olan bakışının ve desteğinin farkındayım.

Tüm bu süreçle ilgili seni en çok sevindiren ve motive eden şey ne peki?

Beni en çok, aslında operaya çok uzak olan takipçilerimin, opera videolarımı dinleyip beğendiklerini yazmaları motive ediyor. Caccini’nin Ave Maria’sını birkaç ay içinde 50 binin üzerinde, “Ombra mai fù” kaydını ise 30 binin üzerinde insan seyretti. Sosyal medyada böyle videoların altında böyle rakamları görünce insan mutlu oluyor. Operaya bu kadar uzak, daha önce hiç hayatına almamış insanlara bunu merak ettirmek bile bir adımdır diye düşünüyorum.

Aslında sen sevdiğin şeyi kendin için yapıyorsun ve bu sayede belki de yeni opera dinleyicilerinin ortaya çıkmasına aracı oluyorsun. Bu herkesi mutlu etmeli bence.

Ben her zaman iyi müzik yapan biri olmaya çalıştım, amacım hep bu oldu. Ve bu yaptıklarımın hoşgörüyü hak ettiğini düşünüyorum açıkçası. Ben iyi müzik yapma çabası içinde olan meslektaşlarımın hepsine hoşgörüyle bakıyorum ve aynısını onlardan da bekliyorum.

Sosyal medyadaki videoların sana herhangi bir kapı araladı mı?

Daha evvel de söylediğim gibi, ben bu videoları bana bir kapı aralaması için kaydetmiyorum. Ama şöyle ilginç bir şey oldu: 26 Ekim’de Erol Erdinç’le beraber Estonya’ya gideceğim ve Cumhuriyet Bayramı’nda Estonya’daki Büyükelçimizin davetlisi olarak Tallin’de konser vereceğim. Sayın Büyükelçi beni internetteki kayıtlarımdan dinleyip davet etmek istemiş. Tabii konserin programını yaparken klasik eserlerin yanı sıra Erol Erdinç’in türkü düzenlemelerini de dahil ettik.

Sosyal medyadaki hayranların operadaki konserlerine veya temsillerine geliyorlar mı?

Münif Akalın’ın şefliğini yaptığı Muğla Büyükşehir Belediyesi Orkestrası’yla birkaç kez konser yapma fırsatım oldu. Onlarla yaptığım son konser, Smule videolarının yaygınlaştığı bir döneme denk gelmişti. İlginçtir, o konsere benim videolarımı izleyip gelen oldukça fazla sayıda insan vardı. İnsanların beni internetten dinleyip Didim gibi çok da yakın olmayan yerlerden kalkıp Muğla’ya kadar gelmeleri beni çok etkilemişti.

Senin bir de akademisyenlik yönün var, buna da değinelim istersen…

Ankara’dayken Hacettepe Üniversitesi’nde kadrolu öğretim görevlisiydim. İstanbul Operası’nın sınavlarını kazanınca, buraya gelebilmek için oradan istifa ettim. Hacettepe’deki şan öğrencilerimden bazıları bugün TRT Korosu’nda, Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu’nda ve Türkiye’nin çeşitli opera kurumlarında söylüyor. İstanbul’a geldiğim 2013’ün Ekim ayında iki aşamadan oluşan doçentlik sınavını kazanarak, bu unvana mesleğimizin en önde gelenleri arasında bulunan çok değerli profesörler tarafından layık görüldüm. Daha sonra ise Haliç Üniversitesi Konservatuvarı’nda Doçent unvanımla çalışmaya başladım, bu sene üçüncü yılım.

Geleceği parlak öğrenciler var mı sınıfında?

Evet, gayet iyi seviyede olanlar var. Ancak bence bir opera şarkıcısının başarılı olması için, gelecekte iş bulabilme ve kadro korkusu yaşamaması gerekiyor. Bu gençlerin bu sanata kazandırılmaları ve kadro korkusu yaşamadan geleceğe bakabilmeleri mutlaka sağlanmalı.

Sen de İstanbul’daki sınavı kazanana kadar uzun yıllar sözleşmeli olarak şarkı söyledin. Bazen her kötüde bir iyi aramak gerek… O zamanlar direk kadroya girseydin, ilk yıllarında Violetta söyleseydin mesela, bugün belki bu kadar tanınıyor olmazdın, kim bilir…

Bence tanınır olmaktan çok, yaptığın şeyin altına kendi imzanı ne kadar atabildiğin önemli. İçten ve yaratıcı olabilirseniz tanınırlık mutlaka gelecektir. Sözleşmeli olarak şarkı söylediğim dönemde yaşadığım sıkıntıları anımsıyorum. Ve bugün sadece keyifle şarkı söyleyerek yüzbinlerce insana ulaşabildiğimi düşünüyorum… Sanki hiç kimse benim elimden tutmadı da ben sağ elimle sol elimi tuttum gibi geliyor. Böyle olması gerekiyormuş demek ki… Bu arada, ben yine de Violetta söylemeyi çok istiyorum, bunun altını çizmek isterim. Opera benim asıl işim ve hayatımın en önemli parçalarından biri.

Bu Smule macerası nereye varacak sence? Albüm yapmayı düşünüyor musun mesela?

Bu benim tamamen kendi kendime, eğlenmek için başlattığım bir şeydi. Bunun bu kadar yayılmasından ve insanların beni bu şekilde tanımaya başlamasından mutluluk ve gurur duyuyorum. Ama elbette daha profesyonel şeyler de yapmak istiyorum. Bir stüdyoda kayıt yapabilmek mesela… Dinleyicilerim videolarımın altına “Artık aracımızda CD’nizi dinlemek istiyoruz” gibi yorumlar yazmaya başladılar. Onlara bu şekilde de hitap edebilmek istiyorum. Ve yapacağım bu çalışmalarda daima operadan örnekler olacak.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20