HABER

Bir piyanistin Paris'te okuma, izleme, dinleme, düşünmeyle geçen karantina deneyimi

16.07.2020


Paylaş:

Paris’te müzik eğitimciliği kariyerini başarıyla sürdüren yazarımız piyanist Güray Başol, pandemi sürecini, karantina koşullarında evine kapanarak geçirmek zorunda kalan müzisyenlerden biriydi. Başol bu süreci verimli geçirmek için neler yaptığını okurlarıyla paylaşıyor.
 
İlk olarak Çin’de ortaya çıkan, sonrasında tüm dünyayı etkisi altına alan Covid 19, Fransa’da da etkisini göstermeye başladığı andan itibaren, sonu ne zaman geleceğini bilmediğimiz karantinaya hızlı bir şekilde hazırlandık. Her zaman sakin alışveriş yaptığım marketlerde korku, endişe insanların yüzünden okunuyordu, makarna, pirinç ve tuvalet kâğıdı rafları tamamen boşalmıştı. Herkesin birbirine potansiyel virüs taşıyıcısı muamelesi yaptığı bu süreçte Cumhurbaşkanının 16 Mart 2020 tarihinden itibaren tüm ülkede sokağa çıkma yasağını ilan etmesinden sonra ilk iş olarak konservatuvardaki piyano öğrencilerimle görüntülü dersleri planladım. Toplu biçimde gerçekleştirdiğim solfej dersleri içinse haftalık, öğrencilerin tek başlarına zorlanmadan çalışabilecekleri ödevleri e-mail ile ebeveynlerine göndermeye karar verdim.

Türkiye’de bulunan yakınlarımın başına bir şey gelmesi durumunda nasıl bir adım atacağım konusu ise kafamı hayli kurcalıyordu. Fransa ile Türkiye arasındaki mesafenin nispeten kısalığı, iki ülke arasında günde birçok uçuşun bulunma avantajı bu süreçte anlamını yitirmişti. Sürecin ne zaman biteceği konusunda bir öngörü henüz yokken ve profesyonel hayatımı bir şekilde rayına oturttuktan sonra evde yeni şeyler öğrenerek kendimi geliştirebileceğim, vakitsizlikten ertelediğim tüm planlarım tozlu raflardan tekrar günışığına çıktı. Yoğun iş temposundan takip etmekte zorlandığım opera temsillerine evde yeniden devam etmeye başladım. Mozart’ın Don Giovanni, Figaro’nun Düğünü, Sihirli Flüt operaları, Rossini’nin Seville Berberi operası, Verdi’nin Aida operası gibi birçok operayı, farklı ülkelerden opera temsillerini internet üzerinden seyretme imkânı buldum. Özellikle Diana Damrau’nun yer aldığı Royal Opera House’un YouTube kanalında yer alan Sihirli Flüt operasının icrasını büyük bir beğeniyle seyrettim. Mozart üzerine okuduğum kitaplar arasında ise Olivier Messiaen’ın eşi Yvonne Loriod için yazdığı Mozart’ın 22 Piyano Konçertosu isimli kitabı hayli öğreticiydi.
 
İdil Biret’e teşekkür ettiğim belgesel
 
YouTube’da takip ettiğim opera icraları dışında ünlü müzisyenler üzerine hazırlanan belgeseller de icracılık mesleğinde çok çalışmanın ve orijinal projelere imza atmanın önemini gözler önüne seriyordu. İdil Biret üzerine yapılmış Dâhi Bir Çocuğun Portresi isimli belgeselde Cumhuriyet dönemi sonrası gerçekleşen müzik devrimiyle birlikte atılan adımlar, İdil Biret’in Paris’e gönderilmesi ve herkesi hayran bırakan çalışkanlığıyla Türkiye’yi dünya çapında temsil etmesi en güzel ve anlamlı şekilde belgeselde anlatılıyordu. Bugün Türkiye’de piyano çalan herkesin İdil Biret’e bir teşekkür borcu olduğunu tekrar hatırlatmak isterim.



İdil Biret’in öğretmeni Nadia Boulanger’nin Bruno Monsaingeon tarafından hazırlanan belgeseli ise idealist bir öğretmenin nasıl olabileceğine kanımca en güzel örnektir. İdil Biret, sabah erken saatte ders vermeye başlayan Boulanger’nin akşam geç saatlere kadar öğrenci çalıştırdığını, öğlen yemeklerini bile ders sırasında yediğini anlatmıştı. Bir öğretmenin öğrencileri için ne kadar fedakâr olabileceğini gösteren tarihi bir çalışmayı da bu dönemde seyrettim. Nadia Boulanger’in hayranı olduğu besteci İgor Stravinski’nin arkadaşı Robert Siohan tarafından hayatının anlatıldığı kitap, bestecinin özellikle İkinci Dünya Savaşı döneminde İsviçre’de yaşadığı zorlukları, o dönemde ülkesinde yaşanan siyasi çalkantıların uzağında kendisini nasıl hissettiği, tüm bunların üzerinde yarattığı kimlik kargaşasını bizlere aktararak besteciyi daha yakından tanımamıza imkân veriyor. Kitabı okuduktan sonra Stravinski’nin 12 ton bestecilik tekniğiyle yazdığı Cantata ve Canticum Sacrum adlı eserlerini tekrar dinleyerek hatırlamak güzeldi.
 
Yakınlarımın hastalığa yakalandığı öğrenmek
 
Cumhurbaşkanı tarafından 15 gün süreceği açıklanan karantinanın uzaması nedeniyle, piyanist Murray Perahia’nın 3 Nisan’da Philarmonie de Paris’teki merakla beklediğim resitali iptal oldu. Salgın hızla kültürel hayatı etkisi altına almaya başlamış, konserlerin tekrar ne zaman başlayacağı bilinmez bir hal almıştı. Çalıştığım konservatuvarlarda başta sene sonu sınavları olmak üzere birçok eğitim konseri bilinmeyen bir tarihe erteleniyor, okul yöneticileri bilinmezliğin içinde çözüm arıyorlardı. Eğitmenler ise ellerindeki tüm imkânları kullanarak öğrencilere ulaşmaya çalışıyor, öğrencilerin eğitimden kopmamaları için yoğun çaba sarf ediyorlardı. E-mail yoluyla irtibata geçtiğim bazı velilerimden dönüş olmamıştı. Bu sessizliğin sebebinin virüs olduğu kendilerine telefonla ulaşmamdan sonra ortaya çıkacaktı. Bazı öğrencilerimin ebeveynleri virüse yakalanmış, çocuklarda hiçbir etki göstermeyen virüs anne-babaları perişan etmişti.
 
Salgının ortaya çıkmasıyla birlikte konserler sosyal medyaya taşınmıştı. Çığ gibi büyüyen video kayıtlarına katılmak isteyenler arasında eşlikçisi olduğum konservatuvardaki öğretmen arkadaşlarım da bulunuyorlardı. Kimi öğrenciler evde piyano eşlikli eserleri çalışması için, kimisi de görüntülü sınıf konseri için benden sürekli olarak eserlerin eşlik partilerini videoya kaydetmemi istiyorlardı. Bu süreçte fagot ve klarnet öğretmeni arkadaşlarımın da virüsle yoğun bir savaş verdiklerini üzülerek öğrendim. İrtibatta olduğum yetişkin öğrencim ise alışverişe giderken apartmanındaki doktora gelen yaşlı bir hanımın yüzüne hapşırmasıyla virüsle tanışmış oldu. Fransa’daki maske stoğu eksikliği sebebiyle virüsün kontrol edilemez bir şekilde yayılması ve yakınlarımın da şiddetli bir şekilde etkileniyor olması beni daha da endişeli bir duruma sokuyordu.  
 
Görüntülü dersler devam ettiği sırada evden arada bir çıkıp nefes almak da önemliydi. İnternet üzerinden form doldurup yaşadığımız evin etrafında 1 km’lik alanı aşmamak şartıyla dışarı çıkmamıza izin verilmişti. Sokaktaki insanlara fazla yaklaşmadan, evimin hemen yakınındaki ormanda düzenli yürüyüş yapmak, bu süreci atlatmamda yardımcı oluyordu. Piyano çalışmalarım -komşularıma rağmen- devam ederken, piyanoya uyarladığım, kendimi iyi hissettiren türküleri ise kaydedip sosyal medyada paylaştım. Aile ve ülke özlemi türkülerle galiba dile gelmişti.
 
Konser piyanisti olarak birçok kez, konserde icra edeceğim programı çalışmak için eve kapanmış olmanın bana bu karantina sürecini tanıdık hale getirmiş olduğunun farkına vardım. Hem eğitmen, hem konsertist olarak bir nevi iki ayrı meslek yapıyor olmak, insanı çok çalışmaya zorluyor ve bu sıkı çalışma da insanı gerçek hayattan soyutlamaya kadar götürebiliyordu. Bu açıdan karantinada çok fazla zorlandığımı söyleyemem. Eve kapanıp sıkı çalışmam gereken bir durumu sadece hiç beklenmedik bir dış etmen sonucunda tekrar karşımda buldum. Biraz deneyimli olarak bu duruma ayak uydurmak da kaçınılmazdı.
 
Felsefecilerin kitaplarını okudum

İnsanlardan uzakta, evimin içinde tek başıma geçirdiğim bu süreci en iyi şekilde idare etme arzum beni kendimi geliştirmemde yardımcı olabileceğine inandığım felsefe üzerine birçok kitap okumaya da yöneltti. Ünlü filozof Epictète’in (Epiktetos) Manuel (Rehber) isimli eserinde insanın hayata bakış açısında yapması gereken değişikliği, başkalarına ön yargısız yaklaşmanın ve gerektiği zaman sessiz kalmanın önemi gibi birçok önemli tespitini ilgiyle okudum. Bir diğer filozof olan Marc-Aurèle’in Düşünceler adlı eserinde ise yalan ve haksız insanlardan uzak durup kendi kalitelerimizi keşfetmenin bize mutluluk getireceğinin altı çiziliyordu. Sénèque (Seneca) ise hassas ruhumuzu en çetin dış etkenlere karşı sakin bir şekilde korumanın önemini vurguluyordu.


 
Kendim için dersler çıkartabileceğim kitapları okurken aynı zamanda yaşanılan süreci televizyondan mümkün olduğunca sıkı takip etmeye çalışıyor, her akşam saat 8’de zor şartlar altında çalışan sağlık çalışanlarını pencerelerde alkışlıyorduk. Kendimi daha fazla sorguladığım bu süreçte ister istemez yaşadığım kültür ve toplumdaki yerimi de sorgulamaya başlamıştım. Televizyonda hayatını kaybedenler sayısal olarak veriliyordu. Öğrencilerimin yakınları arasında da virüse yakalanıp hastaneye yatırılanlar bulunuyordu. Onların hastane ziyaret saatlerine göre ders saatlerini ayarlamaya çalışıyor, yaşadıkları bu durumdan en azından müzikle kısa süreliğine de olsa soyutlanmalarına çalışıyordum.
 
Fransa’da eğitmen olmanın benim için en güzel yanı öğrencilerin dil, din, ırk bakımından zengin bir ülkede müzik çatısı altında buluşabilmeleri. Onları, miras aldıkları etnik önyargıları saf dışı bırakan müzik yoluyla birleştirmenin, tanıştırmanın keyfini kelimelere dökmek gerçekten çok zor. Aslında dünyayı felç eden bu virüs, insanlığa da bir mesaj verdi. Bu mesaj,  virüsün tehdit ettiğinin herhangi bir din, dil veya ırk değil, insanlığın ta kendisi olduğuydu. Voltaire, tolerans kavramı üzerine yazdığı kitabında, ‘insanların tümü kardeş olduklarının farkına varabilmeli, iyilik içinde yaşayabilmeli derken aslında bir bakıma ırk ve din ayrımcılığının tehlikesine dikkat çekiyor. Amin Maalouf ise kimlik konusunun önemini Ölümcül Kimlikler adlı kitabında değişik bir bakış açısıyla detaylı biçimde okuyucuya sunuyor.
 
Yüzyıllardır süregelen bu tartışmaları, üç aya yakın süren karantinayı düşününce, müziğin insanlık için taşıdığı önem daha da ortaya çıkıyor. Karantina ve salgın koşulları, müziğin konser salonlarında -kısa süreyle de olsa- yaşamasına belki izin vermemiş olsa da, müzik kendine yine bir çıkış noktası buldu ve dinleyiciyle buluştu. İleriki aylarda bu süreci belki daha az konuşacağız ama Almanya’da yaşayan bir besteci dünyanın öteki ucundaki başka bir ülkenin vatandaşı tarafından icra edilmeye devam edecek, yine başka milletten dinleyicilerin duygularına tercüman olacak, insanlık müziğin evrenselliğine tekrar tekrar şahit olacak. Belki de (umarım) müziğin kıymetini daha çok bilecek...


Güray Başol, Saygun'un Meşeli adlı parçasını yorumluyor:


 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20