HABER

Karantina döneminde online konser verme fikrini doğru bulmadım

28.07.2020


Paylaş:

Her müzisyenin kafasını kurcalayan çeşitli konular vardır. Konser planlamaları, insanlara ulaşabilme kaygısı, çalışmalarla ilgili günlük problemler gibi daha yüzeysel olanların dışında, müziğin kendisiyle ilgili meseleler, kısa ve uzun vadeli hedefler, repertuar seçimi, üzerinde çalışılması gereken yeni fikirler gibi daha derin konular özellikle konserlerden önce ve sonra yapılan uzun yolculuklarda kafanın içinde serbestçe dönüp dolaşmak için bol zaman bulur.
 
Geçtiğimiz mart ayı başında piyano resitali vermek için gittiğim Hannover'den trenle dönerken kafamı kurcalayan konular arasında, dünyada hayatın bir pandemi sebebiyle tamamen durması ve bunun sonucunda tüm konserlerin uzun bir süreliğine iptal edilmesi ihtimali yoktu. Konserim çok iyi geçmiş, salonun tamamını dolduran seyircinin enerjisiyle dolup taşmış, mutlu olmuş bir halde evime dönüyordum. Konser önümüzdeki haftalarda Hamburg ve Berlin'de de tekrarlanacaktı. Bir sonraki ay ise sürpriz bir şekilde Heidelberg'in İlkbahar Müzik Festivalinde bir konserde çalmak için davet almıştım. 2020-21 sezonu planlamaları da başlamış, Türkiye'deki konserler için tarih seçme aşamasına geçmiştik.
 
Evet, ortada bir virüs vardı, etrafa yayılmaya da başlamıştı, ama bu yüzden Batı dünyasındaki bütün konserlerin ve temsillerin iptal edilmesi ne demekti? Konser iptal haberleri tek tek gelmeye başlayıp, pandemi kavramı yaşamımızın üzerine adeta kara bir bulut gibi çöktüğünde, daha sonra sıkı sıkı sarılacağım ‘mecburi bir konser arasını bir çeşit sabbatical’a dönüştürme düşüncesi henüz kafamda yer bulmamıştı. İlk şoku atlattıktan sonra hepimizin aklında tek bir soru vardı: Bu dönem ne kadar sürecek? Ne de olsa, işin sadece kendini gerçekleştirme ve kariyer kovalama kısmı değil, bir de yaşamı sürdürebilme kısmı da vardı ve ‘freelancer’ müzisyenler olarak hepimiz konser gelirlerine bağımlı olarak yaşıyorduk.
 
Dünyada olup bitenleri takip etmek isterken görüyorduk ki, olan biten tek şey Korona krizi idi ve ciddiye alınması abes bir iki popülist devlet başkanı ve kafası karışık komplo teorisyenleri haricinde kimse kesin bir şey söyleyemiyordu. Tüm ciddi bilim insanlarının, doktorların ve devlet görevlilerinin bize verdiği mesaj belliydi: ''Neler olacak bilmiyoruz''.
 
Sürekli biçimde artan hasta sayılarını ve gittikçe kötüleşen durumu kendi haline bırakıp, kendi içime dönmeye karar verdim. Belirsiz bir süre evden çıkamayacaktım, o halde bunu bir dinlenme ve yenilenme süreci olarak geçirmekten daha iyi ne olabilirdi?


 
Başta pragmatik gibi görünen bu düşüncenin başka bir avantajı daha vardı: Sabbatical dediğimiz 'ara verme' eylemi, normal şartlarda, özellikle rekabet duygusunun yüksek olduğu müzisyenlerde bir geride kalma hissi yaratır. Herkes her yerde çalıp kariyer basamaklarını tırmanırken ben onların gerisinde kalıyorum hissidir bu. Ancak Korona döneminde böyle bir dezavantaj yoktu, çünkü dünya müzik pazarı durmuştu!
 
Bu durgunluğun yerini tutması adına sosyal medyada çokça yer verilen ‘Karantina konserleri’ni ise seyirciye yanlış bir sinyal verdiğini düşündüğüm için desteklemedim ve kendisi de piyanist olan kardeşimle eğlenmek için yaptığımız ve paylaştığımız bir iki video haricinde herhangi bir konser paylaşımında bulunmadım. Birçok sanatçının konser iptalleri sonrasında boşluğa düşmemek adına internet üzerinden canlı konserler yayınlamasını anlayabiliyorum. Ancak seyirciye 'bakın konseri evinizde otururken de izleyebilirsiniz’ kanaati uyandırarak, sanal dünyadaki konserlerin gerçek konser salonu ortamının yerini tutacağını vaat etmek bence doğru değil.
 
Bunun yanında tabii ki birçok sanatçı bu konserlerden herhangi bir ücret talep etmiyor ve bu, tamamen bir kariyer kovalamacası telaşı içinde, unutulmamak adına yapılan bir aktivite halini alıyor. Sanatçıların bu kadar emek vererek ortaya koydukları eserlerini karşılıksız olarak sunmaları, kültür sanat alanında çalışanların haklarını tam olarak alamadığı günümüz ortamında, istemeden de olsa yanlış tarafta olmalarına yol açıyor.

Goldberg Varyasyonlarına odaklandım 

Bu dönem, başlarında piyanoya dokunmadığım, zamanımı genelde uzun yürüyüşler yaparak ve yapmak istediğim lied transkripsiyonları üzerine kafa yorarak geçirdiğim üç haftalık bir dönem oldu benim için. Artık piyanoya özlem duyduğumu ve ondan daha fazla uzak kalamayacağımı fark ettiğimde, önümde uzanan zamanı, daha önce çok ilgilenemediğim bestecilere, Mendelssohn'un minyatürlerine, Scarlatti ve Haydn’ın sonatlarına ve Bach’ın Goldberg Varyasyonlarına ayırmaya karar verdim.
 
Piyano çalışırken daima son derece programlı ve organize biçimde hareket etsem de, çalacağım eserleri, o andaki ruhsal durumuma göre, üzerinde fazla düşünmeden seçer, genelde canım neyi çalmak istiyorsa onu çalışırım. Tesadüf müdür bilinmez ama bu süreçte seçtiğim eserler hep berrak, ışıltılı, umutlu eserler oldu. Bu, belki de tesadüf değil, dönemin genel belirsizliğinden bir kaçış anlamına geliyordu benim için. Tıpkı, kafamızın karışık, duygularımızın gel-gitli olduğu dönemlerde Bach dinlemeye daha çok ihtiyaç duymamız gibi.
 
Bunun dışında, verdiğim ara sırasında kafa yorduğum lied transkripsiyonlarını notaya dökmeye, çoktan listeme aldığım halde bir türlü başlayamadığım John Eliot Gardiner'in Bach biyografisini okumaya zamanım oldu.
 


Öğrencilik yıllarımda çaldığım bazı eserlere de geri dönme fırsatım oldu ki bu benim için önemli bir konudur. Geçmişte uzun süre çalışıp çeşitli konserlerde defalarca çaldığınız, ama üzerinden uzunca bir zaman geçtiği için unuttuğunuz eserleri yeniden ele aldığınızda genelde çok dikkatli olmanız gerekir zira zihninizde eserden arta kalan kırıntılar sayesinde çalabiliyorsunuzdur, ama aslında bu bir yanılsamadır. Zihninizde kalanlar, on yıl önceki ‘siz’den kalmadır, şimdiki ‘siz’ ise bazı şeyleri tekrar öğrenmelidir ki on yıl önce atladığınız detayları tümüyle görebilmek mümkün olsun. Tıpkı muhteşem bir manzaraya farklı açılardan bakmak gibi, klasik müziğin şaheserlerine de zaman geçtikçe farklı yerlerden bakıyor, onları farklı ışıklar altında görüyoruz. Bu durumun çok bariz örneklerini, geçmişin büyük piyanistlerinin, mesela Gieseking, Schnabel, Cortot veya Arrau’nun aynı eserin 15-20 yıl arayla yaptıkları kayıtlarını dinlediğinizde bulabilirsiniz.
 
Avrupa’da Korona krizinin etkisi artık azalmış gibi görünse de, hayatımız üzerindeki olumsuz etkileri daha uzun süre devam edecek gibi ve ben önümüzdeki sezon Korona dönemi konserlerinin yaratacağı hissiyatı çok merak ediyorum. Eylül ayında Münihteki Hidalgo Festivali'nde sahneye çıkacağım ve bu, aylardan beri ilk kez vereceğim konser olacak. Daha sonraki aylarda, Hamburg Laeiszhalle ve Leipzig Gewandhaus konserlerim var.
 
Konserlerimde neler yaşanacak? Yarısı boş salona çalmak kendimi nasıl hissettirecek? Bunun getirisi olan duygusal gerilim bence performansı olumlu bile etkileyebilir. Yüzlerce yıllık müzik tarihinde bu şartlarda konser veren tek nesil miyiz? Bu sessiz ve durgun dönem bir müzisyen olarak benim için bir kayıp mı oldu, yoksa bir kazanç mı?
 
Başa gelen ve atlatılan pek çok felaket gibi Korona krizi de, hiç olmazsa atlatabilenlerimize, çok şey öğretti. Sabırlı olmak, belki de işin bize en zor gelen kısmıydı. Kendi açımdan bakarsam, bu kadar uzun bir süre boyunca kapalı odada tek başıma çalışmış olmanın bende oluşturduğu müthiş bir enerji birikimi var ve ben bu enerjiyi sahnede seyirciyle paylaşacağım günleri sabırla (ya da sabırsızlıkla) bekliyorum. 

Burak Çebi



Sanatçımızın Beethoven'in Piyano Sonatı No. 31 (Op. 110) yorumu:
 

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0216 325 27 13 | F: 0216 326 39 20