SÖYLEŞİ

Levent Bakırcı ile salgının sanat camiasına etkileri üzerine

05.09.2020


Paylaş:

Kariyerine dünya opera sahnelerinde devam eden bariton Levent Bakırcı ile COVID-19 salgınının sanat camiasına etkileri üzerine sohbet ettik.

Salgının hemen öncesinde ne gibi sanatsal faaliyetlerin vardı?
Salgından hemen önce Staatstheater Nürnberg’de Massenet’nin Manon operasında Lescaut rolünü söylüyordum. Sanırım yedi temsil yapmıştık. Önce sıradaki temsil iptal oldu, sonra kalan diğer temsiller… Sonra ilerisi için aldığım birkaç proje iptal oldu.

Salgın Avrupa ve Türkiye’de ilk olarak yayılmaya başladığında ne düşündün? Sanat hayatına bu kadar büyük çapta etkileri olacağı aklına gelmiş miydi?
Ocak ayında Çin’den haberler geldiğinde salgının orada alınan karantina önlemleri sayesinde Çin’le sinirli kalacağını düşünmüştüm. İtalya’da ilk vakalar çıktığında hastalığın Avrupa’ya geldiğini anladım ama kısa sürede bu kadar yayılacağı aklıma gelmedi. Ülkeler teker teker sınırlarını kapatmaya başladığında bunu sadece bir önlem olarak algıladım ama Mart ayının ortasını geçtiğimizde olayın çok ciddi olduğu, birkaç ayda geçmeyeceği artık kafamda netti. Nisan ayinin sonunda tiyatrolar Eylül ayına kadar kapatıldığında hepimizi uzun ve zor bir sürecin beklediğini anladım.

Herhangi bir kurumda kadrolu veya kadrosuz çalışan orkestra, koro, bale sanatçıları ile solist sanatçılar salgın sebebiyle sosyal ve maddi açıdan ne gibi sıkıntılar çektiler?
Şu an kadrolu olarak çalışanlar bu durumdan büyük oranda etkilenmediler. ABD’de Metropolitan Operası’nda ve başka tiyatrolarda koro ve orkestra sanatçılarının işten çıkarıldıklarını okumuştum. Serbest çalışan müzisyenler veya sanatın başka alanlarında çalışanlar çok zor durumda kaldılar. Bir anda tüm etkinlikler iptal oldu ve gelirimiz kalmadı. İptal edilen temsillerin ücretini alamadığımız gibi, önümüzdeki birçok proje de iptal oldu. Salgının getirdiği yeni hayat tarzının zorlukları dışında, salgının gidişatının öngörülememesinin getirdiği çok yıpratıcı bir belirsizlik var. Bu herkes için zorlu bir süreç. İnsanlar sonu belirsiz bir sürecin içindeler ve eski hayatlarını özlüyorlar. Fakat sanat sektöründe çalışanlar bir anda tüm sektörün durması nedeniyle oldukça travmatik bir durumla karşı karşıya kaldılar.

Sanat kurumlarının sence nasıl adımlar atmaları gerekiyor önümüzdeki süreçte?
Sanat kurumları binlerce seyirci barındırabilecek tiyatrolarda etkinliklerini sürdürdüğü için salgından en çok etkilenen kurumların başında geliyor. Etkinliklerine devam edip edemeyecekleri veya hangi şekilde devam edeceklerine ülkelerin sağlık otoriteleri karar veriyorlar. Şu an yanılmıyorsam kapalı yerlere 100-200 kişi kadar seyirci alınmasına izin veriliyor. Sahnede koro kullanmak yasak. Orkestra 15-20 kişiden oluşabiliyor. Almanya’da en son kurallar bu şekildeydi. Eylül’de duruma göre kurallar güncellenecek. Bana göre sanat kurumları bu şartlar altında olabilenin en iyisini yapmak durumunda. Tiyatrolarda piyano eşlikli konserler yapılabilir ya da operaların konser versiyonları sahnelenebilir. Eskisi gibi prodüksiyonlar yapmak şu an mümkün değil. Fakat açık kalıp etkinlikleri öyle veya böyle gerçekleştirmek bence psikolojik olarak çok önemli. Bunun dışında, çok fazla yapılacak bir şey olmadığını düşünüyorum.

Peki, senin karantina dönemini nasıl geçirdiğini sorabilir miyiz?
Salgın hayatlarımızı önemli ölçüde değiştirdi. Ben bu dönemde sakin kalıp şan çalışmayı hiç bırakmadım. Ayrıca yeni roller öğrendim ve kendimi geliştirmeye devam ettim. Bunun yanında, okullar kapalı olduğu için büyük kızımın eğitimiyle ilgilendim. Kolay bir dönem değildi, hâlâ bu sürecin içindeyiz ama önemli olan bu zor zamanlarda vazgeçmeyip ayakta kalabilmek.

Önümüzdeki süreç için, gelecek sezonlar için temennilerini alabilir miyiz?
Umuyorum korkulan olmaz; insanlar sorumlu davranırlar, alınan kararlara uyarlar, salgın tekrar alevlenmez, tiyatrolar ve sanat kurumları eskisi gibi çalışmaya başlar.
 
Son zamanlarda kadrosunda yer aldığın yapımlardan bahseder misin?
Son senelerde değişik ülkelerde birbirinden farklı eserlerde yer aldım. Varşova’daki Teatr Wielki’de Moby Dick, Münih Radyo Orkestrası ile Gounod’nun Romeo ve Jülyet, Meksika’da Wagner’in Das Rheingold, Şili Santiago’daki Teatro Municipale’de Don Giovanni, Japonya’da Seiji Ozawa Festivali’nde Eugene Onegin, Festival Verdi Parma’da Verdi’nin Un giorno regno, Festival del Maggio Musicale Fiorentino’da Luigi Dallapiccola’nin Il prigioniero ve Aribert Reimann’in Lear eseri bunlardan bazıları.

Lear pek tanınan bir eser değil… Bize eser hakkında kısa bilgiler verebilir misin?
Shakespeare’in dört büyük tragedyasından biri olan Kral Lear’ın opera uyarlaması olan eser 1978 yılında Aribert Reimann tarafindan Dietrich Fischer Diskau için besteleniyor ve Jean Pierre Ponnelle tarafından sahnelenerek Münih Devlet Operası’nda dünya prömiyeri yapılıyor. Bugüne kadar 45 prodüksiyonda sahnelenen eseri ben Calixto Bieito’nun rejisiyle, Fabio Luisi’nin yönetiminde Maggio Musicale Fiorentino Festivali’nin açılışında söyledim.



Eserin konusu kısaca nedir? Gloucester karakteri eserde nasıl bir yer tutuyor?
Eserin ana teması dünyanın yozlaşıp çökmesi. İçinde açgözlülük, nankörlük, adalet, merhamet, delilik, görmek ve körlük, doğa gibi konuları işler. Bu evrensel başyapıtta diğer Shakespeare’in trajedilerindeki gibi ölüm önemli bir çözümdür fakat diğer eserlerin aksine, sonunda bütün önemli kişiler ya ölmüş ya da öldürülmüş olmasına rağmen yeni bir dünya kurulmaz.

Eserde Lear’ın ve paralel olarak Gloucester’ın trajedisi anlatılıyor. Evlatlarından kötü olanların sahte sözlerine ve yalanlarına aldanarak, onu içten, gerçekten, dürüstçe seven evlatlarını anlamak için caba göstermeyen, metaforik bir körlük yasayan ve onları haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları eserin konusunu oluşturuyor.
 
Oğlu Edmunt’un yazdığı sahte mektuplara kanarak diğer oğlu Edgar’ın uzaklara gitmesini sağlayan Gloucester, Lear’in bir kopyası. Daha sonra Lear’in kızları babalarına yardım ettiği gerekçesiyle Gloucester’ın gözlerini oydurarak onu cezalandırırlar. Gloucester ise iki gözünü kaybetmiş bir vaziyette saraydan atılır. Nereye gittiğini bilmeden yürürken sürgüne gönderdiği gayrimeşru oğlu Edgar, dilenci Tom kılığında kendisini bulur. Tüm bu olanlar Gloucester’a fazla gelmiştir. Zaten gözlerini ve sağlığını kaybetmiş olan Gloucester, oracıkta ölür. Shakespeare, kahramanları aracılığıyla insanın iç ve dış dünyasını inceliyor. Nasıl lükse ve sürekli övülmeye alışmış Lear, tüm bu anlamsız kazanımlarını kaybedip, giysilerini atıp, belleğini kaybederek deliye döndükten sonra özgürleşip, gerçek doğasına kavuşup; doğruyu, insanı ve dünyayı öğreniyorsa, Glovester da gözlerini kaybettikten sonra gerçekleri görmeye başlıyor.
 
Modern ve atonal bir eserde söylemenin diğer eserlere göre farkı nedir?
Bence en büyük fark eseri öğrenme aşamasında. Çok dikkatli bir şekilde hazırlanmak gerekiyor. Orkestrada hangi enstrüman hangi notayı çalıyor, tonları nereden bulabilirim gibi konuları sürekli inceliyorum. Sürekli ritim değiştiğinde öğrendiğim rolü görsel olarak ezberliyorum. Bu esere hazırlanmam dört ayımı aldı. Geleneksel repertuvar eserleri tonal olduğu için bu kadar detaylı bir hazırlık gerektirmiyor.

Bize Seiji Ozawa Festivali’nde söylediğin Eugene Onegin hakkında bilgi verebilir misin?
Onegin rolünü bugüne kadar dört değişik yapımda söylemiştim ama bu yapımın benim için ayrı bir yeri var. 24 Şubat 2007 tarihinde Metropolitan’da eserin DVD kaydı yapılırken canlı izlediğim, Robert Carsen’in çok sevdiğim rejisinde o gün Onegin rolünü söyleyen Dmitri Hvorostovsky’nin kostümleriyle aynı yapımda sahneye çıkmak benim için çok anlamlı oldu.



Bize kısaca operadan ve Eugene Onegin karakterinden bahsedebilir misin? Gloucester ile Onegin karakterinin benzer yönleri var mı?
Eugene Onegin’de aile ilişkileri, kültürel gelenekler, aşk, dostluk, ahlak, egoizm, sevgi gibi konular işleniyor.

Onegin, sosyeteden, yapay davranışlardan ve toplum kurallarından bunalmış küstah, soğuk, bencil ve kendini beğenmiş bir asilzadedir. Genç kadınların aşk ilan etmesinin olağan olmadığı bir zamanda Onegin, kararlı bir şekilde davranarak ahlaki yasakları aşıp hassas ve romantik doğasını ortaya koyan bir mektupla kendisine aşkını ilan eden Tatyana’yi reddeder.
 
İnsanların duygularını umursamayan ve diğer insanlara değer vermeyen Onegin, bir davette sırf kıskandırılmak ve eğlenmek için arkadaşı Lenski’nin nişanlısını baştan çıkarmaya çalışınca, Lenski tarafından düelloya davet ediliyor ve Lenski’yi öldürüyor. Bu olay sonrasında dört sene amaçsızca gezdikten sonra bir tür bir davette tekrar gördüğü ve aniden âşık olduğu Tatyana tarafından reddediliyor. Onegin’in geçirdiği değişim ilk bakışta Gloucester’inkine benzese de aslında onunki gibi derin değil. Daha önce taşrada gördüğü sıradan Tatyana’yı bu sefer kuzeninin eşi bir asilzade olarak görünce ona çekici geliyor.
 
Vokal olarak iki rol çok farklı. Onegin çok daha lirik bir rol, Gloucester ise daha dramatik ve karakter rolü.

Gelelim Wagner’e… Wagner şarkıcılardan farklı yetenekler isteyen bir besteci. Das Rheingold’da söylediğin Alberich rolünün vokal olarak ne farklılıkları var?
Alberich oldukça dramatik ve uzun bir rol. Notalara baktığınızda çok anlaşılmıyor ama oldukça ağır ve zor. Bir kere rol çok uzun. Orkestra çok güçlü ve büyük olduğu için sesinizin tüm olanaklarını kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Şarkıcının hakikaten çelikten ses tellerinin olması gerekiyor.



Daha önce bir Wagner operasında söylemiş miydin? Söylediğin Alberich rolü hakkında bilgi verebilir misin?
Bu benim söylediğim ilk Wagner rolü değil. Daha önce gene aynı operadaki Donner rolünü Staatstheater Nürnberg’de söylemiştim. Bu sefer söylediğim Alberich eserdeki en uzun ve zor rol. Ben rolü söylemekten çok keyif aldım. Güce aç olan Nibelung’larin kralı cüce Alberich rolünü yorumlarken her bir notaya kelimeye ayrı bir renk ve anlam koyabiliyorsunuz. Das Rheingold serinin ilk operası. Eser aslında Alberich’in Ren nehrinden çaldığı altına yaptığı güç ve iktidar sembolü olan yüzük etrafında dönüyor. Cüce Alberich’in yüzük Wotan tarafından kendisinden zorla alındıktan sonra yüzüğü lanetlediği tema laytmotif Der Ring Des Nibelungen serisinin ana teması.
 
Wagner eserlerinin librettolarını kendisi yazıyor. Zaman zaman antik Almancadaki, zaman zaman kendisinin yarattığı kelimeleri kullanıyor. Librettoyu anlamak hakikaten zor. Yüzük dörtlüsünde toplumsal sınıfları simgeleyen Tanrılar, cüceler ve insanlar, para ve gücü temsil eden yüzüğü ele geçirmek istiyorlar. Fakat yüzüğün getirdiği güç lanetli ve sonunda yüzük tekrar Ren Nehri’ne dönüyor.

Söylediğin eserlere nasıl hazırlanıyorsun?
Öncelikle eserin üstüne yazıldığı romanı veya tiyatro oyununu, daha sonra eserin metnini okuyorum. Söyleyeceğim karakteri iyice anladıktan sonra müzikal olarak eseri öğrenip değişik koçlar ve orkestra şefleriyle eseri çalışıyorum. Benim için notaları söylemenin çok bir anlamı yok. Önemli olan, her bir notaya can vermek. Sonuçta yaptığımız şey tiyatro ve her kelimenin bir anlamı var. Ben sahneye çıktığımda seyirci heyecanlanmıyorsa kendimi başarılı görmem.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20