SÖYLEŞİ

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın yeni kaptanı

24.09.2020


Paylaş:

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tarihinin en genç şefine emanet. Eskişehir’de başladığı müzik eğitimini Viyana’da sürdüren, Avusturya’da ve ABD’de önde gelen şef ve topluluklarla çalışan Cemi’i Can Deliorman, Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu’nda da yedi yıl şeflik yapmıştı. Üç yıldır yardımcı şef olarak görev aldığı CSO’nun birinci şefliğine getirilen Deliorman, parlak kariyerinin dönüm noktalarını ve CSO’ya dair projelerini anlattı.

Kariyerini Eskişehir’den sonra Viyana’da sürdürdün. Viyana hayallerini mi süslüyordu yoksa bu bir tesadüf müydü?
Viyana’ya gittiğimde 18 yaşındaydım ve henüz keman bölümünde öğrenciydim ama keman eğitiminin son üç yılında orkestra şefliği üzerine yoğunlaşmıştım. Viyana tamamen bir tesadüftü, sınavına girebileceğim okulların listesini çıkarmıştım. Viyana Müzik Üniversitesi’nin sınavı en yakın tarihli tercihimdi ve kazanınca diğer okullara gitmek zorunda kalmadım. 

Eğitimini nerdeyse tamamen Avusturya odaklı yapmanı nasıl yorumluyorsun?
Aslında ABD’nin Princeton Üniversitesi’nde geçirdiğim yaklaşık bir yıllık dönem daha var ki müzisyenlik serüvenimde önemli yer tutar. Avusturya’daki üniversitenin temsilcisi olarak gitmiştim ve bu olanak Lincoln Center ve Carnegie Hall gibi salonlarla koro şefi olarak yakın bir iş birliği yapmamı sağladığı gibi Amerikan orkestralarını ve sistemini öğrenmeme yol açtı. Bunun dışında Avusturya’daki yedi yıllık lisans ve lisansüstü dönemim, pek çok atölye çalışması ve seminere de katılma olanağı bulduğum verimli ve dolu geçen yıllardı.

Avusturya’da kalabilir ve orada güzel bir kariyer yapabilirdin ama yurda döndün, bunun nedeni neydi?
Bitirme tezimi yazdığım son dönemde Devlet Çoksesli Korosu beni ülkeme davet etti. Büyük bir mutlulukla Türkiye’ye döndüm çünkü yeni mezun olmuştum ve koromuzun diğer orkestralarla olan sıkı iş birliği ilgimi çekmişti. Her gün prova yapabilecek ve farklı orkestralarla sıklıkla çalışabilecektim. O sıra Avusturya’da Teknik Üniversite Orkestrasının ve birkaç amatör koro topluluğunun şefliğini yaparak hayatımı kazanıyordum. Türkiye çok daha heyecan verici bir seçenekti.

Türkiye’de epeyi bir süre koro şefi olarak bilindin, sonra orkestra şefi yüzünle seni daha çok görür olduk. Koro şefliği ve orkestra şefliği at başı mı gelişti yoksa önce koro kariyeri sonra orkestra kariyeri yaptığını söyleyebilir miyiz?
Bu sorunun cevabının oldukça ilginç bir hikâyesi var. Hem Viyana’da hem Graz’da orkestra şefliği okudum, ancak Graz’da ders veren ve müzikal kariyerimin en büyük mimarlarından biri olan Viyana Singverein Korosu şefi Johannes Prinz ile koro şefliği çalışma imkânı da buldum. Onunla öylesine anlaştık ki benim isteksizliğime rağmen bitmek tükenmek bilmeyen ısrarları sonucunda beni koro şefliği sınıfına sınavsız aldı ve orkestra şefliği bölümüyle beraber koro şefliğini de okumamı sağladı.   

Devlet Çoksesli Korosu'ndaki şeflik deneyimin hakkında neler söylemek istersin? Avusturya ve Singverein deneyimlerinden sonra burada ne umdun ve ne buldun?
Öncelikle DÇK benim için bir yuvadır, adeta bir mabet gibidir. Profesyonel bir koronun her gün prova yapması genç bir şef için dünya üzerinde hiçbir yerde bulamayacağı benzersiz bir fırsattır. Yedi yıl boyunca koroyla çok yoğun bir çalışma süreci geçirdik, eskiden yeniye repertuvarın sınırlarını zorladık, yeni eserler çıkardık, yarışmalar ve çalıştaylar düzenledik. Çok verimli ve mutlu geçen bir yedi yıldı. Orkestra konserleri yoğunlaştıkça koroya daha az zaman ayırır oldum ve sonunda kıymetli koromu çok iyi bir koro şefine mutlulukla devrettim.

CSO’nun kaptan köşküne geçtin. En köklü orkestramızın bugüne kadar başına geçen en genç şefsin. Bu görev omuzlarına nasıl sorumluluk bindiriyor?
Zaten üç yıldır CSO’nun yardımcı şefi olarak gecemi gündüzüme katmış çalışıyorum. Hayatımda bu anlamda köklü bir değişikliğin olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü aynı disiplinle çalışmaya devam ediyorum. CSO’nun marka değerinin ne kadar büyük olduğunun bilinciyle ama bunu bir yük olarak görmeden, tam aksine, bu sorumluluğun yüklediği motivasyonla hareket ediyorum. Hedefim bu orkestranın saygın bir dünya markasına dönüşmesini sağlamak ve nitelikli müziği en üst kalitede dinleyiciye sunmak olacaktır. Bunun için çalışmayı ve daha iyi, daha yeni, daha nitelikli olanı aramayı temel görevim olarak görüyorum.

Orkestrayla ilişkilerin nasıl? Orkestracıların senin gibi genç bir şefe olan yaklaşımlarından bahseder misin?
Son üç yıldır CSO evim haline geldi. Orkestranın genç şeflere yaklaşımının ne kadar olumlu olduğunu davet ettiği genç şeflerin sayısının artmasına bakarak anlamanız mümkün. CSO yılların verdiği tecrübesiyle orkestrayla iyi müzik yapabilen, çalışkan, zamanı iyi ayarlayan, müziği iyi anlayan ve iyi anlatabilen, samimi her şefe kucak açan bir topluluktur. 

CSO’yu yeni yönetimin altında nasıl bir gelecek bekliyor? Kısa, orta ve varsa uzun dönemli projelerinden bahseder misin?
Öncelikle yakında yeni konser salonumuza kavuşacak olmanın tarifsiz mutluluğunu ve heyecanını yaşıyoruz. Burada dünyanın büyük konser salonlarındaki gibi bir içerik oluşturmayı hedefliyoruz. Yapılan program seçkisi, stilistik yahut içerik anlamında bir bütünlük oluşturmalı, yani program bir hikâye anlatmalı. Gelen yabancı solist ve şefler Türkiye’nin tanıtımını da yapabiliyor olmalı, aynı zamanda Türk bestecileri öğrenebilmeli ve icra edebilmeli. Şimdiden CSO’nun uzun vadede yurt dışında konser verme olanakları üzerine çalışıyoruz, menajerlerle görüşüyor, projeler üretiyoruz. Kadromuza kısa bir süre sonra alacağımız 31 yeni müzisyenle çok dinamik, her konseri CD kaydı performansında konser tecrübeleri yaşatmayı hedefliyoruz.

Ben ayrıca dinleyicimizin ‘yeni müzik’ kavramıyla daha sık temas edebilmesini arzuluyorum. Bu sene planladığımız ancak pandemi nedeniyle iptal ettiğimiz ‘yeni müzik festivali’ bunun bir örneği. Klangforum Wien, Ensemble Recherche, Beat Furrer, Refik Anadol, Hezarfen Ensemble, Makrokosmos Quartet gibi alanlarındaki en iyi sanatçı ve toplulukları bir araya getirecektik. Dünyayı kasıp kavurmakta olan bestecilerimiz var, çoğunu yeteri kadar tanımıyor ve eserlerini çalmıyoruz. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor. Ve tabii müziğin salt bir ‘eğlence aracı’ olmadığının anlaşılması da gerekiyor.

CSO’nun yeni konser salonu seni heyecanlandırıyor mu? İzmir Saygun’dan sonra Türkiye iyi akustikli bir konser salonuna daha kavuşacak mı?
Yeni CSO Konser Salonu, mimarisiyle, teknik ve akustik donanımıyla dünyanın sayılı konser salonlarından biri olacak, buna hiç şüphem yok. Salon orgu da gelecek yıllarda bittiğinde Türkiye’nin bu kapsamda senfonik konserler için tasarlanmış gözbebeği olacak.

Ankaralı konser dinleyicilerinden, CSO severlerden beklentilerin nelerdir?
CSO’nun çok sadık, ilgili ve bilinçli bir dinleyici kitlesi vardır. Biletleri satışa çıktıktan beş dakika sonra tükenen bir orkestrayız ve yeni salonumuzla şu anki kapasitemizin üç katına çıkacağız. Yeni konser salonunun benzersiz akustiğiyle bu sezon Ankaralı sanatseverlere çok zengin bir içerik sunacağız. Benim onlardan beklentim, her zaman olduğu gibi konserleri takip etmeleri, beklentilerini ve eleştirilerini bize anlatmaları, bizimle daha fazla iletişime geçmeleri.

Çok iyi bir Mahleryen olduğunu biliyorum, CSO dinleyicileri bundan sonraki dönemde Gustav Mahler’in senfonilerini daha çok dinlemeye hazırlansınlar mı?
(Gülüyor) Pek tabii.

Borusan’ın eğitim ve kariyerine yaptığı katkı üzerine de görüşünü alabilir miyim?
Huzur içinde uyusun, rahmetli Âsım (Kocabıyık) Bey bana güvendi ve tüm eğitimimi finanse etti. Borusan’ın ilk bursiyeriyim, benden sonra yurt dışı eğitimi için şirkette burs fonu oluşturuldu. Borusan desteğinin maddi olduğu kadar manevi olarak da benim için değeri çok büyüktür. Kendi imkânlarımla yurtdışında okumam mümkün değildi hatta bursun başlamadığı ilk üç ay lokantalarda garson olarak çalışarak hem dilimi geliştirdim hem yabancısı olduğum bir toplumu yakından tanıdım. Borusan bursunun diğer önemi ise kişi, dernek, vakıf türünden hiç kimseye muhtaç olmadan, özgürce kendi başıma kariyerimi inşa edebilme özgürlüğünü bana tanımasıdır. Bu anlamda Borusan’a asla unutamayacağım bir yaşam borcum vardır.

Graz’da çok önemli bir orkestra şefi olan ve dünyada maalesef hak ettiği üne sahip olmadığını düşündüğüm Martin Sieghart’ı ve onunla yaptığın dersleri bize anlatır mısın?
Martin şahsına münhasır, Allah vergisi yeteneklerle dolu, çok büyük bir müzisyendir. Yeterince tanınmamasının sebebi, tanınmak için zaman ve enerji harcayacak bir yapıya sahip olmamasından kaynaklanıyor. Yaşamayı çok sever. Standart repertuvarı ezbere bilir, Viyana Senfoni Orkestrası’nın solo viyolonselcisi olmasına rağmen, en kompleks Bruckner senfonilerini dahi piyanoda transpoze ederek çalabilen garip bir dehâya sahiptir. Dersleri sadece müzik üzerinedir; teknik konuşmaktan nefret eder, eserin frazlarını, tını dokusunu, renkleri çok detaylı inceler, hikâyeler ve renkler üzerinden müziği yorumlar. Onu anlamak ilk iki sene boyunca zor oldu diyebilirim çünkü şeflikte geçerli bir teknik ekolün olmadığını iddia eder ve her öğrencisinin kendi özgün tekniğini zamanla oluşturmasını bekler. Bu yüzden, sınıfından ayrılan çok öğrenci olduğu gibi, Birmingham Senfoni Orkestrası gibi Avrupa’nın en iyi orkestralarından birine müzik direktörü olmuş Mirga Gražinytė-Tyla gibi öğrencileri de vardır.

Viyana MDW’nin öne gelen hocalarından, orkestrasyon profesörü Ertuğrul Sevsay’dan da ders aldın mı? Aldıysan Sevsay Hoca hakkındaki izlenimlerini de öğrenebilir miyiz?
Viyana’da şeflik alanında hazırlık sınıfı okudum ama daha sonra piyano dersi yüzünden sınıfı tekrar etmem gerekince, daha şeflik eğitimine odaklı bir okul olan Graz Müzik Üniversitesi’ne geçtim. Bu yüzden, her ne kadar ders almamış olsam da Ertuğrul Hocanın Viyana’da kaldığım bir sene boyunca bana verdiği desteği unutamam. Ertuğrul Bey büyük bir geleneğe sahip olan MDW’nin en saygın ve üretken hocalarından biridir, bir rol modeldir. 18 yaşında ne dil ne de yol, yordam bilen bir genç olan bana o dönemde yardım elini uzatmış ve her zaman destek olmuştur. 

Sence bir müzisyenin, bir orkestra şefinin dünyadaki ve ülkesindeki siyasi gelişmelerle bağlantısı ne olmalıdır? Müzisyen sadece işine mi bakmalıdır yoksa siyasi konularda taraf olmalı ve tavır almalı mıdır? Müzisyen ve siyaset arasındaki ince çizgi hakkındaki düşüncelerin nedir?
Hangi siyaset? Sağ? Sol? Muhafazakâr? Liberal? Hangisi? Sanat ve sanatçı kendisini bir görüş içinde hapsedemez, sanatçı partiler üstüdür, kalıcıdır, üretilen eserler kutsaldır. Sanatçının siyasi duruşu bellidir; özgürlükçüdür, hümanisttir, çoğulcudur, dürüsttür, demokrasiyi içselleştirmiştir, samimidir, yalansızdır ve dolayısıyla çıplaktır, insanlığı savunur, insan için üretir. Benim siyasi duruşum budur. Bu, dediğim gibi partiler üstüdür ve bu haliyle değerlidir.

Geçmişte orkestra şefleri kariyerlerine önce küçük orkestraları yöneterek başlar ve yıllar içinde yükselirdi ama günümüzde bu anlayış terk edilmiş gibi duruyor, senin yaşlarda hatta senden çok daha genç şefler dünyaca ünlü orkestraların başına geçebiliyor. Bu eğilim hakkında ne düşünüyorsun?
Dünyada senin de dediğin gibi ‘genç şef modası’ baş gösterdi ki ben bunu büyük mutlulukla karşılıyorum çünkü bu şefler gençliklerinden ziyade, ürettikleri işlerde ne kadar dolgun, yaratıcı, dinamik olduklarını ortaya koyuyorlar. ‘Tecrübeli bir orkestra üyesi falanca senfoniyi bin kere çalmıştır ama aynı senfoniyi ilk defa yönetecek şef orkestra karşısında mutlaka bocalar’ anlayışı arkaiktir ve maalesef ülkemizde bu anlayışın kırıntıları halen mevcuttur. Tecrübe kuşkusuz bir şefin üzerine oturduğu ana temelidir ancak bunu yaş ile sorgulamak son derece yanlıştır. Önemli olan ortaya çıkan iş ve o işin niteliğidir.

Bir röportajında orkestra şefliğinin çok da büyütülmemesi gerektiğini söylemişsin, buna şaşırdım çünkü egosu alınmış bir şef profili çizmişsin, egon yok mudur gerçekten? Egosuz şef olur mu sence?
Elbette olur. Ego nedir? Dünyada egoları üzerine oturan müzisyenlerin nesli artık tükendi tükenecek. Biz hâlâ bunu mu konuşuyoruz? Ben Pierre Boulez ile çalıştım. Gördüğüm en egosuz, en saygın müzisyenlerden biriydi. Onu gördükten sonra ben ‘ego gereklidir’ nasıl diyebilirim? Biz mikro beyin cerrahisi yapmıyoruz! Yapacağımız milimetrik hatalarla insanlar hayatlarını kaybetmiyor yahut taş taşıyıp piramitleri yeniden inşa etmiyoruz. Yaptığımız iş müzik; en soyut, en insana yakın olan, koklayamadığımız, dokunamadığımız, tadamadığımız, göremediğimiz, ancak insana en derinden nüfuz edebildiğimiz müzik. Bunun neresine ‘ego’ yerleştirmek mümkün, biri bana anlatsın. Egoları şişmiş meslektaşlarımız, Pierre Boulez örneği onlara çok uzaksa eğer, İdil Biret’in hayatını ve müziğe yaklaşımını incelesinler zira ibretliktir.

Kariyerin boyunca örnek aldığın şefler kimler oldu?
Bu, bende zamanla sürekli değişen bir listedir. Ben müziği bir şeflik gösterisine dönüştürmeyen ve samimi müzik yapabilen isimleri beğeniyorum. Sergiu Celibidache’nin provalarını da Nikolaus Harnouncourt’un müzik algısını da çok beğenirim. Claudio Abbado ve Zubin Mehta da böyle kişilerdir, onlar sadece müziğe hizmet ettiler, kendilerine ve ‘show business’ cıvıklığına değil.

CSO Yasasının değişmesi/güncellenmesi gerektiğini düşünüyor musun? Bu konuda önümüzdeki dönemde gelişme görebilir miyiz?
CSO Yasasında düzelmesi gereken büyük boşluklar var. Bunların en başında orkestra şef seçimi geliyor. Şu an kanayan yaramız. İvedilikle şef seçiminin çoğulcu, yüksek kriterlere dayanan bir maddeye dönüşmesi gerekiyor. Ve tabii bu seçim sistemiyle gelen şeflerin ‘ömür boyu’ değil belirlenmiş zaman periyotlarında görev yapmasını sağlamalıyız. Dünyanın hiçbir yerinde bir orkestra şefi ömür boyu şeflik kadrosunu işgal edemez ve bu hem şefin hem orkestranın sanatsal gelişimi açısından yanlıştır. Bir diğer eksiğimiz orkestra için çalışacak iletişim, halkla ilişkiler, uluslararası tanıtım, sosyal medya gibi birimlerinin kadro karşılığı olmamasıdır. Berlin Filarmoni Orkestrası’nın kadrosuna baktığınızda sadece eğitim konserleri için çalışan 10 kişilik ekibinin olduğunu görürsünüz. Bu ekipte pedagog, çocuk kitabı yazarı, çocuk ve sanat alanında uzmanlaşmış kişiler vardır. CSO gibi bir markanın bünyesinde dünyayı takip eden, alanında profesyonel ekipler gerekiyor.

Cemii Can Deliorman kimdir?
Piyanoyla 10 yaşında tanışan, 1984 Eskişehir doğumlu Cem’i Can Deliorman, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Keman bölümünde müzik eğitimi aldı. 17 yaşındayken Viyana Müzik Üniversitesi’nin orkestra şefliği hazırlık sınıfına kabul edildi ve bölümünün en genç öğrencisi oldu. Borusan Kocabıyık Vakfı’nın eğitim bursu ile şeflik çalışmalarına Viyana’da başladı. 2004’te Graz Müzik Üniversitesi Orkestra Şefliği bölümünü kazanan tek aday olan Deliorman, ünlü orkestra şefi Martin Sieghart’ın orkestra şefliği sınıfını dereceyle bitirdi. Viyana Singverein Korosu şefi Johannes Prinz ile koro şefliği alanında düzenli olarak çalıştı. Yüksek lisans eğitimi için Princeton’da Westminster College of the Arts’a tam burslu olarak davet edildi ve Amerika’nın önde gelen koro şeflerinden Dr. Joe Miller ve Dr. James Jordan ile çalıştı. Amerika’nın en önemli sanat topluluklarından ‘Westminster Symphonic Choir’ ile Carnegie Hall, Lincoln Center gibi saygın mekânlarda sahneye çıktı. 2010’da Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu’nun davetiyle Ankara’ya geldi ve kurumun sanatçıları tarafından koronun şefi olarak seçildi. 2017’ye dek sürdürdüğü bu görev süresince koroyu birçok uluslararası müzik festivaline taşıdı. 2012-2013 sezonunda Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın şef yardımcısı olarak çalıştı, 2015-2017 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi Oda Orkestrası’nın müzik direktörlüğü görevini yürüttü. Bahçeşehir Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi gibi kurumlarda konuk öğretim üyesi olarak çalıştı.

Bu söyleşinin kısa versiyonu Hürriyet Gazetesinin Kitap-Sanat Eki’nin 26 Haziran 2020 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20