HABER

Tenor Mert Süngü'nün Koronavirüs Günlüğü

16.10.2020


Paylaş:

Koronavirüs gerçeğiyle yeni yeni tanıştığımız günlerde Cenevre’deydim. Grand Théâtre de Genève tiyatrosunda Giacomo Meyerbeer'in Les Huguenots operasının prova dönemindeydik. Grand opera türünün en iyi örneklerinden biri olan Les Huguenots, beş perdelik, çok uzun bir opera. Opera integral olarak sahneye koyulduğu için provalarımızın temposu çok yoğundu. Yoğun provalar yüzünden dış dünya ile bağlantımız online haber kaynakları ve arkadaşlarımızdan aldığımız haberlerle sınırlı kaldı. Cenevre’de günlük hayat normal seyrediyordu. Maske, sosyal mesafe gibi gerçeklikler daha hayatımızda yoktu. Uzun ve yoğun bir prova dönemi sonunda temsil günü, Raoul rolünü ilk defa söylemek üzere operanın yolunu tuttum. Sesimi ısıttıktan sonra makyaj masasında oturdum. Makyajımın daha yarısı tamamlanmamıştı ki, idareden bir telefon geldi. Sahneye çıkabileceğimizin kesin olmadığını ve kantondan izin çıkması gerektiğinin haberini aldık.
 
Aynı akşam Grand Théâtre de Genève’nin hemen yanı başındaki Victoria Hall’da büyük usta Chick Corea sahne alıyordu. Hemen oradaki arkadaşlarımızı aradık. Konser salonunun ikinci ve üçüncü katlarındaki seyircilerin biletlerini iptal edip, seyirci sayısını bin kişiden aşağı indirip, konseri iptal etmeyeceklerini söylediler. Buna yakın kurallar bizim temsilimiz için de uygulanacaktı. Sonraki temsillerin gerçekleşebilmesi için tüm önlemler hızlı bir şekilde alındı.

Cenevre’deki temsillerin ertesi günü, başka bir Les Huguenots prodüksiyonu için Dresden’e gittim. İtalya’dan çok kötü haberler alsak da Dresden’deki atmosfer normale çok yakındı. Türkiye’de koronavirüs kendini ciddi anlamda yeni yeni kendini göstermeye başlamıştı. Meslektaşlarım ben Cenevre’deyken provalara çoktan başlamıştı. Kendimi onlara adapte etmek için üç günüm vardı. Dördüncü günün sabahı genel provaya başladık. Genel provanın ortasında SemperOper Dresden’in intendantı elinde mikrofonla salona girdi ve provaya devam edemeyeceğimizi, evlerimize gitmemiz gerektiğini anons etti. İşte o an salgının hayatımızı ele geçirdiği gerçeğiyle bizzat tanıştık.



Ertesi gün bir arkadaşımdan mesaj aldım. Türkiye’ye dönmek istiyorsam hemen dönmem gerektiğini, sınırların kapanacağını yazıyordu. Evimi olduğu gibi bırakıp, sadece pasaportumu alıp, hızlı bir şekilde yola çıktım. Salgının uzun süreceği ve sınırların teker teker kapanacağı çok açıktı. Dresden Havalimanı’ndan İstanbul’a direk uçuş olmadığından, hemen tren istasyonuna gittim. Berlin veya Leipzig havaalanları, Dresden’e birkaç saat uzaklıkta. Leipzig’e giden tren Berlin treninden daha önceydi.
 
Trene bindim ve trendeyken cep telefonumdan uçak biletimi aldım. Trende benim haricimde maske takan, neredeyse, kimse yoktu. Havaalanında çoğu banko ve dükkân kapalıydı. Uçakta aşağı yukarı beş-altı kişiydik. İstanbul’a vardık. Hemen eve gidip, yıllardır kullanmadığım odama kapandım. Annem ve babam yaşları itibarıyla risk grubundalar. Bu nedenle ilk 20 günü odamda geçirmeye karar verdim. Uzun senelerden sonra ağabeyim, annem ve babamla aynı evde olacaktık. Ama 20 gün boyunca, aynı evin içinde, onları göremeyecektim. Ağabeyim Çin’de, üniversitede makro-ekonomi öğretiyor. Koronavirüs yüzünden 15 gün için geldiği İstanbul’dan, salgın nedeniyle hâlâ geri dönemiyor. Düzenli olarak video ile derslerine devam ediyor.
 
Tek başına yaşayan bir serbest zamanlı opera sanatçısı, tam anlamıyla kendine yeten bir kişi demektir. Bir bavul ile ülkeden ülkeye gidiyorsunuz. Bürokrasi, muhasebe, evrak işlerinizi o anda çalıştığınız şehirden, evinizde olmadan, uzaktan organize etmek durumundasınız. Çoğu zaman her şeyi yetiştirmek kolay olmuyor. Kendimi 20 gün oto-karantinaya almam, bana kendime ayırabileceğim, son yıllarda hiç sahip olmadığım kadar zaman hediye etti. Karantina odamda ister istemez bazı günlük işlerimi yapamıyordum. Ailem yemeği kapımın dışında bir sehpaya bırakıyorlardı. Tek başıma odamda yiyordum. Bu daha yemek pişirmemek, alışveriş yapmamak demek. İlk defa bu kadar zamanım vardı. Bazen çalışma temposu o kadar yüksek oluyor ki kahvaltı edecek vakti olmuyor insanın. Cumartesi akşamı Berlin Deutsche Oper’de Yarasa oynayıp, ertesi öğlen Stuttgart Operası’nda Sevil Berberi oynamak üzere, havalimanından direk makyaja gittiğimi bilirim.
 
Normal şartlarda provalara 09:00 da başlayıp, işten 21:00 den sonra çıktığım olabiliyor. Bazı ülkelerde pazar günleri bile iş günü. Zaman genelde yetmiyor. Ama gönüllü karantinada kendime ayıracak, düşünecek, kendimi dinleyecek, sakinleşecek, hiç olmadığı kadar zamanım vardı. Malum, tüm kontratlarım iptal olmuştu ve sınırlar kapalıydı.



(Richard Wagner’in ‘gesamtkunstwerk’ olarak tanımladığı mesleğimin ayakta durması için bir sürü farklı disiplinden insana ihtiyaç var; teknisyenlerden, heykeltıraşlara; kostüm, makyaj ve dekor departmanından, ışık departmanına; koro sanatçılarından, orkestraya… Ve liste devam ediyor. Salgın gereğince bu kadar insanı bir araya getirmek çok tehlikeliydi. Uzun süre mesleğimi tamamıyla icra edemeyeceğim çok açıktı.)
 
Her sabah erken kalkıp haberleri okuyup, birkaç e-posta yazdıktan sonra, telefonumu kenara koyup, okumak isteyip, okuyamadığım kitapları okumaya başladım. İlk hafta okuduğum kitap, ağabeyimin bana yıllar önce hediye ettiği, William Shakespeare’in eserlerinin bulunduğu portfolyosu oldu. Kocaman, ağır bir kitap. Orijinal metnin yanında, modern İngilizce, bazı kelimelerin ve deyimlerin açıklamaları yazılı. Sık dipnotlar eserleri daha kapsamlı anlamanızı sağlıyor. Bu Shakespeare'i orijinal dilinde okumayı çok kolaylaştırıyor.
 
Sonraki hafta, farklı bestecilerin Shakespeare'in eserlerinden yola çıkarak besteledikleri eserlerini dinlemeye başladım. Purcell’den Rossini’ye, Verdi’den Prokofyev’e farklı bestecilerin, Shakespeare’in eserlerini nasıl farklı bakış açılarından gördüklerini ve kendi kompozisyon dillerinde onları nasıl notaya aktardıklarını derinlemesine incelemek epey ufkumu açtı.
 
Farklı kültürlerden gelen bu bestecilerin farklı bakış açıları, onları daha fazla tanımak istememe yol açtı. Bestecilerin karakterlerini, hayat görüşlerini, psikolojilerini ve onların içinde bulundukları dönemleri iyice anlamak için kitaplar okumaya başladım. Bu bestecilerin çevrelerini ve iletişim kurdukları diğer sanatçılar ve tarihi figürleri araştırdım. Kendimle ilgili paraleller kurdum. Çevremde olan ilişkilerim hakkında kafa yordum. Yakın çevrem ve hayat tarzımın beni nasıl bir insan olmaya ittiğini anlamaya çalıştım.
 
Bir serbest zamanlı opera sanatçısı hızlı bir yaşam temposu içindeyken, kendinden uzaklaşabiliyor. Hep farklı kültürlerden insanlar tanıyor. Yeni renkler görüyor. Bir opera sanatçısı Oscar Wilde, Victor Hugo, Friedrich Schiller gibi devlerin eserleri baz alınarak yaratılmış serüvenlere kapılıp, sahne dışındaki kendiyle ve dışarı dünya ile olan ilişkisini anlamak için fazla vakit bulamayabiliyor. Analiz edecek çok fazla yeni bilgi, kendimize doğru yönelmemizi engelleyebiliyor. Zaman yetmeyebiliyor.
 
Bu hayat tarzı çerçevesinde neler yapmak istediğimizi bilsek de kendimizi nasıl hissetmek istediğimizi bazen unutuyoruz. Hayaller kurulurken, hayallere ulaşmak için verdiğimiz savaşlar sırasında, kendimizi nasıl hissetmek istediğimizi hesaba katmıyoruz.
 
Kendimle baş başa kalmamın 14. gününde okuduğum kitaplar arasından; Kendimi özleştirdiğim şiirler ve hikâyeleri bir dosyada derledim. Onları inceleyip geçmişteki ve şu anki kendimi daha iyi anlamayı hedefledim. Kendime dışardan bakmak istedim. Hangi bestecilerin, seçtiğim eserleri hangi nedenle ve nasıl müziğe döktüğünü araştırmaya başladım. Kendimle paraleller çizmeye çalıştım. Teknoloji sağ olsun, elektronik kitaplar en yakın dostum oldu. Özellikle İtalyan şair ve düşünür Francesco Petrarca (1304-1374), İtalyan şair ve gazeteci Gabriele d'Annunzio’nun (1863-1938) yaşadığı iç çatışmalarından çok fazla şey öğrendim. İnternette, günümüzün şartlarıyla insanın tarih boyunca hiç değişmeyen duygularını ele alan bir kaynak ararken, Kanadalı sosyolog ve akademisyen John Alan Lee’nin (1933-2013) bir kitabını edindim.
 
Antik Yunan ve sonrasında Alan Lee’nin inceledikleri aşk/sevgi kategorileri: Eros, Ludus, Storge, Mania, Agape, Pragma konseptlerinin ışığında, şiirlerdeki yaşanmışlıkların ardında yatan psikolojileri analiz ettim. Kendime, bu şiirlerden beslenerek, bir repertuar çıkarıp, onları çalışmaya başladım. Çok faydalı bir çalışma oldu. Kendimi bu şiirlerle özleştirip kendimi anlamaya çalışmam dışında, Lied söylemenin sese olan faydasını eklemeden geçmem doğru olmaz. Antik aryalar, Bach ve bazı lied’ler sese cila gibi gelir. Ben bir bel canto şarkıcısıyım. Genel repertuarım, teknik anlamda konuşmamız gerekirse, virtüozite, tiz notalar, hızlı pasajlar, uzun legato cümleler üzerine kurulu. Kısaca, enstrümantal bir ses estetiği çerçevesi içinde, duyguların dışa vurumu diyebiliriz. Repertuarım gereği icra ettiğim, aşırı akrobatik vokal gösterileri sesi dinlendirmek için biçilmiş kaftan değiller. Bu yüzden ara ara antik aryalar veya Bach ve bazı lied’lere dönmek, ses sağlığı açısından çok faydalı.

Teknik ve duygu arasındaki köprüleri anlamak ve daha iyilerini kurmak için eski ses ve video kayıtlarımı dinleyip beğendiğim ve beğenmediğim şeyleri, kendimi geliştirmek üzere, bir deftere kapsamlı bir şekilde yazdım. Sesimle ve kendimle baş başa kalmak çok faydalı oldu. Kendimizi sakin bir kafa ile dinleyebilmek ve içimizdekileri renkleri, acele etmeden, keşfedebilmek büyük bir şans. İyi bir şarkıcı/aktör, iyi bir ressam gibi renk, doku arayışında olmalıdır diye düşünüyorum.
 
Tenor sesinin bugüne gelmesini sağlayan; Başrolleri kastratoların ellerinden tenor sesine hediye eden Francesco Borosini, Giambattista Rubini, Manuel García ve sonrasındaki ikonik tarihi şarkıcılar ve onların ekollerini anmadan rahat etmeyeceğim. Salgın boyunca “back to basics” mottosu en çok kullandığım cümle oldu. García, Lamperti gibi ustaların şan kitaplarını tekrardan okuyup, günümüzün büyük şan pedagoglarının vokal bilgelikleriyle süzdükten sonra sesim ve vokalizlerle baş başa kaldım. Repertuvar dışında, tek başıma piyanonun başına oturup vokal fonksonlarıma sakin bir kafayla odaklandım. Büyük lüks!



Salgının ilk aylarında sağlığımı koruyabildiğim, sevdiklerimle olabildiğim ve onları riske atmadığım için kendimi şanslı olanlar grubuna dahil hissediyorum. Ekonomik kayıpların etkisi şüphesiz çok büyük ama sağlıklı olmanın önemi ile ölçülemez. Maalesef dünya salgın yüzünden çok kayıp verdi. Ben, ani bir şekilde, menajer bir meslektaşımı kaybettim. Kelimeler kifayetsiz kaldı.
 
Ben salgın döneminde sevdiklerime ve kendime odaklanıp, daha iyi, daha duyarlı, daha farkında bir insan, daha iyi bir sanatçı olmak için kendimi motive edebildiğim için kendimi şansı hissediyorum ve şükrediyorum.
 
Umarım ders alarak ve kendimizi geliştirerek; Bencillikten daha uzak bir kolektif bilince ulaşabiliriz.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20