HABER

Piyanist Donat Bayer'in Koronavirüs Günlüğü

18.10.2020


Paylaş:

Uzun bir süre Covid-19’un İngiltere için ciddi bir tehdit oluşturmadığını iddia eden Boris Johnson, hükümetin bilim kurulunun ısrarlarına daha fazla direnemeyerek 23 Mart’ta karantina ilan etti. Bu vakte kadar, halkı sürü bağışıklığı fikriyle bir gerilimden diğerine sürükleyen sayın Başbakanın attığı bu geri adımın ardında sürü bağışıklığı fantezisinin yüzbinlerce önlenebilir ölüme sebep olacağı gerçeğinin sadece İngiltere’nin değil, dünyanın önde gelen bilim kurumları tarafından ispatlanmış olması yatıyordu. En bilinen özelliği duygusallığı olmayan İngiliz halkını “Birçoğunuz sevdiklerinizi zamanından önce kaybedeceksiniz” gibi bir açıklamayla karantinaya ikna edemeyeceğini bilen Johnson, duyguları çoğu zaman neredeyse sadece İkinci Dünya Savaşı ile ilişkili şarkılar, hikâyeler, filmler ve “sosyal sağlık hizmetleri elden gidiyor” tehdidiyle harekete geçen Büyük Britanya sakinini “Karantina uygulamadığımız takdirde sosyal sağlık hizmetleri kaldıramayacağı bir yükün altında ezilip yok alacaktır” cümlesiyle, kraliçe ise savaş döneminin simgesi haline gelmiş Vera Lynn’in We’ll Meet Again şarkısına gönderme yaparak bitirdiği konuşmasıyla zorlanmadan ikna etti.

23 Mart itibariyle, o dönemde henüz kestiremediğimiz bir tarihe kadar İngiltere’de hayat neredeyse tamamen durdu. Hastaneler ve temel ihtiyaç malzemeleri satan süpermarketler hariç bütün kurum ve mağazaların kapıları kapandı. Okullar sadece temel hizmetlerde çalışan kesimin çocukları için açık kalırken, her seviyede eğitim öğrencilerin büyük bir kısmı için internet üzerinden verilmeye başladı. Toplu taşıma araçları sadece sağlık ve yemek üretimi gibi alanlarda çalışan kişileri taşımak üzere, normalin çok altında bir kapasitede çalışmaya devam ederken birçok metro istasyonu ve otobüs durağı kullanıma kapatıldı. Johnson’ın “Evde kalın, sosyal sağlık hizmetlerini koruyun, hayat kurtarın” sloganını günde sayısız defa duyan halk kısa bir sürede evden çalışmaya dayanan bu yeni sisteme uyum sağladı. Covid-19’dan halkın büyük kısmından daha kötü etkileneceği düşünülen bir kesime evden hiçbir şartta çıkmaması tavsiye edilirken, risk grubuna dahil olmadığı düşünülen kesime sadece günde bir defa ve en fazla bir saat kadar bir süreyle sınırlı olmak şartıyla sokağa çıkma izni verildi. Bu bir saatin temel ihtiyaçları almak üzere markete gitmek ya da yürüyüş, koşu gibi günlük fiziksel aktiviteleri yapmak için kullanılması tavsiye edilirken, aynı evden olmayan iki kişinin bir araya gelmesi de yasaklandı.



23 Mart’ın hemen öncesindeki haftalar itibariyle Avrupa’nın diğer ülkelerinde, özellikle İtalya’da olanları yakından takip eden birçok kişi gibi benim de hayatım bir korku etrafında şekillenmeye başladı. Ders vermek üzere okula gitmek için günün en kalabalık saatlerinde bindiğim metro, günde aşağı yukarı 150 öğrenci ağırlayan sınıfım, masam, bilgisayarım, öğrencilerin okumam için teslim ettiği ödev/sınav kağıtları, sınıfımda bulunan ve her gün sayısız öğrenci tarafından kullanılan enstrümanlar, öğretmenler odasındaki kahve makinası, kısacası okulda günlük hayatımı sürdürürken kaçınamayacağım her şey bir anda değmem ya da nefes almam sonucu ölümcül sonuçlar doğurabilecek objelere dönüşmüştü. Bu tip bir ruh hâli içindeyken kitap okumak, müzik dinlemek, film izlemek neredeyse imkânsızdı. Salgın İngiltere’de beklediğimizden daha hızlı bir biçimde ve umduğumuzun çok üstünde bir sayıda insan ölümüne sebep olmaya başladığında, bir nebze de olsa hayata tutunabilmek için yapmam gerekenin büyük bir eser öğrenmek üzere piyanonun başına geçmek olduğuna karar verdim.
 
Öğrencilik yıllarım boyunca ciddi sayıda Beethoven sonat çalıştığım, üniversiteden Appassionata ve bestecinin 5. Piyano Konçertosu’nu çalarak mezun olduğum hâlde piyano edebiyatında haklı olarak kutsal bir yere sahip olan son sonatları çalışma fırsatım olmadığı için içten içe hep bir rahatsızlık duymuştum. Yüksek lisans çalışmamı takip eden yıllarda önce doktora tezi, ardından Haydn ve Mozart’ın eserlerine yoğunlaşmak gibi sebeplerle sürekli son sonatları ertelemeye devam etmiştim. Ancak pandemi dolayısıyla herkesin eve kapandığı bu dönemde artık bu sonatlardan birini öğrenmemen için bir sebep yoktu. Nisan ortasında 109 eser sayılı Mi Majör Sonat’ı çalışmaya başladım. Bu eserin yanına eklenen çeşitli teknik çalışmalar ve daha önce çalışmış olduğum kimi Chopin etütleri de tekrar ele almam gün boyunca Covid-19 merkezli her tür paranoyadan uzak durabileceğim anlamına geliyordu.

Sonatı çalışırken karşılaştığım ilk zorluk prelude mahiyetindeki ilk kesitin, açılışı itibariyle yorumcuyu yönlendirdiği, yakalanması güç ses dünyasıydı. Yapılması gereken, sonata bir temanın ilk notasını basarak başlamaktan öte, neredeyse yukarıda bir yerde başlamış, uzun süredir devam eden tanrısal bir müziği bir yerden yakalayıp dahil olmaktı. Bir başka zorluksa her şeyin en küçük detaya kadar hesaplı olduğu bu kesiti yorumlarken doğaçlama yapıyormuş gibi bir hava yaratma gerekliliğiydi. Mi Minör tonunda yazılmış ikinci kesit (burada kavram kargaşasını önlemek için Op.109’un iki bölümden oluşan bir sonat olduğunu ve ilk bölümün de kendi içinde iki uzun kesitten oluştuğunu belirtmem gerekir) ilk notaları itibariyle, ilk kesitin tam zıttı bir atmosfer yaratarak yorumcuyu bambaşka bir dünyaya/ruh hâline sürüklüyordu. Söz konusu zıtlık iki kesit arasından öte, ikinci kesitin kendi içinde de sol eldeki passacaglia benzeri inici bas partisinin üzerinde gergin bir hava yaratan sekiz ölçülük tipik Beethoven’ın çıkıcı tema aracılığıyla hissediliyordu. Sonatı çalışırken en çok vakit verdiğim, eserin büyük kısmını oluşturan tema ve altı çeşitlemeden oluşan son bölüm oldu. Mi Majör tonunda ve orta tempoda yazılmış, çok sade ama sade olduğu kadar ifadeli çalınması gereken temadan çift trilleri, bu trillerin üstünde ve altında çalınan temalarıyla yorumcunun önüne hatırı sayılır bir teknik zorluk çıkaran son çeşitlemeye gelene kadar Beethoven bu bölümün farklı çeşitlemelerinde piyanisti İtalyan opera aryalarından Barok dönemin kontrpuan tekniğine kadar uzanan büyük, zorlu bir yolculuğa çıkarıyordu.



Sonatın çalışmasını tesadüfen İngiltere’de karantinanın bittiğinin ilan edildiği gün tamamladım. Bu süreç gülerek “Hayatta aklıma whatsapp üzerinden Op.109 çalıştıracağım gelmezdi” diyen hocam Hülya Tarcan’la sürekli yazışarak ve dolayısıyla yeni bir çalışma yöntemini de ilk defa deneyimleyerek geçmiş oldu. İkileme düştüğüm anda İstanbul’dan üzerinde tüm gerekli uyarılar, notlar, işaretler yazılmış olarak elime ulaşan nota resimleri, yolladığım her kaydın ardından bir sonraki aşamaya dair tavsiyeler içeren, gerektiği anda cesaretimi toplamamı sağlayacak mesajlar Op.109’u tamamlayabilmemin en önemli sebeplerinden biriydi. Şimdi geriye olası bir ikinci karantina döneminde çalışacağım eseri seçmek kaldı.

BENZER HABERLER

    YORUMLAR


    Akçaağaç Sok. Görhan Apt. No: 1/1A Acıbadem Üsküdar / İSTANBUL | T: 0532 343 9328 | F: 0216 326 39 20